Çeviri Makaleler / Din / S. Muhammed Maruf / Yorum-Analiz / İktibaslar

İslâmî Bir Antropolojiye Doğru

İbn Haldun’un bu bilimi yaratma çabaları, hukuk bilimi ve hukuk usûlü dersleri verdiği döneme rastlar. Hukuk bilimi ve hukuk usûlü çalışmalarının sağlamış olduğu geleneksel aydınlanmanın yanında, İbn Haldun’la birlikte başlayan şeriat ya da İslâm hukukunun uygulamasındaki farklılaşmalar, günümüzde “insanların sınıflandırılması (human variation)” adını verdiğimiz çalışmaların ortaya çıkmasında etkili rol oynamıştır.

Makalenin tamamını indirmek için PDF logosunun üzerine tıklayınız.

İslâmî Bir Antropolojiye Doğru

Klasik İslamî kaynaklarda yer alan ilk antropolojik ifadelerin neler olduğunu belirlemek üzere başvurduğumuz kaynaklar öncelikle dini kaynaklardır. Yine bu ifadelerin, İslam bilginleri tarafından “âdâb” olarak adlandırılan, günümüzde ise “beşerî çalışmalar” şeklinde adlandırabileceğimiz literatürden de elde edilmesi mümkündür (Faruqî, 1977). İnsanla ilgili; tanımlayıcı, analitik ya da karşılaştırmalı araştırmaları ihtiva eden çalışmalar, İslâm öğretisinde asla ayrı bir konu olarak ele alınmamıştır. Bu sebeple, İslâmî antropoloji diye adlandırılan bir gelenek de oluşmamıştır. Bu sebeple İslamî antropolojik bilgiler, insanla ilgili çalışmalardan ziyade diğer İslamî bilim dallarınca üretilen bilgilerden derlenmiştir. İbn Haldun’un bu bilimi yaratma çabaları, hukuk bilimi ve hukuk usûlü dersleri verdiği döneme rastlar. Hukuk bilimi ve hukuk usûlü çalışmalarının sağlamış olduğu geleneksel aydınlanmanın yanında, İbn Haldun’la birlikte başlayan şeriat ya da İslâm hukukunun uygulamasındaki farklılaşmalar, günümüzde “insanların sınıflandırılması (human variation)” adını verdiğimiz çalışmaların ortaya çıkmasında etkili rol oynamıştır. İnsanların sınıflandırılması konusunda İslam’ın gerçek görüşünün iyi anlaşılabilmesi için, normatif İslam’ın kaynakları olan Kur’an ve Hadis’in yanında, İslam hukukunun ve hukuk usûlünün geniş mirasını incelemek zorundayız. Genellikle, oryantalistlerin ve Müslümanların felsefi konulardaki tartışmalarında (Mahdi, 1971, 133 vd.) ortaya çıkan Âdâb literatürü (yazılı ya da sözlü olsun), eğlenceli bir konu olabilir ama İslâmî bakış açısı hakkında bilgi vermekten uzaktır.

Burada, İslâmî kültür hakkında bilgi edinen geçmişteki ve günümüzdeki öğrenciler için ilginç bir sorun ortaya çıkmaktadır. İnsanların sınıflandırılması hususundaki İslâmî çalışmaların gelecekteki gelişimi, kutsal metinlere ait literatür, hukuki literatür ve âdâbla ilgili literatür olmak üzere üç farklı literatürde yer alan antropolojik içeriğin incelenmesiyle mümkündür. Bu üç literatürden birincisi normatif, ikincisi insanların çoğu aktivitelerini tanımlayıcı, üçüncüsü ise büyük oranda spekülatiftir. Bu içeriğin, insan biyolojisi ve eski dönemlerle ilgili günümüzdeki bakış açılarının birleştirilerek, zenginleştirilmesine ihtiyaç vardır. Böyle bir girişim, bu tür inceleme ve araştırmaları destekleyen politikalarda ve insanlarda kişisel, felsefi ve dini yaklaşımların değiştirilmesini gerektirir.

