Açık Görüş / Felsefe-Düşünce / Hârûn Görmüş

Geçmişe Söv(me)mek

gecmise-sövmek

Kur’ân’ın üçte biri, hattâ daha fazlası peygamberlerin hayatlarını ve kıssalarını içeriyor ve bilindiği gibi kıssalar yüzde yüz geçmişle ilgilidir. O hâlde geçmişle bağı koparmak ya da gevşetmek, kıssalarla, dolayısıyla Kur’ân’ın büyük kısmı ile bağını koparmak ya da gevşetmek anlamına geliyor. Kur’ân okumak, bir nevî geçmişi okumak anlamına da gelir çünkü.

“Bunlar, sana “doğru haber” (kıssa) olarak aktardığımız (geçmişteki) nesillerin haberleridir. Onlardan kimi ayakta kalmış, (hâlâ izleri var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerle bir edilmiş, kalıntısı silinmiş)tir” (Hûd 100).

Modern zamanlarda insanlar geçmişe karşı aşırı bir alerji duymaya, bugünün dünyasında geçmiş ile ilgili kavramlar sövgünün konusu olmaya başlamıştır. Geçmişten bahseden herkese gerici-yobaz-câhil gibi suçlamalarda bulunulmakta ve modern olmamak neredeyse bir suç gibi, bir günah gibi telâkki edilmeye başlanmıştır. Modern zamanların hazzını yaşayan ve bundan son derece memnun olanlar için bu durum normal olarak gözükebilir. Zîrâ onlar mevcut dünyânın modern hazlarını yaşamanın verdiği orgazm hâli ile günlerini gün etmekteler ve dünyânın aç-susuz, sefil-perişân hâldeki insanları umurlarında bile değil.

Fakat bu duruma müslümanların bir kısmı da katılıyorlar ve geçmişten tiksinti duyuyorlar. Modernizm ile o kadar büyülenmiş durumdalar ki, mevcut kötü durumlarını modernizmle kıyaslıyorlar ve eskiye olan bağlılığı hem kötü hem de yanlış buluyorlar. Artık geçmişe kıyasla değil modernizme kıyasla ve modernizm-merkezli okumalar, düşünmeler ve yorumlamalarda bulunuyorlar. Fakat ortaya net çözümler koyamıyorlar. Geçmişten alınan ilhamla müslümanların huzûra eremeyecekleri, bu nedenle de modern okuma, yorum ve eylemlerle durumlarını düzeltecekleri zehabına kapılıyorlar. Zulüm-acı-feryat ayyuka çıkıyor modern-merkezli İslâm anlayışı ile birlikte.

Hâlbuki Kur’ân’ın üçte biri, hattâ daha fazlası peygamberlerin hayatlarını ve kıssalarını içeriyor ve bilindiği gibi kıssalar yüzde yüz geçmişle ilgilidir. O hâlde geçmişle bağı koparmak ya da gevşetmek, kıssalarla, dolayısıyla Kur’ân’ın büyük kısmı ile bağını koparmak ya da gevşetmek anlamına geliyor. Kur’ân okumak, bir nevî geçmişi okumak anlamına da gelir çünkü.

Geçmişle bağı koparınca, Kur’ân’ın nerdeyse yarısını oluşturan kıssalar bu durumda ne olacak? Bir değeri yok mudur bu anlatılanların. Çünkü geçmişi anlatıyor. Yine Kur’ân’da meselâ “İdris’i de an” denmektedir. İdris’i anmak, geçmişi anmak değil midir? İdris’i anmak, geçmişe dönmek demektir. Kişiyi binlerce yıl öncesine dâvet edip götürür ve oradan bir ders alınmasını ister Kur’ân.

Hem biz neden geçmişe dönmeyelim ve geçmişle bağımızı koparalım ya da gevşetelim? Bizim geçmişimiz “Batı” gibi karanlık değildir ki. Bir medeniyet vardır bizim geçmişimizde, bir kültür, vicdan, merhâmet, sanat, dil, ses, söz, devlet, millet üretmiştir. Bir nûr olmuş ve dünyâyı aydınlatmıştır. Bizim geçmişimiz Batı’nın geçmişi gibi değildir. Onların geçmişi bir dogmadır ve onlar dogmaya sövmüş ve onu yıkmışlardır ama maalesef yerine modern şeklinden başkasını da getirememişlerdir. Vahiy-merkezli değildir zîrâ. Geçmişi de yenisi de şimdisi de vahiy-merkezli değil, insan-merkezli olduğundan, her iki dönemde de zulüm üretmiştir, üretmektedir.

