Din / Emeği Geçen Yazarlar / Felsefe-Düşünce / Osman Yavuz Lehari

Kötülük Problemi ve İyilik Duygusu

kotuluk-problemi-ve-iyilik-duygusuYaşam içindeki kötülükler insanın özünde ilahi hitaba yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır. Kötülükler insanın iyiliğe eğilimli vicdanından ve erdem duygusundan kopuşunun bir sonucudur.

osman-yavuz-lehariİyi ve kötüyü takdir, Kur’an ölçülerine göre kötüyü tanımakla mümkün olur. Akıl ve duygular iyinin iyi, kötünün kötü olduğuna tanıklık eder. Herhangi bir şey doğası ve sonuçları gereği kötü olduğu için ilahi hitap onu ‘kötü’ olarak niteleyip hudûdullah dâhiline almış olabilir; herhangi bir şey de, doğası, işleyişi ve sonuçları gereği ‘iyi’ olarak nitelendirilip ahlaki görevler kapsamına alınmış olabilir.

Kötülük problemine dair meselenin Allah’la ilgili kısmı hakkında tatmin edici açıklamalar yapmak, beşer olmamız hasebiyle zor. Meselenin yaratıcının iradesine dair boyutunda sebep-sonuç ilişkisi ve ‘Neden?’ sorusu işletilemez. Rab, kötülüğü görece özgürleştirmekle ne hedeflemiştir, onca kötülüğün işlenmesine, onca zalimin hüküm sürmesine neden görece izin verilmektedir tamı tamına bilemiyoruz.

Gök cisimleri doğru düzgündür, bitkiler ve hayvanlar, insanın yaşamını sürdürebilmesi için istifadesine sunulan bütün nimetler doğru, düzgün, dengeli, ahenkli bir biçimde varlıklarını sürdürmektedirler. Varlık katmanlarının oluşumunda ve kendini sürdürmesinde, yani kâinatın ve hayatın oluşumunda ve kendini sürdürmesinde başat olan ilke güzellik, güvenlik ve dengedir.

Secde Suresi 7. Ayette ”O’dur ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı” denmektedir. Allah, doğru, güzel ve yerli yerinde yaratır. Fahşanın ve münkerin, fitnenin ve fesadın ortadan kaldırılmasını, dinin Allah’a özgü kılınmasını, vahye özgün temellendirilmesini, böylece yaşamda yürürlükte olmasını ister. Bu bağlamda hayr ve şerr ile sınanmaktayız. Kulların görece özgür iradeleriyle tercih ettiği kötülüklerden, şirk ve zulümden, küfür ve cahiliyyeden Rabbimiz razı olmaz. İlahi hitap, toplumların doğal afetlerle cezalandırılmasından söz eder. Bu varoluşta asli/ana unsur değildir, kötülük toplumunun paralelinde gelişen arızî bir durumdur.

Dediler ki, “Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken, orada bozgunculuk edip kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” Rabbin ise, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” buyurmuştu.” (Bakara 30)

“Kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn/Ben sizin bilmediğinizi bilirim”; beşer olarak ilmimiz her şeyi kuşatmış değildir.

Kötülük odaklarının egemenliğine dair Hz. Musa’nın sorgulaması ayetleştirilmiştir:

“Musa, ‘Rabbimiz!’ dedi, ‘Sen Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına bu fani hayatta muazzam bir haşmet ve onca mal mülk bahşettin. Rabbimiz! Onlar bu imkânları senin yolundan insanları saptırmak için kullanıyorlar. Rabbimiz! Onların mallarını mülklerini yok et, kalplerine de darlık ve sıkıntı ver. Belli ki onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler.” (Yunus 88)

“Allah da Musa’ya şöyle buyurdu: İkinizin duası kabul olundu. Siz dosdoğru yolda sabır ve sebat ile yürüyün, bilmeyenlerin yoluna uymayın.” (Yunus 89)

