Atilla Fikri Ergun / Hüseyin Alan / Tarih ve Siyaset Tartışması / Yazarlar

Tarih ve Siyaset Tartışması (II) / Hüseyin Alan – Atilla Fikri Ergun

modernizm

Tarih ve Siyaset Tartışması (II) / Hüseyin Alan – Atilla Fikri Ergun

Tarih ve Siyaset Tartışması’nın ikinci bölümünde yazarlarımız modernizm-modernite-modernleşme ve doğurduğu sonuçları farklı yönleriyle ele aldılar.

Tartışma metnini PDF olarak indirmek için tıklayınız.

***

Modernizm

huseyin-alanBu başlıklar ve benzerlerini yerli yerine oturtmak ve bağlantılarıyla birlikte tartışabilmek için bağlamla ilgili gelişmelerin başlangıcına, seyrine ve günümüzdeki neticesine dair kısa bir tarihi özete başvurmakta yarar vardır. Zira kavramların kendilerine has detaylar hariç hemen hepsi modern çağla bağlantılıdır.

Modernizm, tarihsel köken ve süreç itibarıyla Batı’da dine, dini düşünceye, dini değerlere, dini topluma, dine dayalı yasa yapma ve idari düzenleme biçimine, dini siyasete ve dolayısıyla bunların tümünü temsil eden ilahi egemenliğe alternatif olarak ortaya çıkmış sivil bir düşünüş biçimi, dine karşı bir özgürlük hareketidir. Bir zihniyet yapısıdır. Burada dini ve dini bilgiyi temsilen rakip olarak Kilise ve ruhban sınıfı vardır. Bu ikisi de modern çağ öncesi toplumsal biçim ve siyasal bir düzenin parçasıdır.

Modern zihniyete dayalı bilgi ve algılama biçimi dünyayı, eşyayı, varlık âlemini, insanı ve toplumu bir başka manasıyla tanımlamak ve bunlarla kurulacak beşeri ilişkiyi bir başka değerler skalasına göre kurmaktır. Varoluş, amaç ve hedef bakımından otorite kılınmış akla, bu aklın üreteceği bilimsel bilginin sonuçlarını üstün tutmaya dayanır. Bu sebeple Tanrı’dan gelen haberler, kaynağı ve geliş biçimi, onun buyrukları, ondan haber veren peygamberlerin sözlerinin dayanağı bilimsel olarak ispat edilemediği, laboratuvarda test edilip doğrulanamadığı için de ya reddedilir ya da Tanrı, din, vahiy, dini buyruklar bilimsel olarak yeniden yorumlanır.

Sivillik ya da modernlik dinsizlik demek değildir. Burada din, özü, kaynağı ve gelişi itibariyle bu akılla, bu bilgiyle yeniden tanımlandığı için bireyseldir, yani vicdani alana ait, kişisel inanışa, ahlaka ve ibadete hasredilmiş bir inanışın unsurlarıdır. Bu din toplumsal hayata ve kamusal düzene karışmaz. Sosyal örgütlenmeye, iktisadi, hukuki ve siyasi örgütlenmeye müdahale edemez, mesleki faaliyetlere, sanata, müziğe, edebiyata, bilimsel çalışmalara yön veremez. Diğer başka dinlerden ve inançlardan üstünlük iddiasında bulunamaz, siyaseten hükümranlık talep edemez.

Bu hüküm yargıları en başta bu akılla dünyanın, varlık âleminin, evrenin/kozmosun, başlangıç ve sonun kutsal ve kutsal olmayan gibi ikili bir ayrımına, yani düalizme dayalıdır. Ruhani cismani, uhrevi dünyevi, manevi, maddi, Tanrı hükümranlığı, imparator hükümranlığı, Tanrı devleti, hükümdar devleti, Tanrısal yasa, beşeri yasa gibi alanlar bu ikili temel yargıya aittir. Buna insanın ve hayatın parçalanması da denebilir.

Hıristiyanlık Hz. İsa’nın çarmıha gerilip Âdem’in işlediği ilk günahtan onun neslinin kurtuluşunu sağladığı inancına dayanarak, İsa sonrası için yeniden doğuş diye bir şey üretti. Bu vaftiz olanların kurtulacağını, cennete gideceğini müjdelemekti. Bu görev ruhbanlara ve Kilise’ye ait bir tekel kılındı. Kilise başlarda çatıştığı Roma karşısında böylece bir statü elde etti, giderek Tanrısal hükümranlığın temsilcisi, dünyevi krallığın meşruiyet kaynağı oldu. Roma yıkıldıktan sonra bin yıl süren feodal dönemde küçülen kent devletlerinde Hıristiyanlık en güçlü otorite olarak kaldı, birleştirici güç oldu, Avrupa’da siyasi hükümranı, onun yasalarını ve düzenini onaylayacak güce erişti. Aristokrasi ve krallıklarla uzlaşarak siyasetin ve toplumsallığın değişmez üçlü sacayağından birisi olmayı sürdürdü.

Feodalizmin Sonu ve Sekülerizm

Kabaca 15. Yüzyılda başlayan modern çağların başlangıcı feodal dönemin bitişine işaret ediyordu. Yeniliğin en göze batan tarafı eski düzende statüsü, imtiyazı ve yeri olmayan burjuva sınıfı diye tüccar bir sınıfın türemesiydi. O günlere kadar dünyanın her tarafında tüccar sınıfı, kral, aristokrat, asker, çiftçi sınıfından sonra en alt sırada, pek de sevilmeyen bir sınıftı. Bu sınıf, yeni dünyada en güçlü sınıf olacaktır.

Roma’da Kilise’nin yanı başında başlayan sanat ve bilim temelli, “yeniden doğuş” diye tesmiye edilen seküler bir akım başladı. Sanatta ve bilimde Rönesans ve Reform adıyla bilinen bu akım birçok yeniliğin ve gelişmenin tetikleyicisi oldu. Süreç Aydınlanma ve Hümanizm olarak devam etti, liberal iktisadi gelişmelerle birlikte ulus temelli yeni bir sosyal örgütlenme, ordu, anayasal temelli halk meclisleri ve siyasi kurumsallaşma oluştu. Toplumsal bütün işler artık bu yeni sivil/seküler anlayışla çözülecek, din başka şekilde konumlandırılacaktır. Yüzyıllara dayalı bu süreç burada anlatıldığı kadar kolay ve hemen neticelenmedi elbette.