Abdrurrahman Arslan şunları söylemektedir:

“Bizim bugünümüzü kuran kimdir? Biz bugünümüzü şu anki düşüncelerimizle mi kuruyoruz? İstesek de istemesek de geçmişten gelen üzerine bir şeyler konuşabiliyoruz. Bu elde değil, bu bizim kaderimizdir. Her peygamber öncekilerinin izleri üzerine gönderilmiştir. Hâşâ bu, boşa söylenmiş bir söz olabilir mi? O izlerin sürekliliği insanoğlunun târihindeki önemli bir noktadır. Esas düşünülmesi gereken şu: Ya o izler kaybolduğu zaman ne yapacağız? Acaba târihte o izler kaybolmak üzereyken mi peygamberler geliyor? Biz bunların üzerine düşünmedik. O izler her zaman olumsuz mudur? Bizim için bir ışık veremez mi?”

Batı’da modernliğin geleneğe karşı çıkmasını anlıyoruz. Çünkü Batı’da gelenekle dogma özdeştir. Oysa bizde öyle değildir. Bizim dogmamız yoktur. Bizim medeniyetimiz, kültürümüz, vicdanımız ve merhâmetimiz vardır. Bu nedenle bizim geçmişle bir sorunumuz olamaz, olmamalıdır. “Geçmişe sövmek” müslümana yakışmaz bu nedenle. Geçmişe söven Batı, onun yerine daha kötüsünü koymuştur ve “gelen gideni aratır” misâli daha beter bir duruma düşmüştür. Başka milletleri de kendine benzetmek istemesi, bir bakıma psikolojik bir rahatlama amacıyladır. Çünkü bir sorun herkeste olursa güyâ rahatlayacaklar. Fakat kendileri pislik içindeyken diğerlerini huzur içinde görmek istemiyorlar. Onlar geçmişe sövmek sûretiyle bu çirkefliğe düştüklerinden, başka milletlerin de -kaliteli de olsa- geçmişlerine sövmelerini ve kendileri gibi olmalarını istiyorlar ki mevcut çirkeflikleri doğal ve normâl hâle gelmiş olsun. Zîrâ bir çirkeflik herkeste varsa, o çirkeflik daha kolay “doğal olan” olarak kabûl edilebiliyor.

Geçmişe dönmekten bahsetmiyoruz, “geçmişin rûhuna dönmek”ten bahsediyoruz. Bu çağa taşıyacağımız şey, geçmişin fiziki-mekânsal tarafı değildir. Belki bâzı gelenekleri de taşınacak ve diriltilecektir ama asıl taşınacak olan geçmişin rûhudur. Dünyâyı aydınlatan o rûh… O zamânın müslümanlarının dünyâyı aydınlattığı rûh, şimdiki zamânı da aydınlatabilir. Biz geçmişin hiçbir şeyini almasak ve her şeyine sövsek de, rûhunu kötüleme ve rûhuna sövme hakkımız yoktur. Zîrâ o rûh, vahyin, sünnetin rûhudur. O rûhla zamânı yeniden inşâ edebiliriz. O rûhu günümüze taşımak, modernizme sövmek anlamına geliyor. Zâten modernizme sövülmediğinde, İslâmî geçmişe ve o İslâmî rûha sövülüyor, geçmiş “günah keçisi” ilan ediliyor. Böylece rûhunu İslâm yerine şeytandan alan modernizm üzerinden yeni bir modern zulüm başlatılıyor.

Atasoy Müftüoğlu şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Geçmişe kapanıp kalmak ne kadar yanlış ise, geçmişe kapalı kalmak, geçmişi unutmak da bir o kadar yanlıştır.”

İslâm bizden kendisini bugüne benzetmemizi değil, bugünde yaşatmamızı emrediyor. İslâm’ın bu zamanda yaşatılması, İslâm’ı bu zamâna hâkim kılmak anlamına geliyor. Tabii bunun bedelleri var ve bu bedelleri ödemekten kaçınıldığında “yaşamak” yerine “benzemek” öne çıkartılıyor ve ilkeleştiriliyor.

Geçmişin bir geleneği var ve o gelenek, dünyâya hâkimiyet kuran İslâm geleneğidir. Kur’ân ve sünnetle uyuşmayan ve hattâ aykırı olan taraf zâten “gelenek”tir, yâni İslâm’ın geleneği değildir ki! O hâlde geleneği de ayırmak, İslâm geleneğini oluşturan rûhu idrâk edip hissetmek gerekir. O idrâk ve his ile bu zamânda da bir bilgi-bilinç-eylem-devlet-medeniyet sürecine girilmelidir. İhtiyâcımız olan şey, geçmişin tozu toprağı değildir. Geçmişin rûhudur. Tâ “en geçmiş”ten gelen İslâm rûhudur. Vahyin ve sünnetin rûhu.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş akilvefikir.org

Reklamlar

One thought on “Geçmişe Söv(me)mek

  1. Ağaç kök gövde dallar ve yapraklar ve nihayetinde meyvesi ile bir bütünlük ifade eder. Köksüz bir ağacın yaşama şansı yoktur. İşte insan da kökleriyle (geçmişiyle) hayata tutunur. Önemli olan geçmişin iyi ya da kötü her unsurundan şu an ve gelecek için Allah’ ın yol göstericiliğinde güzel ilkeler çıkarıp bunlara göre yaşayabilmektir

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s