Açık Görüş / Tarih-Kültür / İsmail Ekercin

Türkler İhrama Girer Gibi İslâm’a Girdiler

“Türk Milleti” demek bu topraklarda Rasûl-i Ekrem’in sözünü işitip etrafında toplananlar demektir. Beşer olarak ana-babanın ırkına mensup olarak doğulur ama doğuştan Türk Milleti’nden olunmaz, Rasûl-i Ekrem’e ittibâ etmek (tâbi olmak) ile Türk Milleti’nden olunur.

Hatırlayarak düşünmelerimiz hep geçmişte başımızdan geçenler üzerinedir. Olup bitenlerin izleri üzerine düşünerek kendi ben’imizi oluştururuz. Kendi ben’imizi aydınlatan düşünceler bilincimizi oluştururken, çevremizle ilgili olanlar de buna eklenir ve kimliğimizi oluşturur. Geçmişte oluşan bu kimlik, gelecekte olması muhtemel olayları tasarlamakla meşguldür. Çünkü insan tarihi bir varlıktır.

İnsanlar gibi milletlerin de kimlikleri geçmişte oluşur. Bu kimlik kaybedilirse yeni kimliğe kim, ne yazar belli olmaz. Türk Ulusu veya Türk Halkı diye isim koyanların amacı, bize güç veren kaynakla ilişkimizi kesmektir.

“Ulus” kelimesi Moğolcadır ve “hükmedilen topraklardan hanedan üyelerine düşen pay” anlamına gelir. “Türk Ulusu” diyenlerin niyeti, sanki kelimenin anlamında saklı gibidir.

“Millet” kelimesi Kur’an’da 15 defa geçer ve neredeyse hepsinde din, tutulan yol, hayat tarzı anlamındadır. Hiçbir yerde kavmiyetçilik anlamına gelmez. İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim edip, hakka yönelen İbrahim’in dinine (Millete İbrahîm) uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrahim’i dost edinmişti. (Nisa Sûresi: 125)

“Millet” kelimesi “din” kelimesi gibidir. Millet ile din kelimesinin farkı millet kelimesinin sadece peygamberlere isnat edilmesidir. Allah’a da, sıradan insanlara da isnat edilmez. “Allah’ın milleti” denilmez, “Ebu Bekir’in milleti” de denilmez; “İbrahim milleti” denir. Sadece şeriatın öncülerine nispet edilebilir (Ragıp El-İsfahânî). Çünkü “millet” kelimesi imlâ kökü ile ilişkilidir. Allah’tan aldığı emirleri insanlara aktaran, yazdıran ve bunun sonucunda o emirlere itaat ederek o peygamberin etrafında toplanan, ona tâbi olan insanlara o peygamberin milleti denir. Bu itikadî bir meseledir, kısaca millet, tevhidî akide demektir.

“Türk Milleti” demek bu topraklarda Rasûl-i Ekrem’in sözünü işitip etrafında toplananlar demektir. Beşer olarak ana-babanın ırkına mensup olarak doğulur ama doğuştan Türk Milleti’nden olunmaz, Rasûl-i Ekrem’e ittibâ etmek (tâbi olmak) ile Türk Milleti’nden olunur. “Türk Milleti” kavramında kan bağı yoktur. Türk kültürü de bu topluluğun hayat şeklidir. Bu kavram zamanla millet kelimesini de kullanmadan tüm Batı’nın kullandığı gibi Türk=Müslüman haline dönüşmüştür. Osmanlılardan bu yana Türk, tüm dünyada Müslümanlık ile özdeşleşmiştir. Sırplar Boşnaklara “Türk” der. Çanakkale’de savaşmaya gelen Pakistanlıların torunlarına halen Pakistan’da “Türk” denilmektedir. Bosna Hersek’teki ilmihal kitaplarında “Türk olmanın şartları: 1. Kelime-i Şehadet, 2. Namaz, 3. Zekât…” şeklinde yazılıdır. Kısaca, ‘Türk doğulmaz Türk olunur” sözü mecazen doğrudur. “Türk” kelimesi bir sıfattır. “Ben Türküm ama Müslüman değilim” sözü boş bir laftır (Belki dışlanmaktan korkup gavurum diyemeyenlerin sözüdür).

