Açık Görüş / Din / Hârûn Görmüş

Fâiz-Kirâ-Rant

faiz-kira-rant

Zenginler zenginliklerini daha da arttırmak için bu üç şeytâni/tağûti sisteme kilitlenmişken; fakirler/yoksullar da ezilmişliğin verdiği sıkıntıyla bu yollardan geçinme olasılığını hayâl ediyorlar. Tabii zenginler bunu gerçekleştirebilirken, fakirler çoğunlukla hayâl kurmaya devâm ediyorlar.

Fâiz, kirâ, rant, insanların hayâllerini süsleyen muhteşem üçlü. Modern insan bu üç unsura kilitlenmiş durumda. Ah! Keşke bunlardan biri olsa da çalışıp çabalamadan yan gelip yatsa ve hayâtın tüm zevklerini en üst kalitede yaşayabilse. Kapitâlist-liberâl sistem bu iştahı zirveye çıkaran bir özelliğe sâhip. Zenginler zenginliklerini daha da arttırmak için bu üç şeytâni/tağûti sisteme kilitlenmişken; fakirler/yoksullar da ezilmişliğin verdiği sıkıntıyla bu yollardan geçinme olasılığını hayâl ediyorlar. Tabii zenginler bunu gerçekleştirebilirken, fakirler çoğunlukla hayâl kurmaya devâm ediyorlar. “Olağanüstü durumlarda olağanüstü hukuk geçerlidir” ve “zor oyunu bozar” kurallarına göre fakirlerin böyle bir hayâl kurmaları ve bu yönde çaba harcamaları bir nebze mâkûl karşılanabilir belki. Hayâtın ağır yükü böylelikle hafiflemiş olur. Fakat zenginler bu üç yoldan birisi, ikisi ya da üçüyle edindikleri servetlerini katlamaktan hiçbir zaman usanmadıkları gibi, “daha fazla nasıl artırırım”ın hesâbını yapıyorlar. Sonuçta zamanla zengin-fakir arasındaki uçurum aşırı bir şekilde genişliyor ve toplum kutuplara ayrılıyor. Nihâyetinde çeşitli sorunlar/çatışmalar baş gösteriyor.

İşin ilginç yanı, kendisine müslüman/dindar diyen muhâfazakâr kesim de, ilk madde hâriç diğer iki maddeye direkt olarak ve içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan hırsla yönelebilirlerken, ilk maddeyi ise -bir kısım muhâfazakârlar- dolaylı yollardan uyguluyorlar; (sözde fâizsiz bankacılık, finans kurumları vs. ile). Din’le, adâletle alâkası olmayanların bu hırslarını anlayabiliyoruz. Çünkü onlar “bir daha gelinmeyecek dünya”da hazlarını en yüksek derecede yaşamak istiyorlar. “Sınırsız yaşama isteği” onların temel felsefeleri. Fakat “dindar” kesime ne oluyor da gece gündüz bu üç unsurun hesabıyla bu kadar rahat uğraşabiliyorlar? Hem dindar olup hem de bu yollara yönelmek ve bu yollarla kazanç sağlamak meşrû mudur? Bu sâdece dînî-ilmî bir mesele değil, toplumsal bir meseledir de aynı zamanda. Gerçi dînî olunca toplumsal da olmuş oluyor. Din bu konularda ne diyor? Bu yollardan para kazanmak normâl mi, yoksa a-normâl mi? Helâl mi, yoksa haram mı? Bu konuları dînî ve sosyâl yönden araştıralım:

1- Fâiz

İlgili âyetler şöyle:

“Onlar ki, mallarını gece-gündüz; gizli ve açık infâk ederler. Artık bunların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzûn olmayacaklardır. Fâiz (ribâ) yiyenler, ancak şeytan-çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: “alım-satım da ancak fâiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (fâize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a âittir. Kim (fâize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. Allah, fâizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah, günahkâr kâfirlerin hiç birini sevmez. Îman edip güzel amellerde bulunanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve zekatı verenler; şüphesiz onların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzûn olmayacaklardır. Ey îman edenler, Allah’tan sakının ve eğer inanmışsanız, fâizden arta-kalanı bırakın. Böyle yapmazsanız Allah’tan ve elçisinden bir savaş bekleyin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermâyeleriniz sizindir. (böylece) Ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz” (Bakara 274-279).