Son zamanlarda İslâm üniversitelerine giren antropoloji, iki yönden biraz devrimci ve çok rahat bir duruş sergilemektedir. Birincisi, Koentjaraningrat’ın Endonezya’nın durumu ile ilgili tartışmalarda ileriye sürdüğü sosyoloji ile birleştirilme teklifidir (1964). İkincisi ise, “kabile” diye adlandırılan insanlarla ilgili araştırmalarda, antropologların bizzat kabilenin içerisine katılması meselesidir (meselâ bk. Akbar Ahmad, 1977). Diğer taraftan, Bombay Üniversitesinde “İslâm ve Modern Çağ” hakkında yazılar yazan bir antropologun, Hindistan’da yaşayan bütün Müslümanların, kültürel önyargılarının üstesinden gelebilmeleri ve böylece Hindistan Cumhuriyetinde yaşayan farklı toplumlar arasında sosyal düzenin sağlanması için, tıpkı bir etnograf gibi kültürel rölativist olmaları gerektiği şeklindeki söylemi, dikkat çekicidir.

Bunları bir kenara bırakan müslüman antropologlar İslâm’ın antropolojik mirasını ihmal edip bir Batılı gibi düşünmeye, yazmaya ve öğretmeye devam ederlerse, geleneklerine ihanet etmenin yanında akıllarını kötüye kullanmanın vebali altında da kalacaklardır. Bu yüzleşme neticesinde, gözden düşmek veya ciddiye alınmamak gibi bazı kayıpları olsa da bu vebali üstlenmemelidirler. Hiçbir yüzleşme bilinçsiz gerçekleşmez. Bu yüzden, İslâmî düşünce mirasının, anlaşılabilmesi ve kolayca kullanılabilmesi için, modern bilim kategorilerine uygun olarak sistematik bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için, İslâmî düşünce sistemini karakterize eden baskın fikirlerin, kitap büyüklüğündeki çalışmalar yanında, birtakım derlemeler ve analitik makalelerle ele alınması gerekir. Bütün bunlar iyice yapıldıktan, yani hiçbir şüphe ve yanlış anlamaya mahal vermeyecek bir literatür yapısı oluşturulduktan sonra, İslam ve Batı’nın antropolojik düşünce miraslarının kritik değerlendirilmesine geçilebilir. Tabii ki böyle bir değerlendirme sürecinin nasıl işleyeceği ve nereye varacağını önceden bilmek mümkün değildir. Laroui’nin ifadesiyle, münazara kuralları özenle seçilerek belirlenmeli ve antropoloji metafiziğinin temel çerçevesi ortaya çıkarılmalıdır.

