Atilla Fikri Ergun / Hüseyin Alan / Tarih ve Siyaset Tartışması / Yazarlar

Tarih ve Siyaset Tartışması (III) / Hüseyin Alan – Atilla Fikri Ergun

ozgurluk-1

Tarih ve Siyaset Tartışması (III) / Hüseyin Alan – Atilla Fikri Ergun

Tarih ve Siyaset Tartışması’nın üçüncü bölümünde yazarlarımız özgürlük konusunu farklı yönleriyle ele aldılar.

Tartışma metnini PDF olarak indirmek için tıklayınız.

***

Özgürlük

huseyin-alanFikrimizce özgürlük dendiğinde gerçek özgürlük ile insanların bundan anladıklarının açıklığa kavuşması gerekmektedir. Özetle yaygın olarak sanıldığı gibi özgürlük ilk elde fikir, düşünce ve inançların üzerindeki baskıların kalkması, insanların serbestçe düşünüp düşündüklerini ifade etmesi ve örgütlenmesi ise böyle bir özgürlük kapitalizmde sadece vitrin malzemesidir. Şimdi söyleyeceklerimizi son beş yüz yıllık kötü dünya tarihine ve gelişmelere bakıp oradan bugüne gelerek anlamak lazım gelir.

Özgürlük denen şey gerçekte başından beri ticaretin ve mali sermayenin özgürlüğüdür. Bunların “köpeksiz köyde” serbest dolaşımıdır. Ticaretin ve mali sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasıdır. Bu engeller eskiden aristokratik sistem, toprak mülkiyeti, toprağa bağımlı serflik sistemi, bunları temsilen krallık ve kilise düzeniydi. Yeni durumdaysa ulusal sınırların, ulus devletlerin, gümrüklerin ve korumacı yasaların ortadan kaldırılmasıdır.

Lakin bu özgürlüğün yayılması için insanların da dinden, kiliseden, cemaatten, devletten, toprağa bağımlılıktan, kamusal yarardan, ahlaktan vs. bağımlılığını kopartıp sivilleşmesi, kent toplumu ve kültürüne adapte olması, bireysel geçim kaynaklarının yok edilmesi, emeğinden ve bilgisinden başka satacak bir şeyleri kalmayanların ücret karşılığı olarak çalışmaya mecbur bırakılması gerekiyor. Neticenin buraya geleceği insanlara açıkça anlatılmıyor elbette ama seyahat etme, istediği yerde çalışma, mülk edinme, dilediğince harcama gibi albenili sloganlarla ikna yöntemi devreye giriyor, itibarlı araçlar kullanılıyor ve sonuçta tüm yollar yukarıda anlatılan yere çıkıyor.

Bu sistem sadece askeri zorbalıkla, fiili işgalle, istihbarat faaliyetleri ile yürümüyor, soyguncu ve talancı devletlerle, diktatör yöneticiler ve işbirlikçilerle ayakta durmuyor. Sokaktaki tüketici insandan, özgür ama kapitalizmin müşterisi olmuş insan kitlesinden de destek alıyor. Bunun ne demek olduğu iyi anlaşılabilirse bugün bahsedilen demokrat, insan haklarına saygılı, serbest pazar ekonomisi olarak sürekli tekrarlanan bir dünya sisteminin ne olduğu da anlaşılır.

Bu sistem ahlakçılıkla, bireysel adalet talepleriyle, çevrecisi, yardım kuruluşları, sivil toplumlar ve düzen partileriyle değiştirilemeyeceği gibi, sermayenin ve devletlerin emrine girmiş bilimle, tekelleşmeci tekniğe ayarlı bilimsel çalışmalarla, üniversiteler ve modern ruhban sınıfıyla da değiştirilemez. Zira tüm bunların varlık gerekçesi böyle bir değişimden yana olmak değil, var olanın içinde üzerine düşen vazifeleri yapmakla kaimdir. Çünkü hepsi bu sistemin birer aparatlarıdırlar.