“festekîmâ ve lâ tettebi ânni sebîlellezîne lâ ya’lemûn”; vahyin rehberliğinde dosdoğru olmak, bilmeyenlerin yoluna uymamak, kötülükle mücadelede bize kuvvet katan bir motivasyondur. Firavun’un siyasî kötülükleri karşısında dosdoğru olmak, bilmeyenlerin yoluna uymamak talimatından hareketle şunu söylemek mümkün: Yıkıcı kötülüklerin kaynaklarından biri de zulüm rejimleridir, buna karşı temel vasfımız ahlaki karakter taşımak olmalıdır.

Egemen rejime karşı Tevrat’la cihat etmiş olan Hz. Musa’nın salih bir kul ile yolculuk yapması, hayat ve hakikat yolunda bazen bize şerr gibi gözüken hususların arka planında hayırlar olabileceğini öğreten bu yolculuk, Kehf suresinde anlatılmaktadır. Bazı şeyleri bilemiyoruz; Rabbin bilgisi ise kuşatıcıdır. “Yüce Allah, insana neden kötülük yapabilme özgürlüğü vermiştir?” sorusuna şu cevaplar verilmiştir:

1) İnsanın iyi ve kötü zıt kutuplarında gelişmesi ve olgunlaşması söz konusudur. İnsanın özgür irade ve tercihi vardır. İyi ve kötü ekseninde tercihte bulunarak gelişebilir. Nefsin tekâmülü için kötülüklere görece bir özgürlük verilmiştir. Allah, doğrunun seçilmesine müdahale ederse yaratılanlar özgür olmayacaktır. Dolayısıyla ahlakî iyinin mümkün olduğu bir dünya yaratmak için Allah’ın ahlakî kötülüğün de mümkün olduğu bir dünya yaratması gerekir…

2) İnsanın duyu organlarının kapasitesi basireti, ilmi, fikri, sezgisi sınırlıdır; Rabbin ilmi ise sınırsızdır ve her şeyi kuşatmıştır. Sınırlı bir deneyime ve bilgiye sahip olan varlık, sınırsız kudret ve kuvvetin kötülüklerin cereyanına izin vermesini ancak kendisine bildirilenler çerçevesinde anlayabilir. Henüz beynin nasıl yapılandırıldığını analiz edememiş olan insanın bu meseleyi ilmi olarak kuşatması en azından şimdilik mümkün görünmemektedir.

3) Kötülük iyilikle anlamlı bir karşıtlık oluşturur. Yaşam karşıtlarıyla temellendirilmiştir. Sıcak ve soğuk, sevgi ve nefret, bilgi ve cehalet, doğru ve yanlış, iman ve inkâr, cennet ve cehennem, iyi ve kötü, korku ve güvenlik gibi… Yaşam görece karşıt kutupları ile seyir halindedir.

4) Hristiyan teolojisinde Tanrı tasavvuru salt sevgiye dayanır. Oysa Tanrı, hakikati inkâr edenlerden, kötülükleri genel karakter haline getiren toplumlardan doğal afetler yoluyla intikam alabilir.

Allah’ın kötülük konusunda insan soyuna görece özgürlük vermesi/tercih alanı açmasına dair biz, ‘bizim ilmimiz ve duyu alanlarımız sınırlıdır, bizim bilmediğimizi Rabbimiz bilir, biz emrolunduğumuz gibi dosdoğru olur, bilmeyenlerin yoluna uymayız’ yaklaşımını benimsemekteyiz.

Meselenin insana bakan tarafına dönersek;

Kötülükler insanların yanlış düşünce ve davranışlarının sonuçlarıdır. İyiliklerin ikame edilmemesi insan benliğindeki kötülüklerin karakter haline gelmesinden ileri gelmektedir.

