Atilla Fikri Ergun / Hüseyin Alan / Tarih ve Siyaset Tartışması / Yazarlar

Tarih ve Siyaset Tartışması (IV) / Hüseyin Alan – Atilla Fikri Ergun

gelenek-ve-radikalizm

Tarih ve Siyaset Tartışması (IV) / Hüseyin Alan – Atilla Fikri Ergun

Yazarlarımız Tarih ve Siyaset Tartışması’nın IV. ve son bölümünde gelenek/çilik, radikalizm ve medeniyet konularını farklı açılardan ele aldılar. Tartışmaya ilgi gösteren tüm okurlarımıza teşekkür ederiz.

Tartışma metnini PDF dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

***

Gelenek ve Radikallik

huseyin-alanModernizmin bize yutturduğu şekliyle gelenek kötü değildir. Gerilik değildir. İlkellik ve barbarlık değildir. Üretimden ve yönetimden habersiz, bilgiden ve örgütlenmeden mahrum değildir. Bunu böyle tanımlayan ve biçimlendiren modernizmdi. İnsanlığa kendilerini kabul ettirmek için yalan söylediler. Kendileri açısından bu gerekliydi ama bu arada bütün insanları aldattılar. İftira ettiler. Doğru olmayan propagandalarla insanları ikna ettiler. Dolayısıyla toplumları hafızasız bıraktılar, ellerindeki bilimsel izahlar, üniversiteler, aydınlar, medya ve ruhbanlarla kolayca manipüle ettiler. Bilimi, medyayı, akademyayı, kitapları, protestan ruhbanları bu sebeple kullandılar.

Şayet gelenek ya da modernizm öncesi tarih biçimlendirildiği gibi idiyse, insanlık biyolojik ve sosyolojik olarak evrimleşme yaşadıysa, bu takdirde Kur’an’ın bahsettiği ilk insan, ilk peygamber Hz. Âdem’e öğretilen neydi? Ona ve nesline verilenler neydi? Eşyanın ve varlık âleminin fıtratı ve özellikleri, isimlendirme ve tanımlama becerisi insanda yok muydu? İlk insanlar mağaralarda, tek başlarına, iletişimsiz, yardımlaşmasız vahşi bir hayat mı yaşadılar? Yani modern çağ öncesi yaşayanlar kimlerdi?

Bu söylediklerimiz geleneğin veya geçmiş tarihin her şeyi iyidir ya da kötüdür manasında değildir. Geçmiş bir devir, geçmiş bir toplum ve yaşam biçimiydi, uzmanlaşma örgütlenme ve paylaşım, kentler ve mimari, toplu yaşam, kültür ve sanat, yedikleri içtikleri, giydikleri, bindikleri, savaşları, barışları kendilerince mükemmeldi. Kendi araçları ve imkânlarıyla medeni yaşıyorlardı. Dolayısıyla geçmiş bir tarih bugünden bakılarak modern akılla değerlendirilirse bugün mükemmel, geçmiş ise ilkel olarak görülür. Doğru olmayan budur. Yoksa insani değerler, yaşam kalitesi, geniş aile ve çevre birliği, yardımlaşma ve dayanışma bakımından bir kıyas yapılırsa bugün düne nazaran yaya kalır.

Her toplumsal biçim gibi kendi geleneğinin içinde yaşayan nesiller, kendi kültürel çerçevesinde, dil ve ontolojik imkânları içerisinde bu dünyada kendilerine has yaşam tarzıyla ve kendi imkânlarıyla imtihanlarını verip gittiler. İman ve küfür hattında tercihlerini yaptılar, iyisiyle kötüsüyle yaşayarak gittiler. Tarih böyle devran ediyor. Bizler de gideceğiz. Nereye? Onlar gibi geldiğimiz yere, hesap vermeye. Geriye ne bırakacağız? Bizce meselenin özü buradadır.

Bizde gelenek denen şey aslında Sünnet’tir. Sünnet’in toplumsal yaşama ve siyasal teşkilatlanmaya müdahalesidir. Bu hayatta, bu dünyada değişik şartlarda dahi Müslümanca yaşama biçimidir. Örgütlenme ve toplumsal işleri ilahi nizama göre düzenleme, insani ilişkileri Müslümanca kurma tarzıdır. Öyledir böyledir, şu kadar iyidir, bu kadar eksiktir ama mutlaka bu esaslar dâhilindedir.

Doğrusu eğrisiyle 1839’daki keskin dönüşüme kadar bizim geleneğimiz buydu. Devlet katında, devletli sınıflar katında, devlet işleri bağlamında o gün geleneğin tam tersine bir dönüş başlamıştır. Lakin bilinmeli ki toplumsal çapta, toplumsal ilişkilerde hâlâ geleneğin etkisi, kodları yaygındır. Bu toplumu bir arada tutan, birlik kılan ve canlı olarak işleyen değerler varsa bilinmeli ki bunlar gelenekten kalan mirastır. Bu miras devletin, bürokrasinin onca müdahalesine, yukarıdan aşağıya doğru modernizm lehine onca değiştirme çabasına rağmen dip dalga olarak direnen güçlü bir damardır.

Biz onlardan bize kalanı, bugün gelinen vaziyet itibariyle mevcuttan salih olanları, maruf olanları güçlendirerek, onların üzerine ilave ederek daha iyiye ve doğruya göre yüceltecek miyiz, yoksa onların bıraktığı mirası yeniden üreterek, münkerleri çoğaltarak aynı rotada ilerlemeye devam mı edeceğiz? Burada mesele istikametin ne yana olacağına bakıp karar vermektir. Başka bir deyişle devletin takip ettiği kötü istikamette mi, Sünnet’e uygun olanlarla düzeltilip tahkim edilmiş güzel gelenek istikametinde mi çaba sarf edeceğiz? Tarafımız neresi olacak? Bize göre işin özü budur. Yoksa onların hesabı bize, bizim hesabımız onlara sorulacak değildir.

Radikalizm

Radikalizm bahsinde söyleyebileceklerimiz şunlar olabilir. Kavramın çıkış kaynağı Batılı olsa da insanlığa mal olmuş muhtevasıyla mevcut sisteme, kurulu düzene, kurulmuş iradeye, halihazırdaki toplumsal, siyasal, iktisadi ve hukuki biçime ve kurumsal yapıya kökten karşı olmak olarak bilinir. Bizim gelenekte ıslahatçılık olarak bilinen tavrın zıddına işaret eder. Islahatçılık, İslam nizamına uygun olarak düzenlenmiş ve teşkilatlanmış bir siyasi yapıda ve Müslüman milletin toplumsal hayatında şu veya bu derecede aksayan tarafların düzeltilmesi için yapılan faaliyetleri ifade eder. Mevcut ayırım gözetmeksizin total çapta İslam damgalıdır, işler İslam ile ifade edilmektedir. Bu sebeple ıslahat hareketleri gerekliydi.