Bu yeni durum, yeni bir insan tanımı, yeni kentler, kentli toplum ve değerler skalasına işaret ederken bundan böyle her şeyin değişeceğine de işaret etti. Nitekim ilerlemeci/lineer bir tarih yorumu, biyolojik ve sosyal bir evrimleşme tasavvuru, cenneti bu dünyada kurmaya ayarlı kalkınmacılık ve refah toplumu kurma hedefi, sürecin belirleyicisi oldu. Bilimsel bilgiyi ve icatları teknolojinin emrine vererek oligopolleşme, serbest ticarete dayalı kapitalist üretim, dağıtım ve paylaşım en temel belirleyici oldu. İktisadi terimle bir pazar tanrısı, bu Tanrı’nın buyruklarıyla yeniden şekillenen iktisat ve siyaset, bu eksende kurgulanan bir dünya sistemi, günlük hayatı dahi etkileyen bir hükümranlık biçimi şekillendi.

Batı, kendi tarihi süreci içinde yeni geçtiği aşamayı yüceltmek için ondan önceki anlayış ve yaşayışı klasik-geleneksel bir dönem olarak niteledi, kendisinin kabulü için de geçmişi aşağıladı. Gelenek ilkelliği, teknik ve toplumsal geriliği, dine-mite-büyüye-rüyaya dayalı bilgi sistemini temsil ediyordu. Karanlıktı. Örgütlenme ve yönetimde zorbalıktı. Barbarlık, köleci topluluktu. İletişimsizlikti, irrasyonaliteydi.

Modernlik bunun tam karşısında ilericilikti, bilimsellikti. Okuma yazma bilmekti. Kentleşme, sivilleşme, özgürleşme ve bireyselleşmeydi. Teknolojiye dayalı üretim biçimi, rasyonalite, ulus temelli endüstriyel toplumdu. Tüketim toplumu, tüketici haklarıydı. Hazcılık, nihilizmdi. Sivil hukuka dayalı örgütlenme, demokratik siyasete dayalı siyasi teşkilatlanmaydı.

Modern Siyasi ve İktisadi Düzen – Yeni Dünya

Bu tarihsel süreç ve toplumsal değişim öncelikle iktisadi olarak Venedik, Ceneviz, Cenova, Milano gibi denize kıyısı olan İtalya kent devletlerinde başlamış, ardından Portekiz, İspanya, Belçika, Hollanda gibi okyanusa açılan ülkelerde devam etmiş, onları takiben Fransa, Almanya ve İngiltere’de nihayetlenip (o devirde henüz böyle ülke adları, sınırlar ve toplumlar yoktur, daha sonra oluşacaktır) en olgun devresine ermiştir. Bu iktisadi gelişmeler sosyal yapıları değiştirecek, belirleyecektir.

Soygun, talan ve sömürü ile ticari sermayeyi biriktirip tekelleşen, kârlı işlere yoğunlaşan ve ondan sonra endüstriyel üretim biçimine geçen bu ülkeler nöbet değiştirerek bayrak yarışını sürdürecek, 1648 Westafalya Antlaşması ile kendi aralarında kendi çıkarlarını korumak ve birbirlerine saldırmamak için uzlaşacak, ondan sonra dünyanın geri kalanını zorla istila ve işgal hareketini başlatacaklardır.

Sanayi için hammadde, sanayide çalışacak iş gücü, mamuller için pazar gerekiyordu. Bilimsel icatları tekniğin emrine verip bunları teknolojik olarak ateşli silahlara, karada ve denizde yüksek savaş gücüne sahip ordulara dönüştüren Batı, sahip olduğu bu maddi ve mali gücüyle tüm dünyanın kaynaklarını, insanlarını, değerlerini, kültürlerini istismar etti, ülkelerini istimlak etti. Batı bunu yaparken kendisini efendi diğerlerini ilkel yaratıklar olarak tasnif etti ve kendisine modernleştirme misyonu biçerek meşruiyet üretti. Batılılar kendi aralarında dünyayı böylece parsellediler.

Bizi ilgilendiren tarafıyla Batı’da I. Dünya Savaşı’na kadar geçen süreçte kapitalist ekonomik sistem, ulusal sınırlar, ulusal bütünlükler sağlanmış, ulus-devletler kurulmuş, sivil kentli toplumlar oluşturulmuştu. Ulusal değerler temelinde inşa edilen uluslaşma aşaması gerçekte Batı’nın kendi içinde ulusal pazarlarını rakiplerine kaptırmamak amacıyla icat edilmişti. Nitekim 16. Yüzyılda başlayan uluslaşma süreci ülkeden ülkeye göre değişen süreçlerde kurulabilmiş, 18. Yüzyılda kurumsallaşmıştı. Bu aşamada Batılı kapitalist ülkeler kendi sınırlarını ve haklarını belirlemek, hatta mümkün olduğunca bunları genişletmek ve artırmak için kendi aralarında birçok savaş yaptılar.

Yüzyıllık iç savaşlar, otuz yıllık çatışmalar, Napolyon’un Fransız Devrimi’nden sonra sürdürdüğü Avrupa, Rusya ve Afrika saldırıları gerçekte ekonomik ve siyasi rekabet gerekçesiyle yapılan savaşlardı. Fakat bu savaşlar tarihe kayıt düşülürken din savaşları veya mezhep savaşları olarak geçirildi. Oysa Avrupa bütünüyle Hıristiyan dinine mensuptu. Ticari rekabet göz önüne alınmadan Roma Kilisesi’nin nüfuzu altındaki Katolik bir ulusun bir başka Katolik ulusla din savaşı yapmasının gerekçesi de, izahı da olamazdı.