Kötülük nedir? İnsana kendini kötü hissettiren haldir. İnsana zarar veren söz ve fiildir. Yalan, gıybet, faiz, fuhuş, kumar, emek sömürüsü, servet biriktirmek/kenz etmek/istiflemek, her masaya farklı yüzle oturmak, maske takıp rol yapmak kötüdür. Haksız yere insan öldürmek, sözleşmelere riayet etmemek, hırsızlık, iftira, kibir, haset, suizan, alkolizm, riya, aldatma, kalbin katılaşması, zulüm…

Yaşam içindeki kötülükler insanın özünde ilahi hitaba yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır. Kötülükler insanın iyiliğe eğilimli vicdanından ve erdem duygusundan kopuşunun bir sonucudur.

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu/fücuru ve kötülükten sakınma yeteneğini/takvasını ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir; onu kirletip kötülüklerle örten ise kayba uğramıştır.” (Şems 7-10)

“Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!” (Abese 17)

“Doğrusu insan hırslı, aceleci, açgözlü yaratılmıştır.” (İnsan 19)

“ve kânel insânu acûlâ/Ve insan acelecidir” (İsra 11)

“ve kânel insânu gatûrâ/İnsan çok cimridir” (İsra 100)

“innehû leferihun fehûr/Şüphesiz o, şımarık ve böbürlenendir” (Hud 10)

“Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yapıp etmelerinin sonucudur; O, birçoğunu da affeder” (Şura 30)

Varlık ve oluşta egemen kavram yahut ilke, güzellik ve düzendir. Kâinatta, varlık katmanlarında her şey yerli yerindedir, yanlış bir nesne, yanlış bir varlık yoktur. Yanlış fikirler, yanlış duygular, yanlış insan tipi vardır. Özünde kötülüklerin kaynağı egosunun, dürtülerinin esiri olmuş problemli insan tipidir.

Kur’an’ın tasvir ettiği insan, iyiliğe, doğruluğa ve güzelliğe olduğu kadar kötülüğe ve çirkinliğe de eğilimli bir yapıda yaratılmıştır. İnsanı ve hayatı bu bağlamda kendi bütünlüğü içinde idrak etmek ve değerlendirmek gerekir. Benlik/nefis tamı tamına kötülükten ibaret olan, nefret edilesi bir şey değildir. Kötü olan, insanın süflî dürtülerini huy haline getirmesi ve başkalarına zarar vermesidir. Toplum içinde yaşanan adaletsizliğin, insafsızlığın, yozlaşmanın nedeni, vahyin mesajını tanımayan, benliğini eğitmek için gerekli çabayı sarf etmeyen, samimi davranmayan insanın kendisidir.

Kötülük, sapkın bir arzu ve istenç, tepki ve karar zemininde açıklanabilir. Kötülüğün kaynağı bencilliktir. Para ve sahip olma hırsıdır. İnsanın kötülük etmesinin kaynağı cehalettir, yanlış düşünce biçimidir. Diplomalı, sözüm ona eğitimli insanlar da kötülük yapabilirler ve yapmaktadırlar. Onca işkenceye, kamu malı talanına, sömürüye, işgale eğitimli devlet memurları araç olmaktadır. Zira korkunç eylemlerin sahipleri her zaman korkunç kişiler değildir; bunlar son derece ‘kibar’ ve diplomalı da olabilirler.

CIA işkencecileri, İngiliz Sömürge Bakanlığı’nda çalışan memurlar, faizci-tefeci banka memurları kesinlikle iyi birer koca ve baba olabilirler, devletin bekası için işkence yapan bir devlet memuru-polis kendi içinde mutlu bir evlilik yaşayan beyefendi biri olabilir. Lakin bu kişiler aynı zamanda maaş, mesleki statü veya çıkar kaygısı ile devletlerin işlediği kötülüklerin aracı-aleti durumdadırlar.