“Ey îman edenler, fâizi kat-kat arttırılmış olarak yemeyin. Ve Allah’tan sakının, umulur ki kurtulursunuz. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının” (Âl-i İmran 130-131).

“İnsanların mallarından artsın diye verdiğiniz fâiz Allah katında artmaz. Ama Allah’ın yüzünü (rızâsını) isteyerek verdiğiniz zekat ise, işte (sevaplarını ve gelirlerini) kat-kat arttıranlar onlardır” (Rûm 39).

“Yahudilerin, yaptıkları zulüm ve bir-çok kişiyi Allah’ın yolundan alıkoymaları nedeniyle (önceleri) kendilerine helâl kılınmış güzel şeyleri onlara haram kıldık. Yasaklandığı hâlde fâiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri nedeniyle (öyle yaptık.) Onlardan kâfir olanlara pek acıklı bir azap hazırlamışızdır” (Nîsâ 160-161).

Hadisler ise şu şekilde:

İbn-i Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor:

“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti” (Müslim, Müsâkât 25, (1579); Ebu Dâvud, Büyû 4, (3333); Tirmizî, Büyû 2, (1206); İbnu Mâce, Ticârât 58, (2277)).

Fâize karışan asıl tarafların, aracıların ve yardımcı olanların hepsi, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in diliyle lânetlenmişlerdir. Câbir (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Abdullah ibni Mes”ud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

“Fâiz yetmiş üç kısımdır. En basiti kişinin annesiyle nikâhlanması gibidir. Ve fâizin en kötüsü müslüman bir kimsenin ırzına dil uzatmak gibidir” buyurdu” (Hâkim Müstedrek 2/37. Albânî Sahihu”l-Cami 3533).

Abdullah İbn-i Hanzala (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

“Kişinin bilerek yediği bir dirhem fâiz, otuz üç zînâdan daha kötüdür” buyurdu. (Ahmed Müsned 5/225, Albânî Sahihu”l-Câmi 3375).

Peygamberimiz Vedâ Hutbesi’nde ise şöyle demiştir:

“Ashâbım! Kimin yanında bir emânet varsa onu hemen sâhibine versin. Biliniz ki fâizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın fâizidir. Lâkin ana-paranız size âittir. Ne zulmedînîz ne de zulme uğrayınız.”

Sezâi Karakoç ise;

“Kazanç İslâm’da emeğe dayanır. Sermâye ancak emekle birleşirse meşrûdur. Paranın para olarak para getirmesi yasaktır. Kapitâlizmin ana-kaynağı böylece kurutulmuş olur. Sermâye emeğin hükmü altında konduktan sonra sermâyeye tanınan hak, emeğe tanınmış bir hak olur” demektedir.

Hiçbir şey durduğu yerde çoğalmazken, fâiz sisteminde para çoğalıyor.

Fâizin kişisel ve toplumsal birçok fizîki-ruhsal zararları vardır.

Suat Yıldırım, bu konuda şunları söylüyor:

“Târihe bakılırsa anlaşılır ki: İnsan toplumlarındaki bütün karışıklıkların-ihtilafların sebebi şu iki kelimedir: 1- “Sen çalış ben yiyeyim; 2- “Ben doyduktan sonra, başkasının ne hâli varsa görsün. İslâm birinci tutumu fâizi haram kılarak, ikinciyi zekâtı farz kılarak ortadan kaldırır. Topluma huzur, barış, denge ve refah getirir.

izi alan da, veren de psikolojik ve sinirsel yönden yıpranır. Fâizle para verenin aklı-fikri parasında kalır, parasının dönmemesi tehlikesini yaşar. Borçlu ise paranın aslını ödemesi bile zorken, üstelik ağır bir fâiz yükü ödeme angaryası sebebiyle yıpranır. Tansiyon ve kâlp rahatsızlığı durumları ortaya çıkabilir.

İktisat uzmanlarına göre kazanç yolları dört olup, bunlardan üçü üretken, dördüncüsü değildir. Emek, sanat ve ticâret, bir de risk faktörü üretkendir. Zîrâ eşyâyı üretim yerinden tüketim yerlerine sevk-etmekle riske mâruz kalır, değeri artar. Dördüncü yol fâiz olup üretken değildir. Fâizde risk yoktur. Zîrâ borç, zarar tehlikesine mâruz değildir. Geri dönmesi garantili sayılmaktadır. Emek, zekâ ve mahâretin semereleri, fâiz kanallarından fâizcilerin ellerinde toplanarak, servet tekelleşmeye gider. Fakirlik, işsizlik artar. İşsizlerde öfke yükselir, yağma hevesi ortaya çıkar. Toplumsal patlama başlayınca, fâizciler cin çarpmış gibi sendeler, bütün emelleri altüst olur.