Kapitalist gelişmeler sırasında aristokrat sınıf (toprağa dayalı ekonomi ve toplumsal siyasal biçim) ile burjuva sınıfının (sanayiye ve ticarete dayalı ekonomi ve toplumsal siyasal biçim) rütbe, imtiyaz ve otorite konusundaki çatışmaları sonucunda dünya yeni bir şekil almaya başladı. “İngiliz ve Fransız Devrimi” diye nakledilen gelişmeler gerçekte burjuva sınıfının eskiyi devirip yerine yenisini kurduğu bir toplumsallığın ve siyasallığın hikâyesidir.

Bu yeni dünya, serbest ticarete, banka ve borsa sistemine, uluslaşmaya, ulusal iradeye, seçimlere,  halkı temsilen parlamenter yasama meclisine, anayasal devlete ve demokratik siyasete işaret ediyordu. Bu süreçte eski düzeni temsil eden Katolik dini yoruma karşılık yeni düzeni temsil eden Protestan dini yorum öne çıktı. Protestanlık, aristokrasi ve krallık rejimi arasındaki siyaset temelli iç çatışmalar ve savaşlarda burjuvaziden yana bir mezhep oldu. Farkında olsun ya da olmasın ulusal meclislere ve kapitalist sisteme meşruiyet üretti. Zira bunların destekçileri ve koruyucuları kapitalistleşme aşamasına geçmiş prensler ve zaten kapitalist olan burjuva sınıfı oldu.

Protestanlığın meşruiyet bulup yaygınlaşması demek eskiyi temsilen Roma Katolik Kilisesi’nin otoritesinin sarsılması, uluslaşma önündeki en büyük engel olan ekümenik (sınırlar ve uluslar üstü) Hıristiyanlık inancının yıkılması demekti. Nitekim ulusal kiliselerin kurulması, İncillerin Avrupa dillerine çevrilmesi, herkesin İncil’i okuyup anlayabileceği anlayışının yerleşmesi neticesinde ruhban sınıfının dini anlaşılması ve uygulanmasındaki otoritesinin bid’at ve hurafe başlıkları altında yok sayılmasına yol açtı. Masumane başlayan bu akım giderek kapitalist sistemin parçası oldu, yeni bir dini telakki oluşturdu, bilimsel olarak tanımlanmış yeni bir dini anlayış ile neticelendi. Oysa gerçekte olan şey, Vatikan’ın, eskinin, eski düzenin bir parçası olması sebebiyle teşkil ettiği dayanak noktasının yıkılmasıydı.

Sonuçları itibariyle başka bir şey daha oldu: din savaşları, mezhep çatışmaları olarak ileri sürülen gerekçeler aslında ulusal sınırların tespiti, aynı sınırlardaki insanların ulusal bütünlüğünün sağlanması, ulusal pazarların korunması, gümrüklerin yükseltilmesi, egemen ulus devletlerin kurulması, ulusal dinlerin, dillerin, tarihlerin ve kültürün icat edilmesiydi. Din ve mezhep farklılığı bu gelişmelerde karışık ulusları motive etmek, belli sınırlarda belli bir ulusal bütünlüğü sağlamak ve korumak için kendisinden istifade edilen etkili bir araçtan öteye geçemedi.

Gelişen yeni sürecin devamında Avrupalılar son kozlarını I. ve II. Dünya Savaşlarında paylaştılar. Bu savaşlar onların kendi aralarında son paylaşım mücadelesiydi ve neticede hep birlikte çöktüler. İki savaş arasında ortaya çıkan nasyonal sosyalizm, faşizm ve Sovyet tipi Stalinizm 2. Savaş’tan sonra tasfiye edilmişlerdir. 60’larda ‘Üçüncü Dünyacılık’ akımı başladı ama o da tutmadı. Ondan sonradır ki kapitalist sistem rakipsiz kaldı.

I. Savaş’ta mali ve maddi destekle kendini gösteren Amerika, II. Savaş’ın galibi olarak dünyanın yeni şeklini tayin edecek duruma yükseldi. Amerika, kapitalist sistemi tekrar yüceltti, güçlendirdi ve kendi kurallarıyla temsil etmeye başladı. 1970’lerde finans ekonomisi diye bir şey icat etti, reel ekonomiyi finanse eden ve belirleyen bir sistem kurdu. Bugün dünyada tüm ülkelerin toplam reel üretimi 80 trilyon dolar iken, bunun on katı büyüklüğünde 800 trilyon dolar finans ekonomisi var. Şu haliyle artık bu sistem yeryüzünde “Tanrı” rolü oynuyor.

Buraya kadar özetlenen süreç Batı tarihine özeldir. Fakat gerek emperyal istila sırasında gerekse I. Savaş’tan sonra bu tarih bütün uluslaştırılan milletlerin de tarihi oldu. Onlar da bu tarihin birer parçası kılındılar. Batılı gibi olmak, bilimsel ve teknik açıdan ilerlemek ve kalkınmak, medeniyet ve uygarlığa ulaşmak için bu süreç, talep edilen, amaç ve hedef edinilen bir süreç oldu. Dolayısıyla Osmanlı dâhil dünya devletleri, bu devletlerin yönetici elitleri, eski hallerini terk edip Batılılaşmaya başladılar. Süreç öyle işledi böyle işledi kısmı işin teferruatıdır. Aslolan bu sürece girme iradesinin gösterilmesi, bu yolda ilerlemenin vazgeçilmez kılınmasıdır.

Türkiye’de Olup Bitenler

Türkiye’de olup bitenler dünyada olup bitenlerden bağımsız değildir. Gelişmeleri doğru kavrayabilirsek Osmanlı sonrası burada ne olup bittiğini, bugün nereye geldiğimizi de doğru kavrayabiliriz.

Bağımsız, emperyalizm karşıtı egemen bir ulus-devletten bahsettiğimizde meseleleri sadece içeriden okumuş ya da kendimizi bu yolla motive etmiş olabiliriz ama bu gerçeğin tümünü yansıtmaz. Bu sebeple Türkiye, bugünkü durumu dâhil son iki yüz yılda bir Batılılaşma tercihinin ürünü ve neticesidir. Arada derede kimi farklı müdahaleler yapılmaya çalışıldıysa da ana rotada bir değişiklik olmadı. Netice itibariyle bugünkü halimizle dünya sisteminin bir parçası, kapitalist iktisadi düzenin bir bileşeni durumundayız. Bu bağlamda sanılmasın ki Türkiye diğerlerinden farklıdır. Hayır, dünyada neyse Türkiye’de de benzeri bir durum vardır. İttihatçıların bizi getirdiği yer, sonrakilerin de kurumlaşarak sürdürdüğü yer budur.