Kelâm sahasında hüsn/güzellik ve kubuh/çirkinlik meselesi etraflıca tartışılmıştır. Felsefedeki iyi ve kötü, doğru ve yanlışın karşılığıdır. İyi ve kötü nedir? İyinin iyi, kötünün kötü olduğuna dair ölçü nedir? Ölçüyü kim belirler? Akıl iyi ile kötüyü bilebilir, bu ikisini birbirinden ayırabilir mi? İyi ile kötü doğası gereği bellidir. Akıl ve duyular bunu bilebilir, tanıyabilir, tanımlayabilir. Vahiy bu bağlamda rehberlik eder ve ceza-i müeyyidesini belirler. Yani iyi ve kötü bizatihi öyle oldukları için vahiy de bunların böyle olduğunu bildirmiştir.

Salt aklın yetersiz kaldığı hususlarda vahiy-akıl bütünlüğünde kötüyü anlamak ve anlamlandırmak gerekir. Örneğin domuz eti yasaktır, kötüdür. Akıl ‘Neden yasaktır?’ sorusunu sorarak çeşitli cevaplar verebilir. Kötü olarak niteleyen vahiydir, örneğin hırsızlık, emek sömürüsü, hile, faiz yalan, dedikodu, arkadan çekiştirme kötüdür; akıl ve duyular bunların kötülüğüne tanıktır. Dinden bağımsız olarak akıl yine bunların kötü olduğuna tanıktır. Akıl-fıtrat bütünlüğünde insan kötülüklerin kötü olduğuna, iyiliklerin iyi olduğuna tanıklık edebilir. Mü’min iyinin iyi, kötünün kötü, helalin helal, haramın haram olduğunu vahiy-akıl uyumluluğu veya bağlantısıyla bilir.

Akıl nedir, ne anlama gelir? Akıl ”akale, ya’kılu” fiilinin mastarıdır, ‘engellemek, bağlamak, alıkoymak, kayıt altına almak’ gibi bir anlam kümesine sahiptir. Kendisiyle bir şeyin bağlanmış olduğu bağ/ip anlamına gelen ”el-ıkal” kelimesi de “akl” kökünden türemiş olup ”İp ile devenin ayağını bağladı” anlamına gelmektedir. ‘Akıl’ kelimesinin kök anlamı ‘bağlamak, alıkoymak’tır. Bu sebeple akıl, Rabbin mesajı ile bağ kurmak, ona bağlanmak, insanı bu anayoldan saptıracak, onu kötülüklere, çirkinliklere götürecek şeylerden engellemek zorundadır. Akıllı kişi takva üzere yaşam sürendir, nefs tezkiyesinde ve kulluk ödevlerinde sebat edendir… Kur’an’a göre akleden kimse Allah’ın mesajına/vahye bağlanan, onunla bağ kuran kimsedir.

Kuru rasyonalizm, dolayısıyla materyalizm ise özne-nesne ayrımıyla Tanrı’nın mesajından bağını koparan “aklı” temsil eder. Bu “akıl” formu, iyinin iyi, kötünün kötü olduğunu sebep-sonuç ilişkisi yoluyla anlayabilir.

Kur’an’da akıl, salt araç olarak değil, uygulama, iş, görev, yani fiil olarak geçmektedir, sebepleri sonuçlara bağlama, vahyin mesajı ile bağ kurma noktasında işlevselliği vardır, tefekkür, fikir, nazar, ilim, anlamak, tahlil etmek gibi zihnî etkinlikleri içerir. İnsanın sebep-sonuç ilişkileri arasında bağ-bağlantı kurma gücü olan akıl, insanı, tabiatı, iyi ile kötüyü tanıyacak kudrettedir.

Kötülüğün kaynağı egosunun esiri olmuş insandır ve fakat kötülükler hep kötü niyetle yapılmaz. Sırat-ı Mustakim’den sapmaların bir kısmı iyi niyetlerle, daha çok sevap almak için, sözde iyi niyetle yapılan kötülüklerdir. Örneğin Allah’ın kulu ve Resulü olan insanları “O’nun oğlu ve ortakları” konumuna getiren sapma, resulleri “övmek ve yüceltmek” adına ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Allah’ın hakkında hiçbir talimat vermediği ruhbanlık, “O’na iyi kul olmak” amacıyla üretilmiştir.