Bu anlatılanların tarihî arka planını irdeleyince karşımıza çıkan tablo şudur: Arapların ve Perslerin İslam öncesi kuvvetli bir kimlikleri vardı. Araplar kendilerini bizzat İslam ile özdeşleştirmişler, İranlılar ise sivil bir din kurmuşlardır. Sivil din o ırka, o ülkeye ait bir dindir. Pers kültürünün yaşatıldığı, Zerdüştlükten kurtulamamış ama İslamiyet’i de yaşamaya uğraşan zihniyetin ortaya çıkardığı Şiîlik budur. (Kendilerini meşrulaştırmak için Hz. Ali’yi bu işe setre yaparlar. Neden diğer halifeler değil de Hz. Ali seçilmiştir diye inceleyince arkasında Hz. Hüseyin ile evlendiği söylenen Pers kralının kızı Şehribanu ile kurulan Zerdüştlük bağı vardır, bu ayrı ve uzun bir konudur).

Tarihte iki büyük Sünnîlik dalgası vardır. Birincisi Büyük Selçuklu’da Melikşah-Gazâlî (ümerâ-ulemâ) ilişkisi, ikincisi ise Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim-İbn-i Kemal ilişkisidir. Tarihteki bu iki büyük Sünnîlik dalgası, Sünnîliği Türklük ile perçinlemiş ve ayrılmaz bir ikili olarak birbirine bağlamıştır (B. Gencer). Türklerin İslam öncesinde Araplar ve İranlılar kadar kuvvetli bir kimlikleri olmadığı için kendilerini Sünnîlik ile özdeşleştirmişlerdir. Tarih içinde bu yüzden Türklük, Müslümanlık ile eş hale gelmiştir.

Türk olup da başka dine mensup insan kalmadığı için Türk=Müslüman olmuştur. “Türk’ün gücü Ehl-i Sünnet’ten gelir’ diyen İsmet Özel bunu kasdetmektedir. Bu yazılanlar bir ırkı öne çıkarmak için değildir.

Irk ve kan ile insanlar arasında bağ kurmaya uğraşmak, beşerî bir düşüklüktür. İnnsanlar arasında bağ kurmak nesebe değil sebebe bağlı ise yani birinci tabiat ile değil seçimlerimiz sonucu oluşan ikinci tabiat ile yapılırsa anlamlıdır. Ulus devletler birinci tabiata bağlı olarak kurulur. Osmanlı ikinci tabiata bağlı bir birliktelikti.

Türkler ihrama girer gibi İslâm’a girmiştir. İslam öncesi inançlarından neredeyse hiçbir şeyi Müslümanlıklarına karıştırmadılar (Teoman Duralı-Omurgasızlaştırılmış Türklük). Yani bizim İslamlıktan başka giysimiz yoktur. “Türk Milleti” tanımının Peygambere bağlı îtikad birliği olarak kabul edilmesi, iç çatışmadan uzak, cihad bilincine dayalı, itikad temelli, din kaynaklı bir milliyetçiliği besleyecek ve genç kuşaklara aidiyetlerinin nereden geldiğini hatırlatacaktır. Bu topraklarda yaşayan ve “Ben Müslüman’ım” diyen herkes bu millet tanımın içinde kendine yer bulabilecektir. Aynı zamanda 1923’de yerden bitmeyip ecdadın devamı olduğumuzu, kapitalist dünyaya dik duracak gücü nereden almamız gerektiğini öğretecektir.  Bu topraklarda yaşayan, Türk olduğunu söyleyen  ve Müslüman olmayanlar ne olacaktır? Kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa öyledirler.

Bu bilinçte son on beş yıldır ciddi çözülme vardır. Türk Milleti’nin ve yetkiyi elinde bulunduranların dikkatlerine sunulur. Okullarda nasıl bir gençlik yetiştirdiğimizi tekrar muhasebe edelim.

Selâm ve dua ile…

İsmail Ekercinakilvefikir.org

driekercin@gmail.com

Reklamlar

2 thoughts on “Türkler İhrama Girer Gibi İslâm’a Girdiler

  1. İslam öncesi inançlarından neredeyse hiçbir şeyi Müslümanlıklarına karıştırmadılar sözü çok büyük bir iddia ve ispatı gerekir. Bu gün mevcud hurafelerin kaynağı ne? Ya türkler müslüman olurken karşılaştıkları müslümanlardan bu hurafeleri miras aldılar ya da eski kültürlerinden kendi islam anlayışlarına soktular?

    Beğen

  2. Hurafe sünnetten uzaklaşınca ortaya çıkan bid’atın yerel dadıdır. Konuşan ama yaşamaya yanaşmayan Müslümanların içine düştüğü durumdur. İslam’a girerken bunları terk edip sonradan içimize karışan bid’atlere hurafe diyoruz. Yazdığım her cümlenin kaynağı vardır. Saygılarımla…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s