O halde burada kitleleri avutacak bir özgürlük efsanesi ya da ideolojik ikna durumu önemli hale geliyor. Bunun nasıl yapıldığının anlaşılması için kendi ülkemizden bir örnek vermek gerekirse daha yirmi-otuz sene evvelinde sürdürülen özelleştirmelerle ilgili kampanyaları hatırlayabiliriz. Orada devlet ya da kamu ağırlıklı bir ekonomik sistem yerine özelleştirme ve serbest ticaret lehine çok büyük propagandalar yapıldı. Hantal devletten, politikacıların torpil deposundan, zarar eden KİT’lerden, teknoloji üretemediği için rekabet edemeyen iktisadi kuruluşlardan vs. söze başlayarak özelleştirme lehine verimli ve kârlı, teknolojik yenilikle rekabet edebilir ve istihdam fazlası yaratabilir özelleştirmeden bahsediliyordu. Gerçekte bir iki problem büyütülerek söylenen büyük yalanlardı onlar.

Belki de şimdi bu büyük yalanların neden uydurulduğunu anlayabiliyoruz. Zira netice itibariyle görüldü ki devletlerin ve toplumların sahip oldukları ne kadar yatırım ve birikim varsa stratejik sektörler dâhil onların bütünü özel sektöre “peşkeş” çekildi, sermayenin emrine sunuldu. Kârsız ve verimsiz olanlarsa devlete ve topluma yıkıldı. Kamunun malı olanların bedelleri halka dağıtılmadığı gibi, onların hizmetleri pahalı fiyatlardan halka satılmaya başlandı. Özelleştirme ile küçüleceği söylenen devlet daha da güçlendi, sivil özgürlüklerin genişleyeceği söylenen alanlar daha da daraldı. Şu halde gerçekte bu özgürlük denen şey insanların kapitalizme, sermaye grubuna topluca “müşteri” olmasından başka ne anlam ifade ediyor?

Burada özgürlüğün kendisiyle ilgili tarihsel gelişimi hatırlarsak, üç aşamalı bir biçimden geçtiği ve üç türde şekillendiği görülecektir: liberty, freedom from/form, emansipasyon. İlki, ulusal sınırların tespiti ve ulus toplum bütünlüğünün sağlanması aşamasında düşmana/işgalciye/diğer burjuva devletlerine karşı bağımsızlık savaşı vermek ve kazanmaktı. İkincisi, ilkinin devamı olarak kurulan bağımsız, egemen ulus devletlerin/iktidarların baskısından kurtulmak üzere, ulus devleti reddetmeden sivil iktidar alanlarının korunması, sivil toplum şeklindeki örgütlenmeydi. Son aşama olarak üçüncüsü, her türden formun, fromun karşısında, birey, özne varlık olmaktı. Bu formlar din, ahlak, aile, kamusal yarar, iktidar, savaş gibi bireyin üstünde hâkimiyet kurmak ve bireyi kendi çıkarına uygun şeklide yönlendirmek isteyen her şeydir.

Dikkat buyrulsun, bu özgürlük biçimi toplumların, toplum içinde örgütlenen her türden sosyal grupların (dini, mezhebi, fikri, etnik, dil grubu, coğrafya, kültür vs.) ve bireylerin tümünün cümbür cemaat kapitalizmin kölesi olmalarıyla neticeleniyor. Bütün bağlarından kopartılmış ve yalnızlaştırılmış özgür insan, artık tamı tamına kapitalizmin insafına terk edilmiş sıradan bir müşteriden veya tüketiciden başkası değildir. Müşterinin özgürlüğü ya da sivil iktidarı ise tüketme hazzına sahip olmaktır.