Hâlbuki tevhid, kişilerin iyi niyetleriyle değil vahyin ölçülerine sadakatle ayakta durur. İnsanlar “iyi niyetle” başımı sokacağım bir evim olsun diye faizli kredi kötülüğüne bulaşırlar, “iyi niyetle” bir devlet memuru, ailem mağduriyete uğramasın diye amirine kul-köle olur, zulme aracılık eder.

İyi nedir? ‘İyinin mahiyeti nedir?’ sorusu, ahlak felsefesinin çetin tartışmalarından birini teşkil eder. İyi, güzel ve doğru huylardır, bunlardan oluşan mizaçtır, bunların davranışlara yansımasıdır, akla, ahlaka, İslam’a uygun yaşamdır, bunun sonucu olarak insanda ve toplumda oluşan güzel duygulardır, faydadır, erdemdir, güzelliktir. Erdemli insan, iyiliği hayat içindeki ilişkilerine yansıtır. Dolayısıyla iyinin potansiyel zemini erdemdir, ahlakdır, erdemli insan olmaktır. Yani iyi olmak, erdemleri birer huy olarak içselleştirmiş, tercih ve eylemlerinde ahlaken doğru olanı seçebilecek kabiliyette bir kişi olmaktır.

“Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz, her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmran 92)

“inne’l-hasenâti yuzhibne’s-seyyiât/Kuşkusuz iyilikler kötülükleri giderir.” (Hud 114)

“İyiliğin karşılığı, yalnızca iyiliktir/Hel cezâu’l-ihsâni ille’l-ihsân” (Rahman 60)

“Sabretmelerinden dolayı onlara ödülleri iki kat verilecektir. Onlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan bağışta bulunurlar.” (Kasas 54)

“Ey iman edenler, vahyin haram kıldıklarından sakının ve korunun, dürüst ve doğru kimselerle beraber olun” (Tevbe 119)

“Kim bir iyiliğe aracılık ederse ondan bir payı olur; kim de bir kötülüğe aracılık ederse onun da bundan bir vebali olur; Allah ise her şeyi görüp gözetmektedir” (Nisa 85)

“ve teâvenû alâ’l-birri ve’t-takva/Ve iyilik ve takva hususlarında yardımlaşın” (Maide 2)

İyilik, aşırılık ve eksiklikten uzak eylemlerle gerçekleşebilir; itidal, yani orta yol üzere… Ne gereğinden fazla aşırılık ne gereğinden fazla azlık; yani iyi, bir tür denge halinin yansımasıdır. Neye, kime, hangi ölçülere göre orta yol? Akıl, duygu ve arzuların İslam’la uyumu içinde olan orta yol… Kötü huylar bir tür nefs hastalığıdır, kalplerdeki hastalığın neticeleridir.

Ahlakın kaynağının akıl, duygular ve din olması bakımından iyilik, akıl, duygu ve din uyumu içinde yaşamaktır.

İyi olmak, iyiliği esas almak, örgütlenmiş kötülüğe karşı bir tür direnme biçimidir. İyilik yapmak, iyilerle, dürüstlerle beraber olmak, insana kendini iyi hissettirir. İyilik bir saflıktır, insanın hamuru iyilik üzerine mayalanmıştır. Bu bakımdan insanda kalıcı tesir uyandırır. İnsan kendine yapılan iyiliği unutmaz, iyilik gören kişi ‘ben de iyilik etmeliyim’ duygusuna kapılır. O iç dünyadaki büyük huzur, iyilik yoluyla oluşur. Bunun için ne çok okumuş olmak ne başarılı olmak ve ne de yüksek mesleki statüye sahip olmak gerekir, hatta çoğu zaman bu özellikler insan egosunda büyüklenmeye sebep olur ve onu iyilik yapmaktan uzaklaşır.