Bugünün dünyasında iktisadi adalet, siyasi adalet, sosyal adalet, hukuki adalet diye bir şey yoktur ya da bu adalet bu sistemin adaletidir. Burada maddi güç geçerlidir ve güçlü olan haklıdır. Güç sermayedir. Uluslararası hiyerarşi de bu güçler dengesine göre kuruludur. Realite bu!

Geleneksel dönemde mali, siyasi ve askeri güç olarak egemenlik yüzde onluk nüfusa tekabül eden aristokratlara aitti. Şimdiyse benzer şekilde dünyada yüzde onluk temsille sermaye grubuna aittir. Bu grup kendi içinde oranlanırsa yüzde birlik bir kaymak tabakası tüm dünyanın emeğine, becerisine, birikimine, kaynaklarına, doğasına, çevresine el koymuş, tüm hasılanın üzerine oturmuş durumdadır. Bizde de reklamı bolca yapılan Uzak Doğu’daki gelişmiş Asya Kaplanları da aynıdır. Bu tür bir adil(!) paylaşım, mevcut siyasi ve hukuki adaletle(!) sağlanmakta, NATO ile korunmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye ile ilgili sadece iki örnek vermekle yetinelim: 2016 başlarında Türkiye’de 1 milyar dolar ve üzeri servete sahip olanların sayısı 35 kişidir (bu sayı 2000’lerin başında 10 kişi kadardı). Bunların toplam serveti 35 milyon insanın toplam kazancına eşittir. Bankalarda 1 milyon TL ve üzeri nakit mevduata sahip olanların sayısı 200 bin kişidir (bu sayı 2000’lerin başında 50 bin kişi kadardı) ve bunların toplam servetleri 80 milyon nüfusun kazancına eşittir. Kapitalizmin iktisadi adaleti budur! Geride kalan siyasi, hukuki adaletin ne iş gördüğünü, bilimsel çalışmaların neye hizmet ettiğini söylemeye gerek yoktur.

Bugün biz bu sürecin nesine karşı çıkıyor ya da neden yanında yer alıyoruz? Bunun cevabı önemlidir. Bunu anlamak için dahi yukarıda anlatılanları hatırlamak ve değerlendirmek gerekiyor. Bugün kurulu düzende toplumsal ve siyasal bakımdan gidilen istikamette bir değişiklik yoksa, iktisadi alanda vahşi paylaşım aynen sürdürülüyorsa, buna rağmen mevcudun dışında başka bir yapısallık ve sistem talebi yoksa, bu sistemde küçük farklılıklarla yer tutmak bizi motive ediyorsa, itikadi açıdan neye taraf olacağımızın belirlenmesinde büyük yarar umulur.

Söz buraya gelmişken bize veya kastettiklerimize yönelik Atilla Fikri Ergun’un dile getirdiği eleştirilere hatta yer yer zemmedişlere bir değini yapmadan olmaz.

Sıkça telaffuz edilen albenili kelimelerden özgürlük, medeniyet, bilimsel gelişmeler, tekniğin icadı, uygarlık, uzay çağı gibi ifadelerden tam olarak ne kastedildiğinin anlaşılması gerekmektedir. Burada herkesçe savunulan özgürlüğü başa alarak bir şeyler söyleyebiliriz. Sanırım bunu da tartışmanın bir sonraki bölümünde yapacağız.

Hüseyin Alan akilvefikir.org

Hüseyin Alan:

1955 Kırşehir doğumlu. İktisat okudu. Kırşehir ve İzmir’de ticaretle uğraştı. Türkiye’de İslamî şekillenişte Ercümend Özkan çizgisinde yer aldı. Bir süre iktibas Dergisi’nin editörlüğünü yaptı. Siyer ve İslam tarihi uzmanlık alanı. Bu alanlardaki Araştırmalarına devam ediyor, ayrıca siyasi, sosyal ve ekonomik konularla ilgili çalışmalar yapıyor. Makaleleri çeşitli internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.

Yayınlanmış kitapları: Hz. Peygamber Öncesi Mekke ve Arabistan (Siyerin Gölgesinde – 1), Beyan Yayınları, 2012; Hz. Peygamber’in (s) Hayatı ve Mekke Dönemi (Siyerin Gölgesinde – 2), Beyan Yayınları, 2016

***

II

Modernizm – Yeni Dünyayı Kim Kurdu?

atilla-fikriergun-köşeMeselenin doğru anlaşılabilmesi için önce modernin ‘çağdaş’ anlamına geldiğini belirtmemiz lazım. Modernizm, başlangıçta sanatsal bir akım olarak ortaya çıktı, ana fikri edebiyat ve sanat alanında, yanı sıra içtimaî hayatta “geleneksel dönem”in bitişinin ilanıdır. Sanat, içtimaî kurumlar ve içtimaî hayat bağlamında yeni bir kültür meydana getirmeyi amaçlar. Bu anlayışa göre, geleneksel olana dair istisnasız her şeyin a’dan z’ye sorgulanması gerekir. Modernite de gelenek karşıtı değerler sistemine, içtimaî, siyasî ve iktisadî düzene verilen addır. Bir diğer ifadeyle yeni sosyal, ekonomik ve politik organizasyon…

Hüseyin Alan, ana hatlarıyla tarihi süreci özetliyor ve bir değerlendirme yapıyor, bunu da doğru şekilde yapıyor, dolayısıyla bu noktada ona itirazım yok. Ancak tarihi süreci özetleyip değerlendirirken önemli noktaları göz ardı ediyor. Yani özet ve değerlendirme doğru ama eksik. Kendi ifadesiyle, yaptığı özet ve değerlendirme Batı’ya ilişkin, özetlediği süreçte İslam Âlemi’nde vaziyet nasıldı, bu noktaya nasıl gelindi, an itibariyle vaziyet nedir, buraya değinmediği için maksat hâsıl olmuyor. Bu bakımdan ben meseleye farklı bir noktadan yaklaşacağım.

