Açık Görüş / Din / Hârûn Görmüş / Siyaset / Uluslararası Siyaset / Yorum-Analiz

Batı’nın Derin Korkusu

batinin-derin-korkusuBatı, başta bölgedeki insan-ı kâmil potansiyelini ezmek istemekte ve tüm çalışmalarını bu minvâlde yapmakta, bu uğurda sürekli olarak insanları maddî-mânevi sömürüye tâbi tutmaktadır ki dirilişi ve medeniyeti başlatacak olan potansiyel açığa çıkmasın.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Mısır, Sûriye, Irak, Arabistan, Yemen, Îran, Afganistan, yâni şöyle bir genellersek; Akdeniz havzası, Arap yarımadası ve Mezopotamya çevresi, medeniyetlerin beşiğidir. İlk devlet-medeniyet-kültür bu bölgede ortaya çıkmıştır (Akad-Sümer-Bâbil-Asur). Bu bölgede gelişen devlet-medeniyet anlayışı, peygamberler de bu bölgeden çıktığı için -her ne kadar tahrif edilerek bozulmuş olsa da- ilâhi yanları da olan bir bilgiye, şuura, eyleyişe sâhiptir. Bu durum zamanla bu bölgenin karakteri hâline gelmiştir. Tâbir-i câiz ise ilim-kültür ve medeniyet bu bölgenin taşına toprağına işlemiştir.

Medeniyet rûhu bu bölgede içkindir, dolayısıyla sürekli mevcuttur. Zâten gönderilen peygamberler, tahrif edilerek bozulan ilim ve kültürü sürekli vahiy-merkezli olarak güncelleştirmiş ve düzeltmişlerdir. Bu nedenle peygamberlerin ve bilge kişilerin devamlı surette bu özellikleri barındıran bu bölgeden çıkması son derece doğal ve normâldir. Peygamberlerin hep bu bölgeden çıkmasının ana nedeni bu olsa gerek. Bölge “peygamber çıkarma potansiyeli”ne sâhiptir. Çünkü bölge insanı, İslâm merkezli ilim-kültür-devlet ve medeniyete âşinâdır. Bu âşinâlık, o medeniyeti yeniden ortaya çıkarma duygusu ve arzusunu berâberinde taşıdığından, Allah’ın bu şuura-arzuya sâhip olan insanlar içinden en ahlâklısını, merhâmetlisini, dürüstünü ve temizini peygamber olarak seçmesi normâldir.

Peygamberlerin başlattığı bu hareket, insanlığın tekâmülüne, inkişâfına zemin hazırlar ve medeniyeti (uygarlık değil) başlatır. Bu nedenle “ışık” gerçekten de Doğu’dan yükselir. Bu medeniyetlerin bozulmamış “saf” hâli olan vahiy-merkezli İslam medeniyeti ise bin yıl boyunca dünyâda bir huzur ve barış ortamı sağlamıştır.

Dünyâda iyi ve kötü günler sürekli olarak deverân eder:

“İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın îman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şâhidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez” (Âl-i İmran 140).

Kötülüğün bastırılıp bloke edilmesi için büyük bir medeniyet potansiyeli gereklidir ve bu da ancak İslâm merkezli olabilir. İşte Hz. Âdem ile başlayan ve Hz. Nûh ile yeni bir yola giren İslâm medeniyeti potansiyeli, âlemlere rahmet Hz. Muhammed (a.s.v.) ile birlikte tekrar canlanıp harekete geçerek vicdanları ve eylemleri diriltmiş ve yeni bir dalga başlatmıştır. Bu dalga kısa zamanda dünyânın hemen bütün kıyılarına kadar ulaşmıştır ve başta şeytan olmak üzere şeytanın uşakları olan tağutları ve onların taşeronlarını yer altına inmek ve karanlıklar içinde bin yıl boyunca beklemek zorunda bırakmıştır. Tabii ki şeytanın liderliğindeki tağutlar ve uşakları, yaşadıkları bu karanlığı aslâ unutmamışlardır ve hâlâ o zamanların ürküntüsünü üzerlerinde taşımaktadırlar.