Bugün mevcut siyasi ve toplumsal işler ve ilişkiler İslam’dan bağımsızdır. İktisadi, hukuki, sosyal ve siyasi temellerde modern değerler ve ilkeler hükümrandır. Siyasetin demokratikleşmesi demek, hukukun laik, iktisadın kapitalist, sosyal örgütlenmenin sivil olduğu toplumsal şartların kurumsallaşmasını ifade eder. Bunlar birbirinden kopuk şeyler değildir. Şu halde bugün ıslahatçılık, bugünkü mevcut vaziyete göre, total mevcudun içinde birtakım küçük farklılıklarla yer almayı sorun etmiyor. Mevcudun kendisine, niteliğine ve meşruiyetine bir itiraz yükseltmiyor. En azından bizim memlekette böyle bir söyleme, duruşa ve programa sahip gözükmüyor. Şu haliyle bugün ıslahatçlık değil radikallik gerekiyor diye düşünüyorum.

Radikallik bu manasıyla mevcudun kendisine, niteliğine ve meşruiyetine karşı olmak, yeni bir paradigmayla yeni bir düzenleme iradesi ve programı taşımaktır. Stratejik düşünmek, stratejik hareket etmektir. Devleti ve sistemi eleştirecek, şu yanlış bu doğru diye muhakeme edip doğrusunu gösterecek halifelik vasfını kazanmak demektir.

Mevcuda karşı olmak ya da tenkit edip düzeltmek, elde avuçta mevcuttan farklı başka bir şey varsa anlamlıdır. Başka bir değerler sistemi yaşatılıyorsa anlamlıdır. Yoksa karşı olmak için karşı olmak gibi bir absürtlük hâsıl olur ki muradımız bu değildir. Ben diyorum ki Müslümanların elinde de avucunda da bu imkânlar vardır. Fazlasıyla vardır. Kıymetini bilirlerse tarihsel tecrübelere de sahiptirler. Yeter ki küçük çaplı farklılıkları ıslahatçılık olarak bize kakalamasınlar. Bu manasıyla kendimi hep radikal hissetmişimdir. Atilla Fikri Ergun’un isimlendirmesiyle İslamcılığım da bu çizgidedir.

Türkiye’de radikallik yanlış bir hatt-ı hareketten dolayı tarihini, geçmişini, geleneğini reddederek yola çıktı. Modern akılla hareket ettiği, gelenek diye Sünnet’i reddettiği için Batı’nın bilimsel, teknik, teknolojik rasyonalitesini yüceltti. Kendini bu temellerde yeniden inşa etmeye çabaladı. Bu yolla eskinin yükünden kurtulup, yeni ufuklara açılacağını varsaydı. Kendisini, hayatını, kimliğini, dünyayı, hakikati bu sebeple yeniden keşfe koyuldu. Oysa kendi geleneğini dışlayınca tarihsiz kaldı, tarihsiz kalınca hafızasını yitirdi, hafızasını yitirince de Sünnetsiz kaldı. Nihayet gele gele kapitalist uygarlığın, Protestan dini anlayışın yeniden üretimini üstlendi. Bu serencam onu Kur’an’ın tek başına yeterli olduğu iddiasına sürükledi. Kur’an böylece kendi yanlışlarını onaylattırması için gerekli bir malzeme oldu.

Medeniyet

Medeniyet söylemlerine dair ilkin belirtmek isterim ki, biz Allah’tan az korkuyoruz! Bugün dünyada var olan medeniyet, zalimlerin, haydutların ve zorbaların yönetimi, idari düzenlemesi ve hükümranlığı altında azınlık bir grubun, geri kalan insanlığın kanını emerek, emeğini, becerisini ve varlığını bedavadan kullanarak, kaynakları, kültürleri, değerleri, ülkeleri ve geleceği tarumar ederek elde ettikleri maddi güçten ve bu gücün belli bir programa göre işlediği bir uygarlıktan ibarettir.

Şimdi nerede olursa olsun günümüzün şartlarında güçlü devlete, güçlü orduya, maddi olarak kalkınmış ve güçlenmiş bir millete sahip olmayı hedeflemek ne ifade ediyor? Bu hedefe ulaşınca o güçle ne yapılacağı sanılıyor? Burayı anlamak önemli bence. Anlaşılmayan bir şey varsa böylesi bir güce sahip olma arzusunun günümüz dünyasında neden bu kadar müşteri bulabildiğidir.

Güçlü devlet, teknik silahlarla donanımlı ordu, kalkınmış millet mottosu, elde edileceği varsayılan şeylerle Allah’ın dinini yüceltmek, muhafaza ve müdafaa etmek, insanlığa hakkı ulaştırmak ve ilahi temele dayalı adaleti ayakta tutmak için mi talep ediliyor? Bugün yeryüzünde böyle bir devlet olmanın maliyeti nedir, insanlar buna hazırlıklı mıdır? Bizce değildir. Zira şu anda dünyanın gittiği rotada yol alan milletler ve hükümetler elde edecekleri güç üzerine başka hesaplar yapıyorlar. Bunun İslam nokta-i nazarından bir anlamı yoktur. Hatırlayalım ki mevcut halleriyle hükümetler kendi ülkelerinde ilahi temele dayanarak siyasi, sosyal, hukuki ve iktisadi alanlarda adaleti sağlamış değiller. Ki daha iyi olunca daha iyi şeyler yapacak olsunlar.

Medeniyet bir tarafıyla naiflik, zarafet, kibarlık, yeme-içme-giyme ve barınmada estetik, gösterişli kentler ve görkemli yapılar ve maddi planda zenginliktir. İlerlemeci tarih anlayışıyla kalkınmış bir refah toplumu olmak demektir. Modern araçlara sahipliktir. Refahın getirdiği azgınlık, şımarıklık, bozgunculuktur. Diğer tarafıyla bu zenginliğin, lüksün, şatafatın, konforun ve estetiğin maliyeti haram kazançtır. Kirli ilişkilerdir. Soyguna, talana, sömürüye ve hırsızlığa dayalı elde edilmiş birikimdir.

Çağımızın medeniyeti de eskiden olduğu gibi ardında kan, gözyaşı, haksızlık, iç savaş, katliam üzerinde yükselmektedir. Yüksek maddi gelir bu azgınlığın, kibrin ve alçaklığın ürünüdür. Şimdi sormak gerekmiyor mu, nereden geliyor bu değirmenin suyu? O kalkınmanın, bilimsel tekniğe ve teknolojiye dayalı üretim biçiminin, elde edilen hâsılanın, hâsılaya el koyanların sahip oldukları lüksün, şatafatın, görkemin, estetiğin, zarafetin suyu? Nasıl ve ne ile kuruluyor bu uygarlıklar ve medeniyetler?