Bu aşamadan sonra özne varlığa dönüşen insan tipi, dünya sistemine itaat ettiği kadar kendine yeniden bir yol çizebilir, yeniden dini, fikri, mezhebi, etnik temelli sosyal gruplar oluşturabilir. Aralarından bazıları siyasi dava güdebilir. Lakin artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Eski haliyle ulus devlet, ulus toplum, ulusal sınırlar, ulusal egemenlik, ulusal vatan, ulus içinde özgür birey vs. dönemi kapanmıştır. Kimi ülkelerin sürecin şurasında veya burasında olması esasa müteallik değildir.

Bu işin başka bir yönü daha vardır: Mümkündür ki liberal özgürlüklerde, serbest ticarette, finans oyunlarında ve yüzde onluk sınıfın küresel dolaşımında gelinecek nihai yere gelinmiştir. Çünkü kapitalist üretim ve teknolojik verimlilik daha çok üretip daha ucuza mal etmeye, daha çok rekabete ve daha çok kâr etmeye ayarlı bir üretim tarzıdır. Fakat bu teknolojik üretimin sürdürülebilmesi için tüketeceği, kullanacağı kaynak bitmek üzere. Bugün artı bir adet bilgisayar, bir adet cep telefonu, bir araba veya uçak yapmak için milyonlarca doğal kaynağın, temiz havanın, içilebilir suyun, sulanabilir ve ekilebilir toprağın, doğal atmosferin, sağlıklı yaşanabilir insan ve canlı hayatının tüketilmesi, zehirlenmesi, kirletilmesi ve yok edilmesi gerekiyor. Buysa artık sürdürülebilir bir şey değildir, çünkü doğal kaynaklar alarm veriyor, çevre ve hayat yaşanamaz hale geliyor.

Modernizm post dönemine evrilse de görülüyor ki artık eskisi gibi kendini yeniden üretemiyor. Daha çok zarar vermekten kurtulamıyor. Kapitalizmin kendisi de doğası gereği kendinden kaynaklanan krizleri aşamıyor. Daha sık aralıklarla buhran üretiyor. Dünyayı yaşanmaz hale getirdiği halde kendisi de işin içinden çıkamıyor, bundan sonrası ise meçhul.

Konuya tekrar dönersek bugün gelinen haliyle eskide kalmış, itibarsızlaştırılmış ideolojiler, fikirler ve dini söylemler birer retorikten ibaret kılınmıştı. O halleriyle onların mevcut şartlara ve toplumsal vaziyetlere kıyasla başka ve yeni bir önerisi yoktur, kalmamıştır. Çünkü onların özleri değiştirilmişti. Bu sebeple değişik tandanslı dillendirilen adalet, eşitlik ve özgürlük talepleri içi boş, işlevsiz ve karşılıksız sloganlardan öteye geçemiyor.

Bu sebeple biz de diyoruz ki diğerleri değil ama bu şartlarda İslam tarihe, topluma, hayata yeniden dönüyor, dönecek. Ara dönem bitti. İnsanlık tarihinde kapitalizmin gelişmesiyle açılan kısa parantez kapanmak üzeredir. İslam’ın bu seferki dönüşü elbette kendine has, kendi muhtevasında ve şeklinde bir dönüş olacak. Olacak olan bu.

Biz, tarih ve siyaset başlığında bir değerlendirme yaparken bu mevcut dünya düzeninin, günlük hayatları dahi etkileyecek kudrete ulaşmış bu sistemin, bugünkü durumu temsil ettiğini, muhalifmiş gibi gözükenlerin de sistem içinde küçük farklılıklarla yer alarak bu sistemi yeniden ürettiklerini anlatmaya çabaladık. Tüm dünyada hangi siyasi görüşü ortaya sürerse sürsün, mevcudun içinde, mevcudu kabul ederek yola çıkan ama ufak farklılıklarla bu mevcudun içinde yer tutmaya çalışanlardan bahsederken Türkçülüğün de, İslamcı çağrışımlı İslamcılığın da bunun dışında olmadığını izah etmeye çalıştık ve nedenlerini de sıraladık.