Bu çalışmada, İslamî bir antropoloji arayışında olan müslüman bir antropologun, hem teorik hem de değerler sistemine ilişkin temel kategorilerini oluşturmak için Kur’an’a başvurması gerektiği belirtilmektedir. Tarih öncesi döneme ait Kur’an’da yer alan ifadelere atıf yapan modern antropolojik çalışmaların, İslâmî çevrelerden ilgi göreceği kesindir. (Güney Arabistan’da yer alan ve ziyaret edilmesi özellikle tavsiye edilen bir yer olan) İrem’in anlamı, yorumcular tarafından, dini temellerin yanında bilimsel temellere de dayanılarak tartışılmıştır (Pichtall, 1977, 2; Fecr/89 sûresi). Kur’an’daki, arkeolojik ve tarih öncesi araştırmaları teşvik eden âyetlerin sayısı dikkate alındığında, yakın zamanlardaki İslamî araştırmalarda bu konuya fazla ilgi gösterilmemiş olması çok ilginçtir. Entelektüel topluluklar ve uluslar halindeki müslümanların, başka hiçbir nedenden kaynaklanmasa bile sırf dine ve Tanrıya olan saygıları nedeniyle antikçağa ait bu tür çalışmalar yapmaları gerektiği, Prof. İsmail Raci el-Farukî tarafından özellikle vurgulanmıştır. Farukî’nin yazısı elbette İslâmî bir bakış açısı taşımaktadır. Antropologlar onun, peygamberler, sosyo-historik kurumlar ve inançlar arası münasebetler konusundaki görüşlerini kabul etmek zorunda değildir. Ancak, onun bu çağdaş davetinden etkilenerek yeniden şekillenen araştırma ve yorumlar, modern antropoloji bilimine önemli bir katkı sağlamıştır. Bu çağrıyı yapan Farukî, İslâm tarih yazıcılığındaki eski bir problemin yeniden tartışmaya açmıştır. O, Hz. Muhammed dönemi öncesindeki ilk İslâm toplumlarını ifade ederken, yazılı olmayan İslâm tarihi dönemini ifade etmek üzere, antropologların kullandığı kavramlara benzer olarak, İslâm’ın tarih-öncesi dönemi ya da “Hicret öncesi İslâm” kavramlarını kullanır ve bu dönemin, büyük oranda arkeoloji sayesinde anlaşılabileceğini düşünür. Farukî, her ne kadar tarih-öncesi ve arkeoloji kelimelerini ismen zikretmese de, onun anlatımlarında bazı temel modern antropolojik ifadelere ve insan kavramına başvurulduğu açıkça görülür. Hatta o kadar ki, Farukî günümüz müslümanlarının tarih ve tarih-öncesi alanlara ait düşünce örüntülerini çok daha iyi anlamak ve aklîleştirmek zorunda olduklarını, arkeoloji ve antropolojinin teorik ve metodolojik temellerini, bunları reddetmek için olsa bile, acilen öğrenmeye muhtaç olduklarını ifade etmektedir.

Kur’an tarafından desteklenen ve teşvik edilen ikinci bir antropolojik araştırma sahası biyolojik antropolojidir. İnsanın dinî ve kültürel olarak tekâmülü, çevreye ve tabiata uyum sağlaması, insanın erdemlilik tarihinin postülasını teşkil eden, Kur’an’daki ifadesiyle, vahiy ve peygamberlik için gerekli öncüllerdir. Kur’an, erdemliliği dini tören ve ibadetlerle ilgili olarak nadiren kullanır. Bunun yerine bitki, hayvan ya da insan olsun tabiatla etkileşim alanını kapsayan gerçek fiillerle birlikte kullanır. Mesela, insanlık tarihinin insanla ilgili olmayan kısmıyla ilgili modern antropolojik açıklamaların bir kısmını oluşturan biyolojik kanunların, Pakistanlı bir Kur’an öğrencisinin yaptığı araştırmanın sonucunda da görüldüğü gibi, tamamıyla İslamî bir çerçeve içerisinde yer aldığı görülecektir. Yaşamla ilgili Biyolojik ve Kur’anî teorileri birlikte değerlendirmeye çabalayanlardan birisi de Khan’dır (1976; 1977). Yüzlerce yıllık İslâmî rasyonalitenin Kur’an’dan elde etmiş olduğu bu ifadeler, İslâmî antropoloji ile çok fazla ilişkili olmalarına rağmen, haklarında çok az şey bilinmektedir. Ancak bu ifadeler, İslâm konusunda gelecekte yapılacak tartışmaların parçası olacak bir süreci, yeni ortaya çıkmaya başlayan İslamî antropoloji bilimi ve bu bilimin İslâmî bilimler için önemini vurgulayan ilk örnekler olarak görülebilirler.