Meselenin temeline baktığımızda, açık bir biçimde İslam Âlemi’nin tarihî süreçte aklı devre dışı bıraktığını görüyoruz. Kant ise Aydınlanma’yı “aklını kullanma cesareti” olarak tanımlamıştı. Buna karşın Müslüman dünyanın Aydınlanma felsefesi ve modernizm-modernite-modernleşme karşısında geliştirdiği sloganik itirazlar, olayların tarihî seyrini ve Müslüman dünyanın içinde bulunduğu durumu inkâr üzerine kurulu. Vakıanın kendisi ortada, Müslümanlar en iyimser yaklaşımla üç yüz yıldır mahkûm pozisyondalar ve an itibariyle tarihi geriden takip ediyorlar. Dolayısıyla bunun sebepleri ve yol açtığı sonuçlar üzerinde yoğunlaşmak gerekir.

Dikkat edilirse meseleyi ele alırken dinin aslına ilişkin, ona karşı olan herhangi bir şey söylemiyoruz, zira bu konuda herhangi bir sıkıntımız yok. Bugün yaşadığımız sorun İslam Âlemi’nin aklı devre dışı bırakmasından kaynaklandığı için, süreçle birlikte fikrî-felsefî plandaki çöküşün sebeplerine ilişkin bir özete ve değerlendirmeye ihtiyacımız var.

Tartışmanın ilk bölümünde de ifade ettiğimiz gibi, Müslümanlar cehaletlerinin kurbanı olurlarken aklını kullanma cesareti gösteren Batı felsefeyle kazandı. Felsefe derken genel olarak akletmekten, tefekkürden, kavramlar arasında bağ kurmaktan, sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koymaktan bahsediyoruz. Batı kendine özgü felsefe üretti, Müslümanlar da kendilerine özgü felsefe üretmek zorundalar. Ya da diğer seçenek: Müslüman dünya bu hal üzere devam edecek!

Osmanlı’nın kapitalizm -dolayısıyla emperyalizm- karşısındaki çöküşü bir devletin ya da imparatorluğun çöküşünden öte İslam medeniyetinin çöküşüdür. Fikrî-felsefî planda baş gösteren kriz İslam Âlemi’ni zillete sürüklemiştir. Fikir eylemin atasıdır, insan yetiştirir, toplum inşa eder, medeniyet kurar. İslam Âlemi fikrî-felsefî planda kısır döngüye girmiş, kendisini yenileyememiş, süreç içerisinde çözülerek mahkûm pozisyona düşmüştür. Felsefî kriz veya fikir dünyasının çöküşü her şeyden önce aklın gerektiği şekilde kullanılamaması demektir. Hal böyle olunca insan, toplum ve daha geniş planda medeniyet ya da uygarlık süreç içerisinde kendini yenileyemez, birikmiş sorunlarını çözemez hale gelir, yozlaşır, dolayısıyla çöküş kaçınılmazdır.

Aslında bilgi telakkisi çok daha önce, Endülüs’ün son bulmasıyla birlikte çökmüştü, çünkü Endülüs fikir üretimi bağlamında İslam’ın son kalesiydi. Nitekim Osmanlı’da felsefe Endülüs’teki kadar gelişkin değildir. Dolayısıyla epistemolojik evrenin dağıldığı, mevzu haritasının kaybolduğu asıl nokta Endülüs’ün tarih sahnesinden çekildiği noktadır. Hilafet’in Osmanlı’ya geçmesiyle birlikte yerleşen Eş’arîlik bilgi elde etme yollarını tıkamış, epistemolojiyi dumura uğratmıştır. Eş’arîliğin yerleşmesiyle birlikte medreselerde “İlm-i dünya” tabir edilen ilimlerin, örneğin matematik, astronomi, tıp, kimya vs. gibi ilimlerin okutulmasına gerek görülmemiştir, böylece devleti ayakta tutan ilim geleneği yok edilmiş, düşünce faaliyeti durmuş, yobazlık devri başlamıştır.

Farabî, Medînetu’l-Fâzılâ’yı yaklaşık bin yüz sene önce yazmıştı, elbette kabul edilebilir ve edilemez yönleri vardır ama neticede kendine özgü bir yaklaşımdır. Bugün kim çıkıp yeni bir Medînetu’l-Fâzılâ yazacaktır, bilgiyi nereden alacaktır, nasıl kullanacaktır, hangi bilgi çerçevesinde nasıl bir fikir üretecektir? Türkiye’de bugün hâlâ İbn-i Sina ve Farabî’nin kâfir olup olmadıkları tartışılmaktadır. İşin gerçeği bu işe soyunan kimse veya kimseler ilkin Batı’ya bakacaklardır, çünkü Batı galiptir ve mağluplara da galipleri taklit etmek düşer. Neticede ortaya çıkan iş de eklektik olacaktır.

İslam Âlemi, Batı karşısında epistemolojik açıdan grogi durumuna düşmüştür. Bütün savunma hatları yarılmış, surlar yıkılmış, kaleler düşmüştür, bugün her şeyden önce derin bir kavram kargaşası yaşanmaktadır. Bunun temel nedeni de Müslümanların akla uzun zaman önce veda etmiş olmalarıdır.

Mesele temelde ilimlerin tasnifine kadar gider. Nasıl gider? Örneğin İslam nokta-i nazarından ilmin naklî-aklî şeklinde kategorize edilmesi söz konusu değildir, bu, bütünlüğü parçalayıcı bir tasniftir. İslam ilim ve düşünce tarihinde de bu şekilde tasnif edilmiştir ama yanlıştır. Günümüzde de “dinî ilimler-pozitif ilimler” denmektedir ki, bu tür ayrımlar zihin dünyamızı ve buna bağlı olarak kişiliğimizi parçalamıştır.

Allah kâinatı belli bir ölçüyle yaratmıştır, kâinatın her bir zerresinde bir matematik vardır, hal böyle iken niçin matematik dinî alandan koparılıp pozitif ilimlere havale edilsin? Aynı şekilde yıldızlar ve gezegenler, güneş sisteminin, daha geniş çerçevede kâinatın düzeni Allah’ın varlığının ve birliğinin delillerindendir, hal böyle iken niçin astronomi dinî alandan koparılıp pozitif ilimlere havale edilsin?