Hüseyin Alanakilvefikir.org

Hüseyin Alan:

1955 Kırşehir doğumlu. İktisat okudu. Kırşehir ve İzmir’de ticaretle uğraştı. Türkiye’de İslamî şekillenişte Ercümend Özkan çizgisinde yer aldı. Bir süre iktibas Dergisi’nin editörlüğünü yaptı. Siyer ve İslam tarihi uzmanlık alanı. Bu alanlardaki Araştırmalarına devam ediyor, ayrıca siyasi, sosyal ve ekonomik konularla ilgili çalışmalar yapıyor. Makaleleri çeşitli internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.

Yayınlanmış kitapları: Hz. Peygamber Öncesi Mekke ve Arabistan (Siyerin Gölgesinde – 1), Beyan Yayınları, 2012; Hz. Peygamber’in (s) Hayatı ve Mekke Dönemi (Siyerin Gölgesinde – 2), Beyan Yayınları, 2016

***

Özgürlüğünüzle Birlikte Kaybolun!

atilla-fikriergun-köşeMevcut dünya düzeninde “özgürlük” adı verilen şey esasta iktisadî teşebbüs, sınırsız sermaye birikimi ve insanın bunlar vesilesiyle nefsini tatmin etmesinden ibarettir. Küreselleşmenin genel çerçevesini şu şekilde özetlemek mümkündür: devlet küçülecek, sınırlar geçişken olacak, İslamcıların “ulus-devlet” dedikleri Millî Devlet zamanla ortadan kalkacak, yerel-özerk yönetimlerle ülkeler küçük birimlere bölünecek, doğal hiyerarşi ortadan kalkacak, böylece ailevî ilişkiler istikrarsızlaşacak ve aile kurumu zayıflayacak, dinî-millî değerler geçerliliğini yitirecek, şirketler sınırsız hale gelecek, hepimiz küresel kapitalist devletin tebaası haline geleceğiz, artık sembolik hale gelmiş bulunan, mekânsız/seyyar sermaye hepimizi güdecek.

Türkiye’de bunun meraklısı olan insanların sayısı bir hayli fazla. Kullandıkları anahtar kelimeler şunlar: demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest piyasa. Bunlar ya tek bir küresel merkezden idare edilip yönlendirildiklerini fark edemeyecek derecede sarhoşlar ya da bilinçli olarak ihanet içerisindeler.

Demokrasi, insan hakları, özgürlük, basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, serbest piyasa ekonomisi, bunların tümü milletin millî-dinî değerlerden koparılması (bu değerlerden özgürleşmesi), dejenere edilmesi ve ülkenin teslim alınabilir hale getirilmesi için Batı tarafından ihraç edildi ve birileri de seve seve bunların ithalatçısı oldu. Böylece Türkiye’de ayrık otları palazlandırıldı, iman birliği bozuldu ve toplum fikren ve siyaseten derinlemesine bölündü.

Nitekim liberalizm, sözünü ettiğimiz şekilde -Batılı anlamda- bireysel hak ve özgürlükleri esas kabul eden siyasî bir ideolojidir. Liberal düşünce, özel mülkiyet, sivil haklar, çoğulcu demokrasi, serbest piyasa -ki aslında mevcut dünya düzeninde hiçbir zaman serbest olmadı-, inanç ve düşünce özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi yaklaşımlarla tüm dünyayı kendi pazarı haline getirmeyi amaçlar.