Bugün güçlü devlet, teknik donanımlı ve öldürücü silahlarıyla güçlü ordu, zenginleşmiş ve kalkınmış millet olmak demek -velev ki kendini koruma güdüsüyle olsun- birilerinin önce kendi ülkelerindeki insanlara zulmetmesi, ayırımcılık yapması, çoğunluk aleyhine küçük bir azınlığı mutlu etmesi demek. Bunun için de insanları ideolojik ikna araçlarıyla yozlaştırmak, kültürsüzleştirmek, değersizleştirmek, hak ettiklerinden mahrum bırakmak gerekiyor.

Aynı devlet biçiminin içeride güçlendikten sonra dış dünyada başkalarının ülkesini istila ederek, iç savaşlar çıkartarak, aldatarak, katlederek, insanlarını birbirine düşürerek aşağılaması, aciz bırakması ve yoksulluğa mahkûm etmesi gerekiyor. Mevcut şartlarda gücün ardında yatan zenginlik bunu gerektiriyor. Dünya tarihinin herhangi bir devresinde, herhangi bir bölgesinde, herhangi bir siyasal ve toplumsal biçiminde kurulmuş bir medeniyet olduysa, hepsi de benzer şartlarda kuruldu. Müslümanlar dahi tarihte medenileştikleri zamanlarda içeriden çürüyüp yozlaştılar, ardından yapısal olarak çöktüler.

Şu halde biz ne demeliyiz, neyi hedeflemeliyiz? Biz Müslümanız. Allah’ın bize verdiği bir hayat var ve bu hayatı Müslüman olarak yaşamak, ardından da Müslüman olarak ölmek istiyoruz. Çünkü varacağımız yerde hesap vereceğiz. Ebedi hayatta akıbetimiz buna göre tayin edilecek. Şu halde bizim aklımız diğerlerinden farklı çalışacak, çalışmalı.

Bizim dünyada var oluş amacımız da, ilişki biçimimiz de, beklentimiz de kâfirlerden çok farklıdır. Bu dünyada eksikliğini duyacağımız, peşinden koşup elde edeceğimiz şeyler, elde edersek onlarla yapacağımız işler de farklıdır. Bu sebeple iman ile küfrün çatışma alanı olan bu dünyada imandan yana tavır almak, haram-helal ölçülerine titizlikle riayet etmek suretiyle şekillenen bir şeydir. Bizim hayatımız, yaşam biçimimiz bu eksende yaşanan, bu şekilde anlamlı olan bir hayattır. Nitekim bir Müslüman bir başkasının hakkına el atmaz, bir hükümet kendi yönetimi altındaki zayıfları güçlülere ezdirmez, bir ordu gecenin bir yarısında gafil insanlara kahpece taarruz etmez, zehirli gaz kullanarak toprağı zehirlemez, bitkileri yok etmez, hayvanları telef etmez.

Hatırlayalım, Allah’ın dinini yüceltmek isteyen bir hükümetin ve milletin ordusu cihada çıktığında mertçe üç şeyi teklif etmeden savaş yapmaz: ya bize katılın bizimle aynı hukuka tabi olun, ya savaş yapmadan teslim olun sizin güvenliğinizi sağlayalım ama siz de buna karşılık bize cizye verin ya da Allah aramızda hükmünü verinceye kadar savaşalım. Müslüman milletin her şeyi gibi savaşı da Müslümancadır. Başkalarının şöyle veya böyle yapıyor olması bizim için ölçü değildir.

Müslüman olmak iman etmekle, iman etmek şirkten, küfürden ve günahlardan ayrışmakla kaimdir. Müslüman millet, kavim, soy, kan, dil, toprak bağlarının üstünde iman temelinde birleşmiş bir millettir. Yeryüzü Allah’ındır, orada bir yeri, bir adayı ya da parseli Müslüman millete tapular. Müslüman milletin hükümranlık ettiği yer haramdır. Orada sadece İslam hükümleri geçerlidir. Bu sebeple o merkezden hareketle Allah’ın dini korunur ve yayılır.

Müslümanlar bu dünyada görkem, şaşaa, lüks peşinde olmaz. Üstünlük taslayacak güç peşinde koşmaz. Malikâneler kurmaz. Siteler, saraylar inşa etmez. Sermayeye mahkûm edilmiş köleleri kentlerde toplamaz. Zira bütün bunların maliyetini iyi bilirler. Bu sebeple geçmiş Müslüman milletlerden geriye böyle şatafatlı şeyler kalmamıştır. Öne geçmiş, başarılı işler yapmış, büyük savaşlar kazanmış Müslümanların isimleri dahi pek bilinmez. Son Peygamber ve yakın bir kaç arkadaşı hariç neredeyse hiçbirinin mezarlarının yeri dahi belli değildir ve bütün bunlar bir tercihtir.

Peki, o halde geçmiş Müslüman milletlerden bize ne kaldı? Onlar bizlere ne miras bıraktılar? Medeniyet mi? Görkemli saraylar, siteler, kentler mi? Şaşaalı birer hayat hikâyesi mi? Altınlar, gümüşler, biriktirilmiş maddi servetler mi? Hayır. Onlardan bize sadece salih ameller, salih faaliyetler, salih işler kaldı. Hayatı salih biçimde yaşamanın, hayata salih ölçüler çerçevesinde yaklaşmanın örnekliği kaldı. Onların bu dünyada izleri böyle bilindi. Şu halde Müslümanlar bu dünyada bir medeniyet kurmayacak, medenileşmeyecek.

Bu ifadeler dünyadan vazgeçmek, uzlete çekilip dervişlik yapmak, ruhaniyata dalmak değildir. Tam tersine dünyayı ciddiye almamak, dünya nimetlerine fena/fani gözüyle bakmak, dünyada halifelik vasfını kuşanarak kâfire haddini bildirmektir. Tarihe, topluma, hayata doğru ve yanlışın, hak ve bâtılın damgasını vurmaktır. Bu sebeple fani olanlar Müslümanlar için kıymetli değildir, Müslümanlar onları elde etmek için çabalamazlar.

Bu dünyada kâfirler ve müşrikler de yaşadı, yaşıyorlar. Onlar için dünya bakidir, ahiret ise yoktur. Bu sebeple fani/fena olan şeyler onlar için bulunmaz Hint kumaşıdır. Varlıkları için onları elde etmek, elde ettikleriyle üstünlük taslamak esastır. Dolayısıyla kibir, azgınlık, şımarıklık, zorbalık en bariz vasıflarıdır.