Dikkat edin! Allah “fâiz almayı” değil, “fâizi” (ribâ) haram kılmıştır. Alma-verme-savunma dâhil fâizin tamâmı ve her şekli haramdır.

2-Kirâ

Kirâ, şehirleşmeyle başlayan bir sistemdir. Özellikle son 100-150 senedir gündemdedir. Çünkü eskiden halkın çok büyük bölümü tarım alanları olan köylerde yaşıyordu. Köylerde kimse kirâda oturmaz ve dolayısı ile kirâya verecek evi olmazdı. Zâten herkes kendi evini kendisi yapardı. O yüzden İslâm’da kirâ konusu, evlerle değil, arâzi/tarla/bahçelerle ilgili olarak gündeme gelir. İnsanları çeşitli oyunlarla şehirlere yönelten kapitâlist psiko-sosyo-ekonomi politikası, sonunda insanları şehre göçmeye zorladı ve insanlar şehre taşınmaya hem mecbur kaldılar hem de heves ettiler. Bu durum, şehirlere göçen insanların kirâlayarak oturması için varlıklı kesimlere ev yapma ve kirâya verme ortamı hazırladı. Çünkü doğaldır ki, yeni gelenler evlerini yanlarında getiremezler. Şehre sonradan göçen/yerleşen kesimlerden de fazladan ev yapıp yeni gelenlere kirâlama yoluna gidenler oldu. Kur’ân’ın indiği dönemde arâzi/binâ/malzeme kıtlığı söz konusu olmadığı için herkes evini kendi yapabiliyor iken, “kirâ” ile ilgili açık bir âyet yoktur. Kirâ konusu Kur’ân’da yer alan diğer hükümler çerçevesinde incelenmektedir.

İlgili âyetler şöyledir:

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nahl 71).

“Sana neyi infâk edeceklerini sorarlar; de ki; ihtiyaçtan artanın tamâmını!” (Bakara 219).

“İnsan için çalışmasından başka şey yoktur” (Necm 39).

Bu konuyu yasaklayan hadislerden örnek verelim:

Râfi b. Hadiç: “Resûlullah (s.a.v) bizim için faydalı olan bir şeyi bize yasakladı. Birimizin bir arâzisi olduğu zaman, mahsulünün bir kısmı yada bir miktar dirhem karşılığında o arâziyi (birine) verirdik. Resûlullah (s.a.v):

“Öyle yapmayınız. Sizden birisinin toprağı varsa, onu ya (din) kardeşine bağışlasın yada kendisi eksin” buyurdu. (Ebu Davud; Sünen-i Tırmizi, Ahkam 42).

Yine Ebu Davud”un diğer bir rivâyetinde, Useyd b. Zuhayr şöyle der:

Râfi b. Hadîc bize gelip şöyle dedi:

“Doğrusu Resûlullah (s.a.v) size, sizin için faydalı olan bir şeyi yasaklıyor. (Fakat) Allah ve resûlüne itaat, sizin için daha faydalıdır. Şüphesiz ki Resûlullah (s.a.v), size, “muhâkale”yi (arâziyi kirâya vermeyi) yasaklıyor.”

Nesâî’nin bir rivâyetinde Useyd b. Zuhayr şöyle der:

Râfi b. Hadîc bize gelip:

“Resûlullah (s.a.v), size; Mühâkaleyi yasakladı. (Mühâkale: Arâziyi, mahsulün üçte biri yada dörtte biri oranında kirâya vermektir). Muzâbeneyi de (yasakladı). (Muzabane ise: Ağaçtaki tâze hurmanın, yerdeki kuru hurmaya karşılık tahmîni bir ölçüyle satışına denir). Ağaçtaki hurmayı bir vesk hurma karşılığında şöyle-şöyle almayı yasakladı” dedi.