Medeniyetten yoksun olanlar, özellikle dünyânın Batı ve Kuzey-batısı, İslâm medeniyetine karşı bin yıl boyunca bir varlık gösterememiştir. Zâten onların karanlık çağı, İslâm medeniyetinin aydınlığından yoksun olmalarından kaynaklanıyordu. “Karanlık çağ”, Batı’nın karanlığıdır. Zîrâ o sıralarda İslâm her yana ışık (nûr) saçıyordu. Hattâ Batı’nın bir bölümüne bile. Bin yıl boyunca karanlıktan beslenen vampirler, sürekli fırsat kollamışlar fakat köklü ve sağlam temeller üzerine kurulmuş olan İslâm medeniyetini yıkamamışlar ve hattâ sarsamamışlardı.

“O’nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri (tâkipçileri) vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip koruyorlar. Gerçekten Allah, kendi nefslerinde (özlerinde) olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiçbir (biçimde imkân) yoktur; onlar için O’ndan başka bir veli yoktur” (Ra’d 11) âyetinde belirtildiği üzere (sünnetullah gereği) insanların nefislerine uyarak, korumaları gereken şeyleri korumaktan vazgeçmeleri ya da korumada gevşeklik göstermeleri sonucunda -İslâm değil- Müslümanlar gerilemeye başlamış, dirâyetlerini yitirerek medeniyetlerini kaybetmişlerdir. Böylece Batı’nın karanlık dehlizlerinde sıkışıp kalmış olan vampirlere gün doğdu, alıştıkları karanlıkları “modern karanlıklar” olarak dışarıya çıkardılar ve o günden bu yana dünyâ “farklı bir karanlık”la karşı karşıya.

Aslında bu karanlık ışığın yokluğundan kaynaklanan -geçici bir körlük misâli- ışığı gördüğü anda kaybolmaya mahkûm olan yapay bir karanlıktır. Güneşin ziyâsından mahrum olduğu gibi ayın nûrundan da faydalanamaz. Zâten “karanlığa” alışkın olan vampirler güneşin o muazzam ziyâsına ve ayın nûruna katlanamazlar; yok olup giderler. Bu nedenle sûni bir biçimde dünyâyı “aydınlatmaya” çalışırlar. Bunun için milyonlarca sûni aydınlatıcı kullanırlar ki, bunların ömürleri çok azdır; zîrâ ışıkları kendilerinden kaynaklanmaz, dış bir enerjiye (elektrik) bağımlıdır ve bu enerjinin bedeli de insanlara ama en çok da mazlumlara ödettirilir. Şu anda “dünyânın lânetlileri” olarak gösterilen mazlumlar Müslümanlar olduğu için, söz konusu enerjinin bedeli Müslüman insan ve Müslüman coğrafya sömürülerek karşılanmaya çalışılmaktadır.

İşte dünyânın bu karanlık bölgesi (Batı), o görece karanlıkları bir daha yaşamamak için, potansiyel medeniyet bölgesi olan Arap yarımadası (Mekke-Medine) merkezli bölgeyi sürekli kargaşa hâlinde tutmaktadır ki İslâm medeniyeti yeniden dirilmesin, adâletsiz çıkarlarına aykırı bir durum yeniden ortaya çıkmasın, çıkarlarına bir zarar gelmesin. İşte Batı’nın derin korkusu budur: Adâlet korkusu. Hak-hakîkat korkusu. Batı’nın böyle derin bir korkusunun olması gâyet normâldir; zîrâ onlardan önce dünyânın hâkimi Müslümanlardı. Bu nedenle Batı, medeniyet ve “insan-ı kâmil” potansiyeli barındıran bu bölgenin sürekli olarak karmaşa içinde kalmasını istiyor ve bunun için çaba gösteriyor ki insan-ı kâmil öncülüğünde başlatılacak olan İslâm merkezli yeniden diriliş söz konusu olmasın ve böylece sürekli olarak hem bu bölgeyi hem de dünyânın bilgelikle dolu olan Doğu kısmını sömürsünler.