Bu dünyada yaşanıp geçmiş insanlık tarihinde kâfirlerden ve müşriklerden geriye görkemli saraylar, kaşaneler, siteler, saraylar, şatolar, albenili kentler, şatafatlı türbeler, anıtlar kaldı, bunların harabeleri kaldı. Onlar bunları miras bıraktılar. Mirasları, kurdukları medeniyetlerden kalıntı antik eserlerdir. Allah onların çoğunu yok etti, bir kısmını ise yaşattı, geriye bıraktı ki insanlar onlara bakıp ibret alsınlar, hadlerini bilsinler, dünya hayatını buna göre değerlendirsinler ve yaşasınlar. Bu vesileyle yaratıcının, mülkün sahibinin, her şeyin mirasçısının, baki olacak olanın ancak ve sadece kendisi olduğunu/olacağını gösterdi. Onlara bakarak ibret alın dedi. Elbette ki akledene, fikredene, fıkhedene, düşünene…

Bu dünyada Müslümanların bir medeniyeti olmadı mı? Oldu. En sonuncusu Medine’dir. Total örneklik ve referans bağlamında Hz. Muhammed’in bizzat liderlik ettiği dönem ve ardından Dört Raşit Halife dönemidir.

Müslümanlık tarihinde hicretle niteliği ve vasfı değişen Yesrib şehri, Bedir’den sonra Yesrib olmaktan çıkmış Medine olmuştur. Medine, Müslümanların hak ettikleri, tapusunu aldıkları, hükümranlık ettikleri bir belde, bir merkezdir. Bu tarafıyla Medine, İslam hükümlerinin yüceltildiği, ilahi nizamın muhafaza ve müdafaa edildiği, Müslüman milletin varlığının ve bekasının korunduğu, sadece Müslümanların sözünün geçerli tutulduğu bir beldedir. Haram bir yerdir. Dolayısıyla insanların dünya işlerinin ve ahiret sadetlerinin uyum içinde mezcedildiği toplumsal bir hayatın yaşandığı bir şehirdir.

Medine, İslami devletin şekillendiği, Müslüman milletin toplumsal varlık alanına çıktığı, iktisadi, hukuki ve siyasi adaletin tesis edildiği bir sitedir. Orada fesat engelleniyor, herkese hak ettiği veriliyor, güçlünün ve haksızın eli zayıfın üzerinden kesiliyor, hastalar ve sakatlar korunuyor, cihat ediliyordu. Bu haliyle Medine bir medeniyeti ifade etmez, zira orada iki katlı bir ev yapılmazdı.

Küçük Bir Detay – İslamcılık

Bu tartışma serisinin başında İslamcı çağrışımlı sivillik ve siyasi parti şeklindeki anlayış ve örgütlenmelerin olumsuzluğundan bahsetmiştik. Bunları sahici İslamcılığın ya da İslam’ın gelişinin önündeki son engeller, son manialar olarak nitelemiş ve tanımlamıştık. Bunu yaparken İslamcı ve İslamcı çağrışımlı diye bir tasnif yapıp, iki şey arasındaki farka dikkat çekmeye çalışmıştık. Sanırım Atilla Fikri Ergun bugünkü haliyle İslamcı çağrışımlı akımları eleştirirken kantarın topuzunu kaçırmış, bize duracak bir yer tespiti yapamamıştır. Kendi yerini gösterirken benim anlamakta zorlandığım ifadelere başvurmuştur.

İslamcı tanımına getirdiğim şerhler göz önüne alınırsa evet, tekrar ediyorum, bugün insanlığın, dünyanın Müslümanlara ihtiyacı var. Müslümanların ise kendilerine dönmeleri gerekiyor. Burada söylemek istediğimiz şey, toplumların, hükümetlerin, yönetici kademenin gayri dini olması hasebiyle zorbalıktan kurtulması, biçimlerini ve teşkilatlanmalarını İslam’a göre yeniden değiştirmesi gerektiğidir. Yoksa bu böyle gitmez, gitmiyor da.

Hatırlanacak olursa, İslamcılık, kitabi olan, yazılı kaynakları olan, peygamberi öğreti ve örneklikleri olan, tarihi tecrübeleri olan en kadim bir din, en doğru bir anlayış, yol ve uygulayıştır, demiştim. Bu haliyle İslam dünyaya yeniden dönüyor, tarihe ve toplumsal olana yeniden giriyor. Bu giriş, iktisadi olarak, sosyal örgütlenme modeli olarak, hukuki bir sistem olarak, siyasi bir teşkilatlanma olarak giriştir. Zaten dinin maksadı ve muradı buydu. Bu dönüş bunu bu haliyle taşıyanlar eliyle olacak. Bu dönüşün anlamlı olması bu sebeplerledir.

İslam hak bir din olarak bu dünyaya, bu toplumlara, bu hükümetlere ve idare tarzlarına müdahale etme hakkını Müslümanlar eliyle kullanacak. Zalimleri bu ellerle cezalandıracak. Bu eller, kendilerinde var olan imkânları ve gücü kullanarak şunlar doğru bunlar yanlış diyecek. İnsanlara hakkı ve bâtılı gösterecek. Yaratılış ve varoluş gereği buna hakkı da, yetkisi de var. Dahası bundan sorumludur da. Adaleti sağlamanın tek yolu budur. Müslümanın varoluş gerekçesi de bu. Bunun için Müslümanların bidayette olduğu gibi kavimler üstü bir millet olmaları yeterlidir.

Netice İtibariyle

Bugün insan haklarından, özgürlüklerden, serbest pazar ekonomisinden, demokrasiden, laiklikten, kalkınmadan, medeniyetten, kahramanlıktan, Türkçülükten, Atatürkçülükten, Erdoğancılıktan, ulusal iradeden, güçlü devletçilikten, ordudan vs. bahsedenler kusura bakmayacaklar. Bilimsellikten, uzay çağından, uygarlıktan, otoyollardan, raylı sistemlerden, köprülü kavşaklardan, hava limanlarından, cep telefonlarından, bilgisayarlardan, TOKİ’leşmeden, kentsel dönüşümden vs. bahsedenler de kusura bakmayacaklar. Neden? Bahsedilen tüm bu albenili işlerle anlatmaya çabaladığımız dünya sistemine, iktisadi ve sosyal adaletsizliğe, siyasi zorbalığa dayalı düzenin değirmenine su taşımaktan başka bir şey yapılmıyor. İslam bu hengâmede siyasi mekanizmaların istihdam edilen bir aracı olmaktan öteye geçemiyor.

O halde şunları söyleyebiliriz: Batılı okuma biçimiyle tarih okumasından etkilenenlerimiz, tarihin ilerlemesinden, insanların biyolojik ve sosyal olarak evrimleşmesinden, bilimin ve tekniğin aşama kaydetmesinden, çeşitli alanlarda ilerleme ve iktisadi kalkınmadan vs. bahsedenlerimiz, aynı zamanda soluduğumuz havanın kirlenmesinden, içtiğimiz suyun zehirlenmesinden, ekip biçtiğimiz toprakların ve hasat ettiğimiz mahsullerin insan sağlığına zararlı hale getirilmesinden, bitkilerin ve hayvanların naturasının değiştirilmesinden, gökyüzünün, karaların ve toprakların fesada uğratılmasından da bahsedecekler ki bu işlerin maliyetini hesaplayabilelim.