Mevcut dünya düzeni merkezinde sermayenin yer aldığı bir düzendir. Temel felsefesi “laissez faire, laissez passer / bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışına dayalıdır ve bu da özel mülkiyeti merkeze alan iktisadî ve siyasî bir düzeni ifade eder. Buna göre devlet piyasaya hiçbir şekilde müdahale etmeyecek, tarife olmayacak, hiçbir ürün sübvanse edilmeyecektir ve saire…

Bütün bunların gerçekleşebilmesi için insanlık gelenek ve otoritenin her türlüsünden kurtulmalı, yani özgürleşmeliydi. Böylece hemen her şey göreceli hale geldi ve insanın özel mülkiyetten başka bir sabitesi kalmadı. Her şey görecelidir, her şeye dokunulabilir, her şey değişebilir ancak özel mülkiyet sabittir, dokunulmazdır, “kutsaldır”. Bu noktada anlaşılması gereken şey şu ki diğer “özgürlüklerin” tümü aslında özel mülkiyetin korunması için vardır.

Bir zamanlar özelleştirme bağlamında “Satıyoruz satıyoruz bitmiyor, ne komünist bir ülkeymişiz” diyen zihniyetin, sözünü ettiğimiz bu düzenin sadık hizmetkârı olduğuna kuşku yoktur. Aynı zihniyet Türkiye’nin “hızlı yatırım” dönemine girdiğini söyleyip, “Ermeni’ymiş filan, parası varsa gelsin” buyuruyordu. Bütün bunlar, sözünü ettiğimiz “özgürlük” ile doğrudan ilişkilidir.

Her fırsatta insan haklarından, demokrasiden, düşünce ve basın özgürlüğünden bahseden ve “diktatörlük tehlikesine” dikkat çeken, Millî Devlet’in ortadan kalkmasını arzu eden zevatın küreselleşmenin değirmenine su taşıdığı şüphe götürmez. Mevcut dünya düzeninin selameti namına, dolayısıyla Türk Milleti’nin istiklâli hilafına hayvanca yaşamak için “özgürlük” kavramının arkasına sığınanlar ülkeyi, cemiyeti ve nesilleri ifsat ettiler.

Buna mukabil insan yerini, haddini bilmiyorsa, onu sınıra çekecek birtakım unsurlara ihtiyaç vardır, aksi takdirde hiç kimse zulmün önünü alamaz. İnsan güzellikle yola gelmiyorsa “Zorla güzellik olmaz” deyip her yolu serbest bırakmak, hiç kimsenin hiçbir işine karışmamak da kötülüğün bir başka türüdür, mevcut dünya düzeninin “özgürlük” adı altında dayattığı ahlaksızlıklardan uzak yaşamak isteyenlere haksızlıktır. Dolayısıyla keyfî ve kişisel menfaat adına olmadıktan sonra güce dayanmanın hiçbir sakıncası yoktur.

Bu noktada “Kibrinin kurbanı olarak cennetten kovulan insanların bir arada var olabilmeleri, kaosun önlenebilmesi ancak devlet sayesinde mümkündür” diyen St. Augustine’e katılmamak elde değil. Hakikat gâvurun ağzına düştüğü için hakikat olmaktan çıkmaz. Bu bakımdan “özgürlük” adı altında dayatılan ifsat edici iktisadî ve siyasî düzenin karşısında “istibdat” olarak nitelendirilen tarz-ı idarenin hiçbir mahzuru yok.

İnsanımız tarihî olarak Osmanlı’yla bağ kurduğunda devletin başında çoğunlukla Fatih, Yavuz, Kanunî gibi isimleri görmek ister, devamlı surette bu isimlere atıf yapar. Bana göre ise IV. Murad gibi biri lazımdır, zira devir ihanet ve kargaşa devri, herkesin hakkından gelecek bir Murad’a ihtiyaç var! Siz bunu tarz-ı idare olarak da okuyabilirsiniz, devrin icabı bu, Millî Devlet’i ayakta tutacak demir yumruk! Kaosu bitirecek, işleri düzene sokacak, herkesi olur olmaz konuşturmayacak, zayıfın hakkını güçlüden alacak, mevcut dünya düzeni ve dayattığı “değerler” karşısında içtimaî çözülmenin önüne geçecek ve fesadın kökünü kesecek…