 İnandıktan, istedikten sonra insan iyilik yapabilir; iyi ya da kötü olmak bir irade, bir tercih meselesidir. İyi olma halini, başkalarının iyi olması için vesile olma halini istikrarlı bir biçimde sürdürmek, müşrik karakterdeki kapitalist moderniteye karşı bir dirençtir. Edebiyat ve sanat, insanın iyilik duygularını beslemelidir.

İyiliğin kendisi bizatihi eğitim biçimidir. Yani hem iyilik yapan iyilik yoluyla egosunu eğitir hem de iyilik gören… İyi olmak, iyilik üzere yaşamak, iyilik etmek, bir varoluş biçimidir. İyilikle anılmak insanın duygularına itibar kazandırır. Victor Hugo, ”Kişinin yaşamda en büyük mutluluğu sevildiğini hissetmesinden ileri gelir” diyor. Doğrudur, sevgi ve iyilik duygusunu hissettirmek lüzumludur. Galiba insan darda sıkıntıda kalınca dünyada iyiliğin, iyi insanların azaldığını anlıyor. İnsan ne ekerse onu biçer. Bu ilke, sonuç olarak davranışlarda ve insan ilişkilerinde de geçerlidir. İyilik eken iyilik, kibarlık eken kibarlık biçer. İnsan, söz ve iradeye bağlı davranışlarıyla, tercihleriyle, kararlarıyla, amaçlarıyla, arzularıyla, beklentileriyle yorumlanır.

İyilik yapmak, iyiliğe aracı olmak durumunda böbürlenmemek, başa kakmamak lüzumludur. Bir şair ve mütefekkir -haklı olarak- ”Başa kakılan iyilik daima hakaret yerini tutar” diyor. İyilik yapmak ve fakat iyilik yaparken büyüklenmemek, başa kakmamak önemlidir. İnsan, hakikat ve hikmet, sevgi ve iyilik, fikir ve emek, ahlak ve disiplin ile mayalanır.

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir; gerçek manada asıl iyilik, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve resullere iman etmek, sevdiğiniz mallardan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardıma ihtiyaç duyanlara ve boyunduruk altında bulunan esirlere vermek, namazı eda etmek, zekâtı vermektir; yine gerçek manada iyilik, söz verdiğinde sözünde durmak, özellikle darlık, sıkıntı ve hastalık ve savaş gibi zor zamanlarda direnç ve sebat gösteren kimselerin ortaya koydukları erdemli davranışlardır; iman ve iyilik iddiasında/davasında samimi olanlar işte bunlardır, Allah’a itaatte duyarlılık ve sorumluluk sahibi kimseler de yine bunlardır.” (Bakara 177)

Ne batıya, ne doğuya bağlıyım; bize bağlıyım, kendilerine vahiy nimeti verilen resullerin yoluna bağlı olmaya çalışan biriyim. Batıya bağlı değilim, çünkü Batı medeniyeti insan yaşamını sadece haz ve maddi değere indirgeyerek insan benliğini yaratıcıya yabancılaştırmaktadır. Doğuya bağlı değilim, çünkü Doğu medeniyeti yaratıcının yeryüzü ayetlerini, insan duygu ve davranışlarını okumaktan, varoluşun sebep-sonuç ilişkilerini okumaktan, berrak tevhid inancından, sosyal adaletten, ahlakî faziletlerden uzaklaştı…

Nimet verilenlerin yolu ise, vahiy-akıl ekseninde, kulluk görevlerine odaklanmak ekseninde, kelimenin en geniş anlamıyla ahlakî bir benlik sahibi olmayı öngörür. Dolayısıyla iyilik, ne batıya ne de doğuya yönelmektir; iyilik, vahyin rehberliğinde ahlakî değerlere sahip olmaktır.

Osman Yavuz Lehariakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s