Teknolojiden, bilimden, medeniyetten, uygarlıktan, kentten bahsedenler, tekniğin, tekelleşmenin, sermayenin ve devletlerin emrine girmiş bilimden, bilimsel çalışmalardan, üniversitelerden ve memurlaşmış kadrolardan, bürokratik mekanizmaya dönüştürülmüş adli sistemden, bunların sistemin parçası olması dolayısıyla sistem eleştirisi yapamayacaklarından, adalet dağıtamayacaklarından da bahsedecekler.

Refahtan, kalkınmadan, üretimden, egemenlikten, bağımsızlıktan, milli iradeden, güçlü devletten,  liderlikten bahsedenler, dünyanın her yerinde, her ülkesinde tüm insanlığa ait kaynakları kullanıp, üretilmiş servetin içeride ve dışarıda yüzde 80’ine sahip yüzde 1’lik kaymak tabakasından da bahsedecekler. Soygundan, sömürüden, iç savaşlardan, kandan, kıtalden, insanların aldatılmasından, hükümetlerin yıkılıp hükümetlerin kurulmasından da bahsedecekler. Bunların sebeplerinden ve sonuçlarından bahsedecekler. Sanılmasın ki bu durum sadece üçüncü dünya ülkelerine mahsustur, hayır, gelişmiş ülkelerin kendi içinde de aynı şeyler geçerlidir.

Bu sisteme ayak uydurmak ve içinde bir şekilde yer tutmak ve hisselerine düşeni kapmak isteyenler, katliamdan, soygundan ve zulme bulaşan ırkçılıktan, abartılı vatanperverlikten, ulusalcılıktan, özgürlükten, demokratikleşmeden, insan haklarından, İslamcı çağrışımlı İslamcılıktan, devletten, NATO’dan ve işgalci ordulardan da bahsedecekler.

Biz bu tartışmada Allah’ın dinini yaşamak ve yaymak kastı güden, hayatı, toplumu ve dünyayı ilahi nizama uygun olarak teşkilatlandırmak ve yönetmek isteyen, bu sebeple yeryüzünde fesadı ve zulmü bitirmek isteyen, Allah’ın kullarına iktisadi adaleti, siyasi adaleti, hukuki adaleti, sosyal adaleti sumak için teşkilatlanmış bir sosyal varlıktan, dünya düzeninden bağımsız bir hükümetler yapısından mahrum olduğumuzu anlatmaya çabaladık. Retorik olarak bu amaçlar için hareket ettiklerini söyleyenlerin dahi kendi ülkeleri içinde adil olmadıklarını gözlediğimiz için yapısal eleştiriler getirdik. Farklılık olması gerekiyorsa önce içeride sonra dışarıda bu yolun takip edilmesi gerektiğini, bunun ise işaretlerinin olmadığını hatırlattık.

Bu tartışma vesilesiyle farklı ufukların açılmasını, meselelere bakış açısının belirlenmiş zeminlerde değil belirlenmesi gereken doğru zeminlerde oluşmasını sağlamış olmayı umut ederiz. Dikkatleri çekebildik ise mutlu oluruz.

Hüseyin Alanakilvefikir.org

Hüseyin Alan:

1955 Kırşehir doğumlu. İktisat okudu. Kırşehir ve İzmir’de ticaretle uğraştı. Türkiye’de İslamî şekillenişte Ercümend Özkan çizgisinde yer aldı. Bir süre iktibas Dergisi’nin editörlüğünü yaptı. Siyer ve İslam tarihi uzmanlık alanı. Bu alanlardaki Araştırmalarına devam ediyor, ayrıca siyasi, sosyal ve ekonomik konularla ilgili çalışmalar yapıyor. Makaleleri çeşitli internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.

Yayınlanmış kitapları: Hz. Peygamber Öncesi Mekke ve Arabistan (Siyerin Gölgesinde – 1), Beyan Yayınları, 2012; Hz. Peygamber’in (s) Hayatı ve Mekke Dönemi (Siyerin Gölgesinde – 2), Beyan Yayınları, 2016

***

II

Gelenek/çilik

atilla-fikriergun-köşeGelenek, Edille-i Şer’iyye’den, İman’ın ve İslam’ın şartlarından yola çıkarak İslam ilim ve fikir mirasını oluşturan ve bugüne kadar getiren ana mecradır, dinin ilkelerini ilk vazedildiği şekliyle korur, bu ilkelere süreklilik kazandırır, düşünce sistemini bu ilkeler üzerine bina eder, pratiklerini de bu doğrultuda geliştirir, bunu yaparken de tarih ve kültürle bağını koparmaz, İslam ilim ve düşünce mirasından gerektiği kadarıyla istifade eder. Dolayısıyla gelenek, Asr-ı Saadet’ten bugüne uzanan dinamik bir süreçtir, hayatı ve düşünceyi dondurmaz, içtihat kapısını kapatmaz, ancak bunun için ehliyet ve liyakat arar, dinin hakikatlerinin aynı kalması onun için olmazsa olmazdır.

Bunun yanı sıra gelenek, ortaya çıkan her yeni duruma doğrudan müdahalede bulunup, onun zararlı yönlerini dönüştürmek üzere işe koyulur ve söz konusu yeni durumda pratik açıdan kendi yerini belirler, böylece her çağda koruyucu fonksiyonunu icra eder.

Bir toplumu soysuzlaştırmanın ve onu her türlü dış etkiye açık hale getirmenin en etkili yolu, tarih, kültür ve geleneğe hücum edip kara çalmak, bunları gözden düşürmek ve toplum genelinde sövgü malzemesine dönüştürmektir. Yani toplumun altını oymak için yapılacak öncelikli iş tarih, kültür ve geleneğe toplu suikast düzenlemektir. Hafızasını kaybetmiş, tarihinden, kültüründen, geleneğinden, bütün bunların hulasası olan kimliğinden nefret eden bir toplum kolay lokma haline gelir. Bu, bizim gibi bu coğrafyada bin yıllık İslamî kimliğe; tarih, kültür ve geleneğe sahip bir toplum için söz konusu olduğunda ise hakikaten yazık olur.

İslam tarihinde ortaya koymuş oldukları kendilerine has fikir ve usûllerle okul vücuda getirmiş olan ulemâ, arifân ve mütefekkirîn bize ilmin, irfanın, akletmenin ve tefekkürün ne demek olduğunu öğretti, fıkhetmenin usûllerini gösterdi ve bütün bunların hayata nasıl yansıtılacağı konusunda örnek oldu.

Kendi alanlarında kurucu şahsiyetler olan, kimi zaman ıslah ve ihyâ, kimi zaman inşâ görevini üstlenen bu insanlar ilim, irfan ve tefekkürde bizim Müslüman atalarımızdır. Onların eliyle vücuda gelmiş olan kadîm müktesebata yabancı “aklın” meydana getirdiği sapma, usûlsüzlük ve tefrika, ilim, irfan ve tefekküre düzenlenen bir suikast, bu alanlarda gerçekleştirilen bir talan hükmündedir.