Naklin varlıkta, tabiatta, insanda, tarihte, hayatta, toplumda bir karşılığı vardır, dolayısıyla naklin asıl okunacağı yer enfüs ve afaktır. Kısacası bu tür yaklaşımlar bize büyük ölçüde zarar vermiştir.

Yine örneğin Sultan III. Murad zamanında Takiyyüddin er-Râşid’in öncülüğüyle Tophane sırtlarında kurulan İstanbul Rasathanesi bir gecede yerle bir edilmiştir, çünkü neticede astronomi dinî alanın dışındadır. Eğer dinî alanın dışında telakki edilmeseydi en çok birtakım çevrelerin kendisinden rahatsızlık duyduğu Takiyyüddin’in tasfiyesi söz konusu olabilirdi.

Buna ilaveten bu tür yaklaşımlarla insanlar “dinî ilimler” ile pozitif ilimler” arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılmıştır. Böylece Müslümanlar daima bir yönden eksik kaldılar.

Batılı akıl eski dünyaya son verip yeni dünyayı kurdu. Bunu yaparken önce kendini yeniden keşfetti. Batı, İslam filozofları sayesinde Antik Yunan’ı hatırlamış, Arapçadan Latinceye tercüme etmiş, böylece kendi geçmişine vakıf olmuş, fikrî ve pratik açıdan kendisini yeniden yapılandırmıştır. Yeni dünyayı kuran, tartışmasız bir biçimde Aydınlanma felsefesi olmuştur. Bu da Batılı düşünürler tarafından -Beytu’l-Hikme’de gerçekleştirilen tercüme faaliyetleri, Doğulu ve Endülüslü İslam filozoflarının gerçekleştirdikleri çalışmalar vasıtasıyla tekrar gün yüzüne çıkan Antik Yunan’ın felsefî mirasından hareketle- ortaya konulmuş ve Batı siyasî aklı tarafından fiiliyata dökülmüştür.

Biz ise bugün hâlâ genel olarak kendi geçmişimizi bilmemekteyiz, ilim ve düşünce mirasımıza yabancıyız, tercüme edilen klasik eserler ilim ve düşünce mirasımız içinde devede kulak mesabesindedir, hâlbuki bizim bugün yaptığımız tartışmalar tarih içinde yapılmış ve neticelenmiştir.

Çağın Firarisi Olamayız, Olmamalıyız

Köleleştirilen, sömürülen, egemenlik altına alınan, dünya sistemi karşısında kafasını kaldıramayan, hatta tarihten silinen bütün toplumlar zillete müstahak olmuşlardır. Örneğin biz bugün Siyah Afrika için üzülüyoruz, doğrudur, peki Siyah Afrika ne yapmıştır, tarihin dışında, çağın firarisi olarak kalmış, boyunduruğu yemiştir. Müslümanlar da aynı akıbete uğradılar. Tarih içinde korkunç şekilde ayıklanan, akıl almaz yöntemlerle yok edilen yahut köleleştirilip sömürülen ne kadar insan topluluğu varsa hepsi bu şekilde davranmıştır.

Yeryüzünde hiçbir toplumun milletler arası mücadelede yer almamak gibi bir şansı yoktur. Beyaz adam tabiatı incelemiş, yasayı çözmüş, formüle etmiş ve diğerlerine boyun eğdirmiştir, yasayı bilmeyenler yasayı bilenlerin önünde paspasa dönmüş, Kur’an’ın ifadesiyle Allah akıllarını kullanmayanların üzerine pislik yağdırmıştır.

Peki, İslamcı “akla” göre Batılının ne yapması lazımdır? Batılı, Afrikalıları sömürmemeli, zencileri köleleştirmemeli, İslam coğrafyasına saldırmamalı, göçmenlere iyi davranmalıdır ve saire… Tabiatı incelemiş, yasayı çözmüş, eline gücü geçirmiş bir kere, dolayısıyla Afrikalıları kabile büyüleriyle oyalansınlar, ellerinde mızrak çıplak vaziyette ormanda yaylada dolansınlar, Müslümanları kendi topraklarında hür yaşasınlar diye kendi hallerine bırakması söz konusu değil, zencilere ve göçmenlere beyaz adamla eşit muamele yapması da. Yani bunların hiçbiri olmayacak, Batı dışı toplumlar akıllarını kullanmadıkları müddetçe köküne kadar sömürülecekler. Petrol bitecekmiş, fark etmez, elmas, altın, bor, kaya gazı, beyaz adam ne bulursa dibine kadar inecek!

Öngörü ya da temenni şu: “Batı dünyayı sömüremez hale geldiğinde…” Batı bilimsel ve teknolojik üstünlüğü elinde tutmakla kalmıyor bu alanlarda sürekli ilerleme kaydediyor, sürekli üretiyor. Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkeler dışında dünyanın geri kalanı -özellikle de Müslüman dünya- böyle devam ettiği sürece Batı diğerlerini bal gibi sömürecek.

Söylediğimiz gibi petrolün bitmesi de önemli değil, örneğin Almanlar hal-i hazırdaki sistemi kapatıp yeşil enerjiye dayalı sistemi devreye soktu, denemesini yaptı, sistem problemsiz çalıştı, şu anda Almanya’nın elektriğinin % 30’u yenilenebilir enerjiden karşılanıyor, bunu bütünüyle yeni sistemden karşılamaları da mümkün.

Peki, petrol bittiğinde Müslüman dünya ne yapacak? Batı sömürüsüne devam edecek, diğerleri üretmediği sürece o üretip satacak, iliğimizi kurutacak! Elbette hiçbir hükümranlık ebedi değil, ancak bu gidişle Batı’nın güçten düşmesi asırlar alır.