Bu sebeple Batı, başta bölgedeki insan-ı kâmil potansiyelini ezmek istemekte ve tüm çalışmalarını bu minvâlde yapmakta, bu uğurda sürekli olarak insanları maddî-mânevi sömürüye tâbi tutmaktadır ki dirilişi ve medeniyeti başlatacak olan potansiyel açığa çıkmasın. Bu durum Batı için hayâti bir konu olduğundan, merhâmetini de yitirmiştir. Dolayısıyla bu oyalama ve uyutma plânını uygularken, insana yakışmayacak eylemlerde bulanabilmektedir. İslâmî diriliş Batı’nın yıkılışı olacağından, bu dirilişi ne kadar ileriye ve uzağa atabilirse o oranda sûni ve hayvâni hayat tarzını keyifle sürdürebilecektir.

Muhammed Esed, bu konuda şunları söylemektedir:

“Bizim, hayâtımızı soylu İslâm düşüncesinin temellerine göre yeniden şekillendirme çabalarımız, Müslüman olmayan coğrafyada birtakım şüphe ve korkular doğurur ve bu, onların dolaylı veya dolaysız bu ideâlimizin önüne mümkün olan her çeşit engelleri koymalarına sebep olur. Haçlı Seferleri’nden îtibâren İslâm, son derece eksik, kötü bir şekilde Batı’lılara sunuluyor. Öyle ki, İslâm’la ilgili her şeye şüphe ile bakmak -hattâ bâzen ondan tiksinmek- Batı düşünce ve kültürünün geleneksel bir parçası hâlini aldı. Batılılar, İslâm öğretilerinde inançlarının çoğunun kabûl edilmediğini görmekle kalmıyorlar, onlar aynı zamanda İslâm’ı siyâsi bir tehlike olarak da görüyorlar. Asırlar boyunca Avrupa ve İslâm dünyâsını karşı karşıya getiren savaşlarla ilgili hâtıraların etkisi altında kalan Batı’lılar, İslâmi olmayan her şeyi, düşmanlarını töhmet altına alan bir üslûpla İslâm’a nispet ederler.

Bu bakımdan Batılılar, İslâm dünyâsında uykuya dalmış gücü uyandıracak İslâm rûhunun dirilişinden korkuyorlar. Çünkü bu dirilişin Müslüman’ı, Batı’ya karşı yeniden düşmanca tavırlara iteceğinden korkuyorlar. Batılılar, bu muhtemel tehlikeyi savmak için de Müslümanların siyâsi güçlerinin dirilişini önlemek ve İslâm’ın, Müslümanların toplumsal ve kültürel hayatlarında önceden sâhip olduğu yeri almasını önleyebilmek için bütün imkânlarını kullanıyorlar. Batılıların bu hamlede kullandıkları araçlar, yalnız siyâsi alana münhasır değildir. Bu hamle genişleyerek kültürel alanı da içine almıştır. Böylelikle İslâm dünyâsındaki Batı okulları, Müslümanların Batılı eğitim sistemine göre öğretim yapan “millî” okulları yoluyla, toplumsal bir teori olarak İslâm hakkında şüphe tohumları ekiyor. Bu, kız-erkek, yetişen müslüman genç nesillerin kafalarına sistematik bir şekilde yerleştiriliyor.”

Teoman Duralı ise şu tespitleri yapmaktadır:

“Bugünkü düzenin amacı insanı kontrol altında tutmak. Şimdiye kadar kontrol; eğitim, propaganda ve reklâmla sağlandı. Buna lüzum kalmasın isteniyor. Meselâ rejim kurup, Rusya’ya komünizm getiriyor. Sonra öngörülmedik bir kazâ oluyor ve Stalin çıkıyor. İran’da Şah’ı devirmek için İslâmi duyarlılığı kaşıyor; ama Humeyni’yi öngöremiyor. Hitler’i de göremediler. Nasyonal Sosyalizm’in çıkışını ayarlayamadılar. Başlarına püsküllü belâ kesildi. Bu örnekler tekrâr etmesin isteniyor. Bu yüzden de kendi kontrolünde bir beşer istiyor.”