Bu coğrafyadaki bin yıllık tarihimize ve kimliğimize, İslamî geleneklerimize, ilim-irfan-tefekkür mirasımızı teşkil eden kadîm müktesebata, bu müktesebatı vücuda getiren ilim-irfan ehline ve mütefekkirîne saldıranların yaptıkları şey, tam olarak altımızı oymaktır. Bu “akıl” her türlü ihanete teşnedir. Zira asıl mesele bu coğrafyanın kime kalacağı meselesidir. Bugün tarih, kültür ve geleneğe yönelik gerçekleştirilen her hücum, kadîm müktesebata (İslam ilim-irfan-tefekkür mirasına) ve bu müktesebatı, bu mirası vücuda getiren ulemâya, arifâna, mütefekkirîne yönelik bütün kara çalma girişimleri bizi hafızasız, kimliksiz, tarihsiz, kültürsüz, geleneksiz, tastamam birer ‘hiç’ haline getirip gâvurun önünde kolay lokma yapacak yaklaşımlardır. Kim geleneği karşısına alıyorsa, mevcut dünya düzeninden yana tavır belirlemiş, küresel projenin bir parçası olmuş demektir.

Kabul etmek gerekir ki, oryantalistler iyi çalıştılar, bir yüz yıl içinde bu coğrafyada kendi tarihine lanet okuyan, ilmî, felsefî, kültürel mirasına kin kusan, geleneğine küfreden zombiler var ettiler, haklarını teslim etmek lazım.

Tarihe lanet okuyan, geleneğe öcü muamelesi yapan “akıl” Sünnîliği de Osmanlı’yı da anlayabilmiş değildir. Bunlar üzerinde uzun uzadıya düşünmemiş, tarihe bir bütün olarak bakıp olup biteni, kimin hangi saikle ne yaptığını veya ne yapmak istediğini anlamaya çalışmamış, kendi kaynaklarından hareketle analiz yapmak yerine kötüleyici yabancı fikirlerin alıcısı olmuştur. Örneğin fıkıh sisteminin hangi esaslar üzerine kurulduğundan ve nasıl işlediğinden habersizdir veya mirî toprak düzeninin ne anlama geldiğini bilmez, yine de “cesurca” kötülemeye koyulur.

Kendi medeniyetinin ilim ve düşünce kaynaklarını, dilini, hitap tarzını anlayıp özümsemekten bu kadar aciz olan, devamlı surette geçmişe kara çalma işiyle iştigal eden “aklın” bize verebileceği bir şey yok ama uyanık ve dikkatli olmadığımız sürece bizden alıp götüreceği çok şey var.

Malum, bedevînin temel vasfı yıkıcılıktır, bedevî zihin sadece yıkmaya odaklıdır, yapıcı bir yönü yoktur, daha da kötüsü yıkmaya çalıştığı şeyin yerine koyacağı herhangi bir şey de yoktur. Aynı yaklaşım modern bedevîlerde de tastamam görülmektedir. “İslam’da şu yok, bu yok” diyen gelenek karşıtı sonradan türedi zevat tam olarak modern bedevîdir, “yok” dedikleri şeylerin yerine koyabilecekleri hiçbir şey bulunmamaktadır, sadece yıkmaya odaklanmışlardır.

Hz. İbrahim, Hz. İsmail ile birlikte Beyt’in var olan temellerini yeniden yükseltmişti (Bakara: 127). Peki, niçin 5-10 metre ötede yeni bir yapı inşa etmedi, niçin Beyt’i eski temelleri üzerinde yeniden kurdu? Beyt’in eski temellerinin özelliği ne? Taşında toprağında tılsım mı var? Hayır, Beyt’in aslı oradadır çünkü, Hz. Âdem bizzat Allah’ın talimatıyla ilk kez oraya inşa etmiştir Beyt’i, dolayısıyla aslını ihya etmek gerekir. İşte dinî düşünce ve medeniyet de böyledir, tarih, kültür ve geleneği yok sayan radikal yaklaşımın aksine aslını ihya etmemiz, temelleri üzerinde yeniden yükseltmemiz gerekir ki gelenek dediğimiz şey bundan başkası değildir.

Hz. Peygamber, putlarla dolu olduğu zamanlarda dahi Kâbe’de namaz kıldı, fetihle birlikte de onu aslına irca etti. Önümüzde böyle bir örnek dururken neden içine bozuk malzeme karıştığı için bütün bir ilim ve düşünce mirasını, tarihi, kültürü, geleneği toptan çöpe atalım? Bilakis çöpe atmamız değil sahih-muharref ayrımı yaparak onu ihya etmemiz gerekmektedir.

Hz. Peygamber sonradan türedi değildi (Ahkaf: 9), zannedildiği gibi “yeni” şeyler de söylemiyordu, bilakis emr-i ilahî mucibince kendinden öncekilerin yoluna/hidayetine tabi oluyor, aynı hakikati dile getiriyordu (En’am: 90). Radikalizm ise tabiatı icabı geleneksel çizgiyi yok etmeye çalışıyor.

Gelenek bahsinde son olarak şunu söylemek gerekir ki, Hıristiyan dünyada devrimleri Katolikler yaptı. Katolik Latin Amerika halkları bir dizi Sosyalist devrim gerçekleştirdiler. Buna karşın Protestan ABD ve AB’yi ayakta tutan Almanya daima kapitalist ola geldiler. Bu, bizim bugünkü tartışmamızın bir yönüyle Hıristiyan dünyadaki karşılığıdır. Katoliklik gelenekçidir, Protestanlık ise fundamentalisttir / kök(t)encidir; eğer İslam namına bir devrim gerçekleşecekse bu devrimi ancak gelenek/çilik yapar.

Radikalizm

Radikalizm, sahih-muharref ayrımı yapmaksızın tarih, kültür ve geleneği bir bütün halinde siler, kendince “yeni” bir yapı inşa etmeyi amaçlar ve bu doğrultuda “gelecek” vaadinde bulunur. Dolayısıyla hem radikal olup hem de “gelenek kötü değildir, gerilik değildir, ilkellik değildir” vs. diyerek geleneği savunmak saf çelişkinin zuhurudur.

İslamcı radikalizmin felsefî arka planı yoktur, 14 asırlık birikimi yok sayıp doğrudan bidâyete rücû etmeye kalkışmanın bizi doğrudan tekfirciliğin kapısına götüreceği aşikârdır. Bidâyet ile bugün arasında kalanların tümünü “küfür” ve “şirk” ile itham eden anlayışın neş’et ettiği yer radikalizm ve fundamentalizmdir (not. ikisi birbirine karıştırılmamalıdır). Bu “akla” göre Asr-ı Saadet’ten sonra İslam yoktur, yalnızca kendisi vardır.