Ahmed, Buhâri ve Müslim, İbn-i Ömer”in himâyesinde olan Nâfi”den şunu rivâyet ediyorlar:

“İbn-i Ömer, Peygamber zamânında, Ebu Bekr, Ömer, Osman zamanlarında ve Muâviye”nin zamânında ekim arâzilerini kirâya verirdi. Sonra Râfi b. Hadîc’den, Peygamber’in tarlaları kirâya vermekten nehyettiği rivâyet olundu. Bunun üzerine İbn-i Ömer, Râfi b. Hadîc’e gitti. Ben de onunla birlikte gittim. Râfi’den bu rivâyetini sordu. O da: “Peygamber (s.a.v.), tarlaları kirâya vermekten nehyetti” dedi. (Babu”l Bey, 118.hadis; Kitabu”l-Harac (Buhari), 3/141; Müslim, Kitabu”l-Buyu”, 4/49; Ahmed, Müsned, 2/64).

“Tarlaları birbirinize kirâlamayınız” (Bâbu’l-Bey, 121.hadis).

“Arâzisine ihtiyaç duymayan kişi, onu, (karşılıksız olarak) ya (din) kardeşine versin yada onu boş bıraksın” buyurdu.

Bu örneklerde, “arâziyi kirâya vermek” üzerinden kirânın yasaklığı anlatılmaktadır.

Ebu Yûsuf’un anlattığına göre, Müzeyne ve yahut Cüheyne kabîlesinden bâzı kimselere, Hz. Peygamber (a.s.v) ikta (tımar) veriyor. Onlar da verilen arâziyi îmar etmeyerek terk ediyorlar. Böyle olunca Hz. Peygamber arâziyi başka kimselere veriyor. Onlar da îmar edip işlemeye başlıyorlar. Daha sonra Müzeyne ve yahut Cüheyne Kabîlesinden olanlar, o kimseleri Hz. Ömer’e şikâyet ediyorlar. Bu şikâyet üzerine Hz. Ömer (ra): “Kimin elinde arâzi olur da, onu üç sene terk eder ve âtıl bırakırsa ve sonradan o arâziyi başkası îmar ederse, o arâzi îmar edene verilir” diye herkese îlân ediyor. Yine Ebu Yûsuf, eserinde üretim kaynaklarının kamu malı olduğu ve özel mülkiyete tâbi olamayacağı fikrini işlemiştir: “Peygamber Efendimiz: “Üç şeyi men etmeyiniz: Mera (ot), su, ateş. Zîrâ bunlar kuvvetli olanlara meta, zayıf olanlara da kuvvettir” buyurmuşlardır: “Üç şey ortaktır: Su, ateş, mera/toprak. Bunlardan alınacak bedel de haramdır” Hz.Muhammed (a.s.v) (İbn-i Abbas’tan rivayetle Kütüb-i Sitte; hadis no: 772). Enes’in İbn-i Abbas’tan rivâyet ettiği hadiste “ondan para kazanmak haramdır” cümlesi ilâveten rivâyet edilmiştir.

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve resûlünün yasakladığını (nehyettiğini) haram saymayan ve hak-dînî din edinmeyenlerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizye verecekleri zamâna kadar savaşın” (Tevbe 29).

Şimdi iki çeşit senaryo kuralım..

1- Birinin 150.000 lirası var. Bu kişi herhangi bir bankaya gidiyor ve “ben bu 150.000 lirayı size verirsem bana ayda kaç para fâiz verirsiniz” diyor. Banka da müşteriye meselâ aylık 1.000 lira vereceğini söylüyor. Kişi de bunu kabûl ediyor ve anlaşma yapıldıktan sonra parasını yatırıyor ve evine gidiyor. Tam 30 gün sonra (ki bu süre içinde evinden hiç çıkmamış ve yan gelip yatmış da olabilir) bankaya gelip yatırdığı paranın fâizi olan 1.000 lirayı alıp evine dönüyor. Bu durum sonraki aylar boyunca bu şekilde devâm ediyor.

2- Birinin yine 150.000 lirası var ve bu kişi fâizi günah sayıyor. Bunun yerine elindeki parayla bir emlâkçıya gidiyor ve 150.000 lira değerinde bir ev satın almak istediğini söylüyor. Emlâkçı tam da ona göre bir dâire olduğunu ve hattâ orayı kirâlamak isteyen bir kişinin de hazır olduğunu söylüyor. Adam evi beğeniyor, anlaşma yapılıp ev satın alınıyor. Ertesi gün de kirâcıya ev 1.000 liraya kirâlanıyor. Anlaşmalar yapılıyor, ilk kirâ alınıyor ve adam evine gidiyor. Tam 30 gün sonra (ki bu süre içinde evinden hiç çıkmamış ve yan gelip yatmış da olabilir) kirâcısına gidip parasını alıyor ve diğer aylarda da süreç böyle devâm ediyor.