Evet, “ışık”, “nûr”, ziyâ” doğudan yükselir. Batı’dan ise sûni parıltılar çıkar ancak. Zîrâ -cılız istisnâları ayrı tutarsak- gerçek bir aydınlığın bilincinden uzaktır Batı. Peygamberler Doğu’dan çıkar ve bu nedenle merhâmet de Doğu’dan gelir. Devlet-medeniyet (ulus-uygarlık değil) Doğu’da temellenir ve tüm dünyâya yayılır.

Hegel, dünyâda üç çeşit uygarlık tanımı yapıyor: Aydınlanmamış uygarlıklar, yarı-aydınlanmış uygarlıklar, aydınlanmış uygarlıklar. Yarı-aydınlanmış uygarlıklar kategorisine İslâm’ı ve Antik Mısır’ı katıyor. Uzak Doğu’yu aydınlanmamış uygarlık olarak tanımlıyor. Zâten aydınlanmış uygarlık da Batı’dır. Fakat uygarlık ile medeniyetin arasını ayırmak gerekir. Medeniyet Medîne ile ilgili olan, yâni din ile ilgili olandır. Uygarlık gibi seküler değildir. Din bilincine, Allah’a olan borçluluk bilincine sâhip olan hayat şeklidir medeniyet. Bunu, meseleyi din-merkezli idrâk edenler kavrayabilirler ancak. Bu nedenle Batı’nın kendini en üstün, diğerlerini ise ikinci-üçüncü sınıf görmesi, değer ölçüsüyle alâkalıdır ki günümüzde de net bir şekilde görüldüğü üzere, Batı’nın dünyâya kattığı herhangi bir iyilik yoktur. Hâlbuki İslâm medeniyeti, bin yıl boyunca dünyâya ışık saçmış, merhâmet, vicdan, adâlet, hak-hakîkat getirmiş, hayırlara vesile olmuştur.

Uygarlığın Batı dillerindeki karşılığı olan “civilized” kelimesi zâten sivil olanla, layt olanla ilgilidir. Medeniyetin çok daraltışmış şeklidir yâni. Allah-merkezli, din-merkezli olan hayat şekli sekülerizme indirgenerek civilized=sivilize olmuş, yâni insan-merkezli olmuş, akıl-merkezli olmuştur ki buradan bir hayrın çıkması çok zordur. Yâni Batı’ya göre uygar olmak için Allah’tan koparak sivil=civil olmak gerekir. Bu, medeniyetten kopmak anlamına gelir. Medeniyetten kopmak ise Allah’tan ve tüm âlemden kopmak demektir ve bunun bedeli günümüzde de görüldüğü üzere son derece ağır olur.

Yusuf Kaplan, şunları söylemektedir:

“Emperyalistlerin tek derdi, yegâne hedefleri tam da şudur: Bölgenin siyâsî, kültürel, ekonomik ve stratejik açıdan bütünleşmesinin ve müşterek İslâmi geleceğe doğru yürümesinin kesinkes önlenmesi.”

Allah imtihan ve sünnetullah gereği “o günleri” insanlar arasında sürekli deverân ettirir durur fakat Allah karanlıklardan râzı değildir. Aydınlığın, nûrun, ziyânın, vahyin, hikmetin dünyâyı yeniden aydınlatmasını ve insanların mutlu-huzurlu olmasını ister. Bu nedenle peygamberler ve kitaplar gönderir ve başta melekleri olmak üzere her şeyi insanların böyle bir dünyâ kurmaları için seferber eder:

“Allah, suçlu-günahkârlar istemese de, hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir” (Yûnus 82).

“Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi” (Âl-i İmran 147).

“Hani Allah, iki topluluktan birinin muhakkak sizin olacağını vâdetmişti; siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkın ve inkâr edenlerin arkasını kesmek (kökünü kurutmak) istiyordu. O, suçlu-günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu) Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da: ‘Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim’ diye cevap vermişti” (Enfâl 7-9).

“Ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nûrunu tamamlamaktan başkasını istemiyor” (Tevbe 32).

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara vâdetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sâhibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sâhibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s