Radikal İslamcılık yerlilik problemi yaşamaktadır, Türkiye’nin İslam’la yazılmış tarihine, İslam’dan neş’et eden Türk kültür ve geleneğine yabancı ithal bir yaklaşımdır. Bu nedenle bugüne kadar -en azından fikrî planda olsun- ne insanın inşasına ne de medeniyetin ihyasına hakiki manada bir katkısı olmuştur. Varlığa, tabiata, insana, hayata, tarihe ve topluma dair hikmetli bir yaklaşımı, İslam’ın kural ve kriterlerine bağlı kalmak kaydıyla ortaya koyduğu herhangi bir felsefî perspektif yoktur. Allah’ın hükmünü zahiren bilir ancak hikmetten yoksundur, ibadetin (kulluğun) insanın yaratılış sebebi, dolayısıyla aslî vazifesi olduğunu teoride bilir ancak bu “kulluk” anlayışı hikmet ve irfan ihtiva etmez.

Radikalizm sadece Türkiye’yi değil bütün bir İslam coğrafyasını ifsad etti. Siyasî-ideolojik saiklerle tekfirciliği yaygınlaştırdı, yanı sıra Türkiye özelinde milleti zihnen çözmeye, ülkeyi fiilen bölmeye çalıştı. Radikal yaklaşım, Mısırlı, Pakistanlı, İranlı, daha çok da Arapçı ve Farsçıdır. Çözdüğü herhangi bir problem, tedavi ettiği herhangi bir hastalık yoktur, bilakis ortaya çıktığı günden bu yana devamlı surette problem içinde problem, hastalık içinde hastalık üretti.

Radikallerin sıklıkla vurgu yaptıkları “Mekke dönemi” tekfirciliğin başat enstrümanıdır. Radikaller tarih, kültür ve geleneği bütünüyle silip, yerine “yeni” bir yapı inşa etmeyi amaçladıkları için aslında her şeyin sıfır noktasında yaşıyorlar. Bu bakımdan radikalizmi ‘İslam’ın insansız, ilimsiz, felsefesiz, irfansız, hikmetsiz, ahlaktan yoksun, medeniyetsiz bir biçimde yeniden kalıba dökülmeye çalışılması’ olarak nitelendirirsek yanlış yapmış olmayız.

Fazla geriye gitmeye gerek yok, sadece son 150 yılda bu coğrafyadan bu topraklara ait olan -yerli, millî- onlarca âlim, arif, mütefekkir, münevver geldi geçti, eserleri ortada duruyor. Ancak radikal unsurların nazarında bunların hiçbiri muteber değil. Kim muteber? Seyyid Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati ve sair demonte, kozmopolit isimler muteber!

Avrupa ve Amerika, Seyyid Kutup ve Mevdudî’nin fikirleriyle dize getirilemez, bu her şeyden önce bir felsefî arka plan meselesidir. Batı, Antik Yunan’dan bu yana kendi kaynaklarını süzmüş, Endülüs’ün mirasından istifade etmiş, kendi Rönesans’ını ve Aydınlanma’sını gerçekleştirerek modern olmuş, bir sistem kurmuş, bir uygarlık vücuda getirmiş, İslam Âlemi’ni de sürklase etmiştir. Dolayısıyla 14 asır boyunca İslam Âlemi’nde ilim ve fikir namına kayda değer hiçbir şey olmamış gibi, koskoca ilim, irfan, tefekkür mirasını/kadîm müktesebatı yok sayarak, her şeyi sıfırlamak suretiyle yeni bir yapı inşa etmek yerine keşf-i kadîm yapıp, bugüne dair kadîmle irtibatlı, aynı zamanda kendine özgü bir perspektif ortaya koymak durumundayız.

Medeniyet

İslamcılık, İslam Âlemi’nin krizini çözecek muhtevaya sahip değil, ortaya çıktığı günden bu yana başarısız olması bu yüzden. Krizi çözmek şöyle dursun İslamcılığın kendisi modern zamanlarda başlı başına bir kriz olarak ortada duruyor; krizin doğurduğu kriz. Dolayısıyla aşılması gereken öncelikli kriz İslamcılıktır.

İslamcılığın öncelikli krizi irfan ve medeniyet krizidir. İslamcılık, irfanî boyutu ve geleneğin ışığında bir medeniyet perspektifi olmadığı için tek başına politik bir doktrin, bir ideoloji olarak tebarüz etti. İslamcılık ne onu ortaya çıkaran süreci, ne de Batı’yı -daha geniş çerçevede modern dünyayı- anlamıştır. 150 yılda elde ettiği sonuç, -anlamak isteyenler için- Orta Doğu coğrafyasındaki mevcut tabloda apaçık görülmektedir.

Medeniyet, kısaca şehir düzenidir, bir diğer ifadeyle en üst seviye yerleşik düzen. Yerleşik düzene geçiş ve ardından ilk şehirlerin teşekkülü, insanlık tarihinde başlı başına bir devrim niteliği taşır. Organize olmak ya da teşkilatlanmak ve arazi üzerinde köklü bir biçimde tasarrufta bulunmak suretiyle insanoğlu hakiki manada yeryüzünün halifesi (halifetu’l-arz) olmuştur.

İnsan topluluklarının dinî, kültürel, içtimaî, siyasî-idarî, iktisadî, sanatsal etkinlik ve organizasyonları kendini en üst seviyede şehir düzeninde gösterir. Bu bakımdan şehirler, insan topluluklarının genel karakterini en net biçimde ortaya koyarlar. Şehir, belli bir inancın, dünya görüşünün, fikriyatın tecessüm etmiş, dolayısıyla içinde yaşayan insan topluluğunun dinî, felsefî, tarihî, kültürel birikiminin surete bürünmüş (form kazanmış) halidir.

İslam şehirli, şehre ait olan, tam tekmil şehirde yaşanılabilen bir dindir, bu yüzden olsa gerek ‘ed-Dîn fi’l-medîn’ denilmiştir. İslam şehir-medeniyet düzeni, hak-hukuk, ahlak, irfan, bediiyat (estetik) gibi kavramlar üzerinde yükselmiştir. Hakka-hukuka riayet edeceksin, ahlaklı olacaksın, kibar olacaksın, nazik olacaksın, arif olacaksın ve saire… Yabanılların medeniyet kurduğu görülmemiş şeydir, zaten böyle bir kaygı da taşımazlar; zaman içinde hakiki manada medenîleşenler müstesna.

“Müslümanlar medenîleşmeyecekler”, “Medenî olmayacağız, medenîleşmeyeceğiz” demek bedevîyiz, bedevî olarak kalacağız demektir. Bedevîlerin “İslam’ı”nda ise irfan, adab-ı muaşeret, zarafet, bediiyat, medeniyet bulamazsınız, yabani ve yıkıcı bir yaklaşımdır bu, bedevîlerin iyilikten güzellikten yana insanlığa verebilecekleri bir şey, geriye bırakacakları bir insanlık mirası yoktur. Şehir onlara göre bir yer değildir, bedevîleri yaban hayatı paklar.