Bugün hâlâ asfaltları söküp atları, eşekleri, develeri geri getirmeyi hayal eden, üzerine “az gelişmişlik üstünlüktür” diye slogan atan yahut “uzaya gittiler de ne oldu, ne gördüler” diye konuşanlar var. Bu “akıl” sünnetullah’la kafa bulan “akıl”dır ve böyle devam ettiği takdirde tarihten silinecektir. Zira şu bir gerçek ki, kendini modernize edemeyen toplumlar ya daha fazla köleleşecekler ya da ayıklanıp tarih sahnesinden çekilecekler.

Dolayısıyla modernizm-modernite-modernleşme karşıtlığı adına bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeyi reddetmek yerine bunların yararlı kullanımı üzerinde tefekkür etmek daha doğru olacaktır. Mesele şu ki, zahmetsiz rahmet olmuyor, hemen her işin ister istemez birtakım olumsuz etkileri söz konusu, bunlardan da ancak bir yere kadar kaçılabilir. Bize ne Batı’dan, modern dünyadan, teknolojiden, nükleerden vs. diyen “akıl” bizi her türlü saldırıya açık hale getirir. Kısacası İslam adına az gelişmişliği savunan tezlerin tümü akıl dışıdır, bir; dışarıya hizmet etmektedir, iki. Bu tür tezler bize modern tarım makineleri kullanmak yerine kara sabanla tarla sürmeye devam etmemizi telkin etmektedir, bunun sonucu ise bellidir.

Kendi ülkemiz için konuşacak olursak, tohum, ilaç, silah ve bilgi teknolojileri, Türkiye tarihi tekrar domine etmek istiyorsa bu dördünü yüzde yüz kendisi üretmek zorunda, ötesi yok! Bunu yapabilmek için de öncelikle akla ihtiyacımız var ve bu nedenle çağın firarisi olmak yerine kendimize özgü -kendi kaynaklarımızdan hareketle, kendimizi keşfederek girişeceğimiz- bir modernleşme çabasına ihtiyacımız var. Sözünü ettiğimiz modernleşmenin Batı’ya öykünmekle ya da Batı’yı taklit etmekle alakası yok, modernleşmeye karşı modernleşmeden söz ediyoruz, yani yaşadığımız çağda bir başkasını taklit ederek değil de, kendimize özgü tarzda yeniden yapılanmış olarak yer almaktan.

Buna mukabil bugün hâlâ tarihin arka odasında yaşayan, akıl dışı “din” telakkisine sahip Müslümanların mevcudiyeti söz konusudur. Allah’la doğrudan irtibat kurabilir miyiz, kuramaz mıyız, trafoya direkt bağlanılabilir mi, bağlanılırsa trafo patlar mı, patlamaz mı, Türkiye’de “din” adına konuşulan meseleler bunlar. Bunların konuşulup tartışıldığı, Allah’ın “trafo” yerine konulduğu yerde birilerinin kendini “Mehdi” ya da “Kâinat İmamı” ilan ederek örgütlenmesi ve darbeye kalkışması sıradan bir iştir, zira zemin son derece müsait. Din’de akıl dışılığın önüne geçilmezse bu “din” telakkisinin bizi götüreceği yer tarihin çöplüğüdür.

Din’de akıl dışılığın taraftarları akıl-fikir yoksunları, menfaatçiler, acizler ve yobazlardır. Birincisi, adı üzerinde akıl-fikir yoksunudur; ikincisi, akıl dışı din telakkisi üzerinden dini ticaret ve siyaset malzemesi haline getirip servet ve makam-mevki elde etme çabasındadır, kendi müntesiplerini kazıklar; üçüncüsü, gücü ve kabiliyeti hiçbir şeyi başarmaya yetmediği için akıl dışılık kalkanının arkasına sığınıp, kendi acizliğini akıl dışı telakki ile örtmeye çalışır; dördüncüsü ise tarihi geriden takip eder, aklı da fikri de tarihin arka odasında kalmıştır, yani yaşadığımız çağın firarisidir.

Bütün Bunların Modernleşmeyle Alakası Ne?

Bütün bunların modernleşmeyle alakası şudur: tarihin geldiği noktada modernleşme kaçınılmazdır. Hüseyin Alan, modernizme göre geleneğin ilkelliği, teknik ve toplumsal geriliği, mite-büyüye-rüyaya dayalı bilgi sistemini temsil ettiğini, karanlık olduğunu, örgütlenme ve yönetimde zorbalık anlamına geldiğini, barbarlık, kölecilik, iletişimsizlik ve irrasyonalite olduğunu söylerken bir noktayı gözden kaçırıyor ki o da şudur: Batı’daki gelenekte tam olarak böyleydi ve işin kötüsü âlemin bu yakasındaki muharref gelenekte de -ki sahih geleneğimizle alakası yoktur- böyledir.

Batı kendi muharref dininden kaynaklanan problemlerini çözdü, biz ise hak dinin mensupları olarak muharref “dinî” algıdan kaynaklanan problemlerimizi bir türlü çözemiyoruz derken kastettiğimiz şey tam olarak budur.  Mesela Avrupa’da politik amaç gözeterek “Dün gece Aziz Petrus’u rüyamda gördüm, bana şöyle söyledi…” deyip halka istikamet biçmeye kalkışan birine hiç kimse itibar etmez, yani Avrupalı politik alana ilişkin karar verirken bu tarz yaklaşımlara şans tanımaz, rasyonel hareket eder. Bizde ise rüyada görülen veya zuhuratta ortaya çıkan Peygamber, Gavs, Şeyh vs. cemaatin kime oy vermesi gerektiğine kadar her şeyi söyler. Bu doğrudan akıl-fikir meselesidir, aklı kıt “dindar” devamlı surette ötelerden bir işaret bekler, bir nevi şizofreni vak’ası söz konusudur. Bu “din” telakkisi Müslümanları tarih dışına itmiştir. Nasıl olsa bir işaret gelecektir, gelmezse de gelmiş gibi yaparsınız!

Dolayısıyla insanlığın üzerine koya koya geldiği bu noktada, tarihin bu anında, özellikle âlemin bu yakasında aklın iş görmediği, insan kalitesinin dibe vurduğu bu zaman diliminde, İslamcı bir yaklaşımla, modernleşmeyi tümden reddederek, küçük bir çocuğun eline silah vermekten farksız bir biçimde ve tarihte geri dönme arzusuna tekabül edecek şekilde -ki mümkün değildir-, her ne kadar dile getirilmese de ortaçağ teokrasisine denk düşen -düştüğüm kayıtlara dikkat!- bir “din devleti”, “dinî yönetim” ya da “dinî düzen” talebiyle ortaya çıkmanın son derece tehlikeli olduğu aşikârdır.