Çağdaş müslümanların dini inançlarını anlayabilmek için, Farukî’nin ortaya attığı Akkad ve Ikhnaton’un “İslamlaşması” problemi ile Mahmut Muftic’in ortaya attığı (1971) Kur’an’da adı geçen İdris peygamberin (19/56, 57; 21/85) Eski Mısır’daki İmhotep’le aynı kişi olup olmadığı sorusunun antropolojik temellerine bakmak gerekir.(1) Bu tür soruların cevaplanması, antropoloji kadar Yakın Doğu tarihinin de birer parçasını oluşturduğu, modern bilim dallarının kabulüyle mümkündür. Dahası, bir tür evrensel İslamî yaklaşım olan “insanlığın ruhani bütünlüğü”, modern antropolojinin temel paradigmasıdır.

Farukî’nin felsefi olarak ileriye sürdüğü bu konular, insanın evrimi konusundaki tartışmalar için oldukça önemlidir. Wedud’un da kabul edeceği gibi, evrimci süreçleri desteklediği söylenebilecek Kur’ânî ifadeler vardır. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Kur’an kendisini, insanlığın dini ve ahlaki anlamda evrim geçirdiği uzun bir sürecin sonunda gelmiş olarak takdim eder. Pichtall (1975: 5), Kur’an’ın bunu anlatış tarzı hakkında kısaca bilgi vermektedir.

Sûfi düşüncenin, günahlardan arınma ve ruhun yüceltilmesi düşüncesini esas alan bazı yorumlarında bu tür bir evrim, tek bir insanın kişisel gelişim safhalarının yanında evrensel olarak insanoğlunun da tarihsel evrim sürecini ifade eden, dinî ve ahlâkî ilerlemenin bir ifadesi olarak görülür. Bu tür bireyci Sûfi yaklaşımlarda bile, doktrinin kendisiyle ilgili, kişisel özgürlük ve grup özgürlüğü safhaları arasında analojik ve metaforik benzerlikler bulunmaktadır. Bu durum, insanoğlunun sahip olduğu tüm dini doktrinlerde de böyledir(2) (İbn Haldun’da yer alan ilgili yaklaşımlar için bkz. Rosenthal, tr., I: 184-245; III: 76-103). Psikolojik evrimi ifade eden bu tür yaklaşımların, İbn Haldun’un herkesçe bilinen “bedeviyetten” “medeniyete” dönüşmek şeklinde ifade ettiği şeyden tamamıyla farklı bir şey olduğunu ifade etmemiz gerekir.(3)

Batılı antropologlar, yukarıda belirtilen birkaç husus dışında, maalesef İslâm’ın antropolojik düşünce mirasını açıkça ihmal etmektedir. Bunun belki de en önemli nedeni, Hıristiyanların İslâm’ı anlama konusunda kökü eskilere dayanan önyargılarıdır. Kur’an ve Hz. Muhammed İslâm mesajını, Hz. İsa’nın getirdiği mesajı da içeren ve sürekli gelişim gösteren ilahi mesajlar silsilesinin ulaştığı nihai nokta olarak tanımlar. Hıristiyan Kilisesi çok uzun bir süredir Hz. Muhammed’i, Hz. İsa’nın öğretilerinden ayrılmış bir sapkın olarak görmektedir. Daha da ötesi, Hıristiyan eleştirmenler Hz. Muhammed dönemi öncesinde yaşayan peygamberlere, evliyalara ve bunların orijinalliğini kaybettiği açık olan öğretilerine atıflar yapan İslâmî öğretilerin evrenselliğini yanlış yorumlamışlardır. İslâm hakkındaki bu tür teolojik eleştirilerden elde edilen kavramlar, kültürel antropoloji konusundaki “objektif” İslâmî araştırmalarda rahatlıkla görülebilir.