Medeniyet bir arada yaşam demektir, dolayısıyla her şeyden önce belli bir nizamı ve medenî kanunu (hukuku) gerekli kılar. Şehirde içtimaî hayat canlı, ticarî, ilmî-fikrî (entelektüel), kültürel ve sanatsal faaliyet hararetlidir. Bedevî ise bunlara yabancıdır, had-hudud, hak-hukuk, ilim, fikir, sanat vs. bilmez.

Radikal unsurlar için Kur’an her şey oldu, “mektup” oldu, “harita” oldu, “pusula” oldu, insanı Allah’a ve hayata bağlayan “kablo” oldu, bir tek medeniyetin el kitabı olamadı. Hâlbuki Müslümanlar o ayetlerle merkez üssü Medine olan, Atlantik’ten Hindistan’a, Çin’e uzanan koca bir medeniyet inşa ettiler. Dolayısıyla ilimsiz, irfansız, tefekkürsüz, surete odaklanmış radikalizm “İslam’da şu yok, bu yok” demekten öte hiçbir şey yapamaz, medeniyet nedir idrak edemez.

Anlaşılmayacak Bir Şey Yok!

Durduğumuz yere yahut savunduğumuz çizgiye dair bize yöneltilen eleştirilere gelecek olursak, anlaşılmayacak bir şey yok, İslamcılık son tahlilde kısır döngüyü aşamayan, çözümsüzlük üreten modern siyasî akımlardan biridir. İslamcılık Türkiye’de ahlaktan siyasete her şeyin naylonunu üretti. İthal Sol ve ithal İslamcılığın Türkiye’de üstlendiği rol bölücülükten başka bir şey olmadı.

Türkiye’de Müslümanlıktan bahsedip de Türk’e ve Türkiye’ye düşman olan kim varsa hepsi ithal İslamcılık sayesinde boy attı. Müslümansın, öyleyse kozmopolit/beyne’l-milel ve vatansız olmalısın, bunu Türkiye’de “Kur’an ve Sünnet’e dönüş” adı altında yutturdular. Batılı iktidar merkezlerinin emrindeki düşünce kuruluşları tarafından projelendirilen her ne varsa hepsi “İslam” süsü verilerek sunuldu. Domates biber herkese gider diye düşündüler ama millî damarı kurutamadılar.

İslamcılık sözde “Kur’an ve Sünnet’e dönüş” iddiasıyla ortaya çıktı. Peki, kendisi Kur’an ve Sünnet’e döndü mü ya da kendisi Kur’an ve Sünnet üzere mi idi? Hayır, İslamcılar kendi aralarında dahi Kur’an ve Sünnet’in hilafına kapitalist ilişki biçimleri geliştirdiler. Türk Milleti Kur’an ve Sünnet’ten hiç kopmadı ki bir dönüşe ihtiyaç duysun. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, zaten İslam olanın “İslamlaşmasını” ithal İslamcı “akıl” uydurdu. İslamcılara göre kendileri Allah’ın muradını bilme makamında diğerleri ise dalalette idi, sonunda foyaları meydana çıktı.

Dolayısıyla Türkiye’nin selameti için kozmopolit, vatansız, ithal İslamcılık yerine irfanı önceleyen ve ırkçılıkla hiçbir alakası olmayan din, tarih, kültür, medeniyet bağlamındaki milliyetçi dindarlık (Millî İslamcılık) tek çıkış yoludur. Modern bedevîlik hükmündeki naylon İslamcılığı bertaraf etmek için elzem olan budur.

Hicret oldu, Medine inşa edildi, fetih oldu, din tamamlandı, altın çağ yaşandı, sonra durakladık, geriledik, çöküşe geçtik ve medeniyetimiz hitâm buldu, şimdi tarih başka bir noktaya evriliyor, artık tarihin herhangi bir dönemine geri dönmek veya tarihin herhangi bir dönemini bire bir tekrar etmek mümkün değil.

Çizgimiz ıslahatçı çizgidir, zira İslam ıslahatçıdır, Hz. Hûd’un ifadesiyle ancak gücümüzün yettiği ölçüde ıslah etmekle yükümlüyüz (bkz. Hûd: 88). Bu ıslahatı da gelenekle irtibatlı, ancak aynı zamanda yaşadığımız çağın firarisi olmadan gerçekleştirmek durumundayız.

Tartışmanın daha önceki bölümlerinde de ifade ettiğim gibi, artık gelenekle irtibatlı, kendimize özgü modernleşmeyi -modernleşmeye karşı modernleşmeyi- konuşmanın zamanıdır, aksi halde tarihi geriden takip etmeye devam ececeğiz. Vesselam…

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

Atilla Fikri Ergun:

1974 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1995’te yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. Beyan, Gülistan, Değirmen, Basiret, Terkip ve İnşâ, Yılkı dergilerinde ve İslamî içerikli çeşitli İnternet sitelerinde 350’yi aşkın makale yazdı. Çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde söyleşileri yayınlandı. 2009 yılında Mehmet Akif Genç müstear ismiyle Beyan Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaptı. Özgün Duruş Gazetesi’nde Yayın Editörlüğü görevinde bulundu ve haber-analiz yazıları yazdı. Ayrıca Ali Bulaç’la özel olarak çalıştı. 2010 yılında Adilmedya.com’un Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaptı, aynı zamanda 2011 yılına kadar İnşa Yayınevi’nin editörlük görevini üstlendi. An itibariyle Yılkı dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

Yayınlanmış kitapları: İlk Adım: Oku (Alâk Suresi Tefsiri), Temmuz 2005 (Bu ortak çalışma, 60 sayfalık bir risale olup yazarın kendisi tarafından bastırılmıştır); Kur’an Kıssaları -1- (Bahçe Sahipleri Kıssası), Çıra Yayınları, Temmuz 2009; İsyan Yazıları (İtaat Kültüründen İsyan Kültürüne), Ozan Yayıncılık, Mart 2011; Modern Çağda Putperestlik (Kapitalizm), Kibele Yayınevi, Ekim 2011; 21. Yüzyılda İslâm ve İslâmcılık (Modernizm, Tarih-Kültür-Gelenek: İki Arada Bir Derede), Kibele Yayınevi, Mart 2012; Risâle (Düşünceden Siyasete; Karanlığın Sonu Aydınlık), Kibele Yayınevi, Kasım 2012; Tefsiru’l Büşra (İyi Haber Kur’an, Nüzûl Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Vahyin İlk Yılları), Kibele Yayınları, Mart 2013; Modernist Saldırı & Gelenekçi Direniş (Tasallut Çemberi Altında Cansiperâne İslâm Yazıları), Fikir Teknesi Yayınları, Temmuz 2015; Modernleşme Girdabında Medeniyet Arayışı -Bir Huruç Teşebbüsü-, Fikir Teknesi Yayınevi, Kasım 2015; Millî İslâmcılık İthal İslâmcılığa Karşı -Hesaplaşma-, Kibele Yayınları, Mayıs 2016

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s