Modern dünyadan şunu öğrenmiş olmamız icap eder: herhangi bir kimseye ait şu veya bu “dinî yorum”un, falan üstadın, filan şeyhin-pîrin-mürşidin, herhangi bir grubun-tarikatın-cemaatin devlet üzerinde etkisi, devlet yapılanmasında yeri olmamalıdır; devlet belli bir hiyerarşi dâhilinde usûlüne uygun şekilde işlemesi gereken bir yapıdır, devlet idaresinin kendine özgü gerekleri vardır, önüne gelen İslamcı grup, örgüt, tarikat-cemaat palazlanıp devlete hâkim olmaya kalkışırsa evin yolu bulunmaz!

Bu bahiste son olarak söyleyeceklerim şunlardır:

Kitle iletişim araçları vasıtasıyla, her kafadan bir ses çıkacak şekilde, her hafta, her gün, her saat din-diyanet tartışması pompalanmasından size ikrah gelmedi mi? Dinin ticarî ve siyasî açıdan hor ve kötüye kullanılan bir malzeme haline getirilmediği bir ülkede, aklı ve vicdanı hür insanlar olarak yaşamak istemiyor musunuz? Ticarî ve siyasî malzeme haline getirilmiş “din”, “din” diye pompalanan kafadan gayrimüsellah şahsî yorumlar ve süre gelen kerameti kendinden menkul din-diyanet tartışmaları Türkiye’de dindarlık düzeyini sıfırın altına indirdi.

İslamcılığın Moderniteye Ait Olduğu Gerekçesiyle “Ulus-Devlet”i Reddi 

İslamcılık, Türkiye’de moderniteye ait olduğu gerekçesiyle ulus-devleti, bireyciliği ve sekülerizmi devamlı surette reddede geldi. Kuşkusuz bunda dünyanın nerden nereye gelmiş olduğunu idrak edememenin, meseleye yanlış yerden bakmanın, en önemlisi de -özellikle sekülerizmin ifade ettiği anlam hakkındaki- bilgi eksikliğinin rolü büyüktür.

Burada şu kadarını söylemekle yetineceğiz ki İslamcıların “ulus-devlet” dedikleri şey Millî Devlet’tir. Küreselleşme kapitalizmin Kızıl Elma’sıdır ve en basit tanımı şudur: ürünlerin, kültürlerin, düşünce ve dünya görüşlerinin serbest dolaşımından ya da alışverişinden doğan bir uluslararası bütünleşme süreci. Yani din-millet ve saire önemli olmayacak, 7,5 milyar insan “bütünleşecek”, güle oynaya alacak satacak, hikâye budur.

Millîliğin yerine ikame edilmeye çalışılan dünya vatandaşlığı, evrensel insanî değerler, kozmopolitizm, vatansızlık ve saire tamamen küreselleşmenin selameti için var. Türk Milleti’ne, Türk vatanına, Türk bayrağına bağlı olmayı zül addeden kozmopolitlerin -ki İslamcıların içi boş ümmetçiliği ile Solcuların enternasyonalizmi ve bu ikisinin vatansızlığı tam olarak kozmopolitizmdir- bizi götürmek istedikleri yer de burasıdır. Bütün plan İslamcıların “ulus-devlet” dedikleri Millî Devlet’i dağıtıp, ülkeyi tastamam açık pazar olacak şekilde küçük parçalara ayırmaktır. Kısacası millî olmamız icap eder, tek direniş ve kurtuluş yolu budur!

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

Atilla Fikri Ergun:

1974 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 1995’te yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. Beyan, Gülistan, Değirmen, Basiret, Terkip ve İnşâ, Yılkı dergilerinde ve İslamî içerikli çeşitli İnternet sitelerinde 350’yi aşkın makale yazdı. Çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde söyleşileri yayınlandı. 2009 yılında Mehmet Akif Genç müstear ismiyle Beyan Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaptı. Özgün Duruş Gazetesi’nde Yayın Editörlüğü görevinde bulundu ve haber-analiz yazıları yazdı. Ayrıca Ali Bulaç’la özel olarak çalıştı. 2010 yılında Adilmedya.com’un Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaptı, aynı zamanda 2011 yılına kadar İnşa Yayınevi’nin editörlük görevini üstlendi. An itibariyle Yılkı dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

Yayınlanmış kitapları: İlk Adım: Oku (Alâk Suresi Tefsiri), Temmuz 2005 (Bu ortak çalışma, 60 sayfalık bir risale olup yazarın kendisi tarafından bastırılmıştır); Kur’an Kıssaları -1- (Bahçe Sahipleri Kıssası), Çıra Yayınları, Temmuz 2009; İsyan Yazıları (İtaat Kültüründen İsyan Kültürüne), Ozan Yayıncılık, Mart 2011; Modern Çağda Putperestlik (Kapitalizm), Kibele Yayınevi, Ekim 2011; 21. Yüzyılda İslâm ve İslâmcılık (Modernizm, Tarih-Kültür-Gelenek: İki Arada Bir Derede), Kibele Yayınevi, Mart 2012; Risâle (Düşünceden Siyasete; Karanlığın Sonu Aydınlık), Kibele Yayınevi, Kasım 2012; Tefsiru’l Büşra (İyi Haber Kur’an, Nüzûl Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Vahyin İlk Yılları), Kibele Yayınları, Mart 2013; Modernist Saldırı & Gelenekçi Direniş (Tasallut Çemberi Altında Cansiperâne İslâm Yazıları), Fikir Teknesi Yayınları, Temmuz 2015; Modernleşme Girdabında Medeniyet Arayışı -Bir Huruç Teşebbüsü-, Fikir Teknesi Yayınevi, Kasım 2015; Millî İslâmcılık İthal İslâmcılığa Karşı -Hesaplaşma-, Kibele Yayınları, Mayıs 2016

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s