Bunları söylediğinizde küreselleşmenin emrine amade olan zevattan “faşist” damgası yemeniz kaçınılmaz. Bu noktada liberalizmi ve onun “özgürlüklerini” kutsayan zevatın genel geçer kabul görmüş yaygın anlayışı karşısında faşizm için küçük bir parantez açmamızda yarar var. Faşizm siyasal bir sistemdir, beşerî olması hasebiyle yanlış, kabul edilemez yönleri olduğu gibi iyi yanları da vardır; halkçıdır mesela, sınıfları ortadan kaldırmak ister, kapitalizmde olduğu gibi sadece zenginlerin veya komünizmde olduğu gibi sadece işçilerin değil total olarak halkın refahını amaçlar. Diğer ideoloji ve sistemlerin pratiklerinde görülen sakatlıklar elbette faşizmin pratiğinde de ziyadesiyle görülmüştür.

Efendim işte faşizm şu kadar zulüm yaptı, şu kadar insan öldürdü ve saire… Bunlar liberalizmi kutsayanların işledikleri cürümler yanında devede kulak mesabesindedir. Mevcut dünya düzeni namına gerçekleştirilen işgalleri, devletlerin ve maşa olarak kullanılan terör örgütlerinin son 50 yılda işledikleri cinayet ve katliamları sıralarsak siyasal bir sistem olarak faşizme sıra gelmez.

Liberalizmden ve liberallerden söz etmişken aynı minvalde Sol’dan da söz etmemiz gerekir. Liberallerle Solcuları düşman kardeşler olarak nitelendirirsek yanlış yapmış olmayız, zira bunlar bir elmanın iki yarısı gibidir. İkisi arasındaki ihtilaf noktası özel mülkiyettir ancak bunun dışında “özgürlük” anlayışı açısından aralarında hiçbir fark yoktur. Türkiye’de Sol bugün tam olarak küreselleşmenin öngördüğü şeyleri savunmaktadır, gayri millî, kozmopolit ve vatansızdır, küreselleşmenin öngördüğü şekilde özerkliği, “devrimci halk savaşı” adı altında küreselleşme namına maşa olarak kullanılan terör örgütlerini desteklemektedir. “Özgürlük” adı altında çıplaklığı, fuhşu, alkolizmi savunan Sol, deyim yerindeyse Türkiye’de köprü altına düşmüştür.

“Selçuklu da Osmanlı da faşistti” diyerek tarihe hakaretler yağdırmaktan zevk alan, tarihî tecrübelerimizi yok sayma eğilimindeki Sol “akıl” tam anlamıyla şaşkındır. Kafadan gayrimüsellah Sol’a göre, bu toprakları bizim için bir sığınak haline getiren, Hz. Ömer’in miri toprak düzenini devam ettirip, ticaret-ziraat-meslek erbablığı/ustalık üçlüsü ile paranın tahakküm aracı olarak değil de hizmet aracı olarak kullanıldığı bir iktisadî sistem kuran, hepsinden de önemlisi bin yıla yakın bir süre gâvura karşı set olup, Müslümanların arkasını kollayan Selçuklu ve Osmanlı “faşist” olarak nitelendirilmeyi hak etmektedir.

Faşizm bahsinde son olarak şunu söylemek gerekir ki farklı bir faşizm yorumu geliştirmek de mümkündür. Sovyet ve Çin tecrübelerine bakarak değerlendirme yapanlara “Gerçek komünizm bu değil” yahut Suud ve İran’daki mevcut idarî sisteme bakarak değerlendirme yapanlara “Gerçek İslam bu değil”  diyenlerin, “Gerçek faşizm bu değil” dendiği zaman söyleyecek sözleri olmaz. Ayrıca faşizm doğrudan kapitalizmi ve komünizmi tehdit etti, bu yüzden bu ikisi II. Dünya Savaşı sırasında düşman kardeşler olarak ona karşı birleşmek zorunda kaldılar.