Amacımız, Kur’an’ın ortaya koymuş olduğu antropolojik düşüncenin, Batı antropolojisi ya da bazı antropoloji ekollerinin ortaya koymuş olduğu resmin aynısı ya da benzeri olduğunu ispatlamak değildir (Wadud, a.g.e.). Ancak, XIX. yüzyıldaki İslamî uyanış, kendisini ve İslam’ı hiçbir zaman bilimsel araştırmalara ya da doğa mühendisliği araştırmalarına karşı olarak görmemiştir. İslam dünyası, Avrupa ve Amerika’nın karakteristik özelliği olan “din-bilim” konusundaki şiddetli tartışmalara da muhatap olmamıştır. Hatta Kur’an’ın rasyonel akla yönelttiği yaratıcılıkla ilgili benzetimler, mesela İncil’in ortaya koymuş olduğu yaklaşımdan o kadar farklıdır ki, yaratılış-evrim konusundaki tartışmalar bunun yanında çok suni kalır.

İslam, hem geçmişte hem de geçerliliğini koruyan ideolojik bir seçim olarak günümüzde, Batılıların müslümanlara karşı kökü derinlere uzanan taraflı yaklaşımları ve bilinçsiz önyargılarından kurtulamamaktadır (bk., Wolf, 1951; Aswad, 1970; Diener-Robkin, 1978; Gulick, 1976). Evrimci ve antropolojik teorilerde olduğu gibi Hıristiyan ideolojisinin de hümanitenin sadece bir bölümüyle yani Avrupa-Amerika örneğiyle özdeşleşmiş olması, buna mukabil İslam’ın başka bir insanlık teorisiyle ve evrim anlayışıyla özdeşleşmiş olması, müslüman bir antropologun asla tahammül edemeyeceği bir tezat oluşturmaktadır. Modern Müslüman dünyadaki yerel, ulusal ve uluslar arası farklı sosyal psikolojilere dayanan bazı gelişimci ve ilerlemeci çağdaş gelişmeler bu çatışmayı daha da şiddetli hale getirmektedir. Bu karmaşık durumda, İslâm’ın durumu ile ilgili belirsizliklerin giderilmesi hususundaki entelektüel görevin başladığını söylemek zordur.

S. Muhammed Maruf (Saibo Mohamed Mauroof), İslamî Bir Antropolojinin Unsurları, Çev. Yrd. Doç. Dr. Sinan Yılmaz, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 40 (2011/1), 223-244 (Saibo Mohamed Mauroof, “Elements for an Islamic Anthropology”, al-Faruki, İsmail Raci-Nasseef, Abdullah Ömer (Ed.), Social and Naturel Sciences: The Islamic Perspective, Jeddah, 1981, s. 116-139)

1– “İdris” adı, İbn Haldun’un antik dönem tartışmalarında da geçer. Bkz. Rosenthal, 1958: II, 365. Muftic’in de benzer bir araştırması vardır (bkz. Rofe,1956).

2– Bkz. Mauroof (1976). Bu çalışmamda, söz konusu anlayışa sahip çağdaş “Sufi” öğretilerinin analizi yapılmıştır.

3– Aynı zamanda bkz. Bosch (1950).

S. Muhammed Maruf: 

1944 yılında Sri Lanka’da doğdu. Seylan (Ceylon) Üniversitesi’nde ve Pennsylvania Üniversitesi’nde çalıştı. 1975 yılında Pennsylvania Üniversitesinde Antropoloji doktorasını tamamladı. Doktora tezi “A Religious Cult in Philedelphia” başlığını taşımaktadır. Dr. Maruf eğitimini tamamladıktan sonra Seylan Üniversitesinde görev yapmaya başladı. Bu makalenin yazıldığı tarihte, Cheyney State College’de Sosyoloji-Antropoloji bölümünde profesör olarak görev yapmakta idi. Bu görevi 1970 yılından itibaren sürdürmüştür. Çeşitli akademik yayınlarda antropolojik konularla ilgili “Contributions to Indian Sociology” ve “American Antropologist” gibi yazıları yayınlanmıştır.

Sinan Yılmaz:

Karabük Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s