İslamcılara gelince, Batı karşıtı gibi görünmelerine karşın Batı’dan daha Batı’cı olduklarına kuşku yoktur. İsmet Özel’in yerinde tespitiyle İslamcılık modernleşmenin çocuğudur. Nitekim Osmanlı’nın son döneminde İttihatçılarda olduğu gibi İslamcılarda da “hürriyet” savunusu dikkat çeker ki bizim de buna meylettiğimiz zamanlar olmuştur. Aynı şekilde İslamcıların önemli bir bölümü ta en başından itibaren demokrasiyi savuna geldiler. Örneğin ilk nesil İslamcılardan Said Halim Paşa İslamlaşmak adlı çalışmasının İctimaiyyat başlıklı bölümünde bunu açıkça ifade eder. Şöyle demektedir: “İslam cemaati arasında yüksek tabakada bulunanlar demokrasiye, aşağı tabakada bulunanlar ise aristokrasiye meylederler. Yüksek tabakalar demokrattır. Zira hakkını müdafaa ve içinde bulundukları cismanî, ruhanî şartları ıslah ederek, müşterek bir saadetin tahakkukunu temin eden ancak demokratlardır.”

Cumhuriyet rejimi de İslamcılara göre zor ve baskı üzerine kuruludur. İyice palazlandıkları son 35 yıllık süreçte -80 darbesinden bu yana- İslamcılar sloganlarında tevhid ve adaletten sonra özgürlüğe yer verdiler: tevhid, adalet, özgürlük!

İslamcılar sivilliği savundular, bir kısmı çoğulculuğu savundu bir kısmı çoğulculuğa itibar etmedi ancak hepsi “ulus-devlet” adı altında Millî Devlet’i hedef tahtasında oturttu, küreselleşmenin öngördüğü şekilde içi boş bir ümmetçilikle Türk Milleti tanımına karşı çıktı, kozmopolitizme ve vatansızlığa açıktan destek verdi, Millî Devlet’in aleyhine “Kürt Sorunu” sempozyumları düzenledi, “çözüm süreci”ne arka çıktı, Kürdistancılık yaptı, federasyon-konfederasyon önerisinde bulundu. Henüz 10 yıl öncesinde kadar birtakım İslamcı yapılanmalar devleti zayıflattığı gerekçesiyle terör örgütüne üzeri örtülü destek veriyordu. Yakın zamanda vuku bulan mülkiyet tartışmalarında ise İslamcılar kapitalist tezlerden yana tavır aldılar.

Sonuç itibariyle “özgürlük”, azgın liberallerin, ithal İslamcı ve Solcuların -mesele üzerinde ayrıldıkları noktalar bulunmakla birlikte- ortak paydasıdır.

İçtimaî, iktisadî, siyasî, hukukî sorunları çözmenin iki ana yolu vardır, ya herkes akl-ı selimle işini çözmeye çalışır ya da güç kullanımı devreye girer. Aksi halde ne can, mal güvenliği, ne ırz-namus kalır ortada, ne huzur, ne de içtimaî düzen. Kısacası devlet idare etmenin gereği budur. Yani benim söyleyeceğim şey “Özgürlüğünüzle birlikte kaybolun” demekten başkası değil.

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

Atilla Fikri Ergun:

1974 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1995’te yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. Beyan, Gülistan, Değirmen, Basiret, Terkip ve İnşâ, Yılkı dergilerinde ve İslamî içerikli çeşitli İnternet sitelerinde 350’yi aşkın makale yazdı. Çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde söyleşileri yayınlandı. 2009 yılında Mehmet Akif Genç müstear ismiyle Beyan Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaptı. Özgün Duruş Gazetesi’nde Yayın Editörlüğü görevinde bulundu ve haber-analiz yazıları yazdı. Ayrıca Ali Bulaç’la özel olarak çalıştı. 2010 yılında Adilmedya.com’un Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaptı, aynı zamanda 2011 yılına kadar İnşa Yayınevi’nin editörlük görevini üstlendi. An itibariyle Yılkı dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

Yayınlanmış kitapları: İlk Adım: Oku (Alâk Suresi Tefsiri), Temmuz 2005 (Bu ortak çalışma, 60 sayfalık bir risale olup yazarın kendisi tarafından bastırılmıştır); Kur’an Kıssaları -1- (Bahçe Sahipleri Kıssası), Çıra Yayınları, Temmuz 2009; İsyan Yazıları (İtaat Kültüründen İsyan Kültürüne), Ozan Yayıncılık, Mart 2011; Modern Çağda Putperestlik (Kapitalizm), Kibele Yayınevi, Ekim 2011; 21. Yüzyılda İslâm ve İslâmcılık (Modernizm, Tarih-Kültür-Gelenek: İki Arada Bir Derede), Kibele Yayınevi, Mart 2012; Risâle (Düşünceden Siyasete; Karanlığın Sonu Aydınlık), Kibele Yayınevi, Kasım 2012; Tefsiru’l Büşra (İyi Haber Kur’an, Nüzûl Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Vahyin İlk Yılları), Kibele Yayınları, Mart 2013; Modernist Saldırı & Gelenekçi Direniş (Tasallut Çemberi Altında Cansiperâne İslâm Yazıları), Fikir Teknesi Yayınları, Temmuz 2015; Modernleşme Girdabında Medeniyet Arayışı -Bir Huruç Teşebbüsü-, Fikir Teknesi Yayınevi, Kasım 2015; Millî İslâmcılık İthal İslâmcılığa Karşı -Hesaplaşma-, Kibele Yayınları, Mayıs 2016

Reklamlar

One thought on “Tarih ve Siyaset Tartışması (III) / Hüseyin Alan – Atilla Fikri Ergun

  1. Özgürlük; Hukukun herkese eşit, adil olarak uygulanmasıyla gelebilir. Kabala Bilgeliği kullanılarak “Özgürlük, Eşitlik, Hürriyet, Kardeşlik” geçmişten günümüze kadar gelmiş, lakin halklar bu söylemlerle köleleşmiştir.

    Bakın üst aklın kabalistik hocası M. Laitman neler söylüyor.

    laitman.info.tr blogunda Dünyadaki Anlaşmazlıklar ve Çözümleri, 3. Bölüm – Ve Her şeye Rağmen Bir Çıkış Yolu Var! başlığında; “İsrail’i tüm dünyaya insanlığın doğru var oluş örneği olarak göstermeliyiz. İnsanlık bunu memnuniyetle kabul edecek ve bunun sorunların çözümü olduğunu anlayacaktır, çünkü zaten halen Yahudilerin ve İsrail’in bu rolü gerçekleştirmesi için dünyada büyük bir talep var. Bu talep herkesin içinde saklı olarak var, bunu hiçbir zaman hissetmemiş olsa bile. Bunu tüm dünyaya açmalıyız. Ancak bundan sonra dünya huzur bulacaktır. Bizim yolumuzla, insanlık bir sonraki seviyeyi görecek ve anlayacak. Böylece savaşlar çıkartmaya ve insanlığı yok etmeye gerek kalmayacak.”

    İşte dünyada tarih ve siyasete egemen olan siyonizm insanlığı yok etmeye gerek kalmayacak projesini Yahudilerin ve İsrail’in rolü sayesinde gerçekleştireceklerini itiraf ederlerken insanlığı yok etmeye çalıştıklarını da bilinç altı söylemle gün yüzüne çıkartıyor.

    Özgürlüğümüzle birlikte kaybolmak yerine, onlar gibi düşünüp özgürlüğü insanlığa sunmak gerekir diye düşünmekteyim…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s