Şimdi, (herhangi bir zorunluluk durumu hâriç) ilk örnek ile ikinci örnek arasında nasıl bir fark var ki birincisi (fâiz) günah/haram olurken ikincisi (kirâ) helâl/meşrû oluyor? Toplumda böyle bir anlayış hâkim çünkü. Birinci senaryo ile ikinci senaryo arasında nasıl bir fark var ki? İkisi de hiçbir çaba harcamadan bir ay sonra hemen hemen aynı miktardaki paralarını almaya gidiyorlar. İkisi arasında hiçbir fark yoktur. Hattâ fâizdeki para zamanla enflasyon etkisiyle azalabilirken, evin değeri bâzen iki-üç katına kadar artabilir. Evde oturan kirâcı evden çıkmadığı takdirde evin bakımı da (boya/badana/tâmir) kirâcıya âittir. Kentsel dönüşüm, müteahhit etkisi, katların yükselmesi vs. nedenlerden dolayı evlerin zamanla yaşlanmasından doğacak zararlar da böylece oluşmuyor. Dolayısı ile kirâ olayında fâizden de öte bir “ribâ” vardır. Üstelik hiçbir kirâcı, verdiği kirâyı sevinçle, gönül rahatlığıyla ve huzur içinde vermez. Her zaman bir “kirâ sorunu” olur kirâcının. Bir ay ne de çabuk geçiverir… Kirâ zamânı ne de çabucak geliverir… Ömür boyu bitmeyen bir borcu vardır kirâcının. Öyle ki kirâ vermekten dolayı ev sâhibi olma fırsatı da bulamaz. Ev sâhibi olan bir kişi, meselâ 50 yıl boyunca kirâ alırken; bir kirâcı da 50 yıl boyunca kirâ verir ve bu durum genelde değişmez. Değişmesi için genelde yine başka bir zulüm sistemi olan fâize bulaşması gereklidir kirâcının çünkü. Bir sömürüden başka bir sömürüye kapılması gerekir. Zâten kirâ sistemini çıkaran ya da pohpohlayan da fâiz sistemidir. Kirâ ile fâiz birbirlerinin sebep-sonucu olurlar, yıllarca birbirlerini beslerler. Hattâ fâizi verenlerle kirâyı alanlar aynı kişiler olur. Bu kısır döngü kişilerin ölümüne kadar gider ve ondan sonra da aynı durum çocuklarının hayatlarında da devâm eder ve bu böylece sürüp gider. Fâiz-kirâ alan adamın oğlu fâizi-kirâyı almaya devâm ederken; kirâ-fâiz ödeyen adamın oğlu da kirâ-fâiz ödemeye devâm eder durur. Tâ ki “İslâm’i bir devrim” olana kadar…

Yaklaşık 20 milyon hâne bulunan Türkiye’de halkın 1/4ü kirâda oturuyor. Yâni 5 milyon kişi kirâ ödüyor. 1,5 milyon hâne ise, kendi evi olmadığı hâlde kirâ ödemiyor ve yaklaşık 500 bin kişi de lojmanlarda kalıyor. Bu demektir ki 7 milyon kişinin evi yok. Hâne halkı büyüklüğü yaklaşık 4 olan Türkiye’de âileleriyle birlikte kirâda oturanların sayısı yaklaşık 20-25 milyon kişi. Bir istatistiğe göre 12 yıl öncesine oranla kirâ geliri elde eden mükellef sayısı % 327 artmış.

Ali Şeriati şöyle söylüyor:

“İslâm, kazanç ve mülkiyetin temelinde sâdece “emek” arar: Bedenî veya zihnî emek. Kazancın temelinde emeği aradığı için “fâiz”i yasaklamıştır. Çünkü borç verilen para vâsıtasıyla sermâyeyi arttırmak emeksiz ürün elde etmek demektir. Emek ve alın-teri esastır. Çünkü İslâm-Peygamberi, çalışmaktan şişmiş el için: “İşte Allah ve Resûlü’nün sevdiği el, bu eldir” buyurmuştur.”

Nasıl ki fâizi almak gibi vermek de haram ise; kirâyı almak gibi vermek de haramdır. Biz zâten bu dünyâda kirâcıyız. “Kirâcı”nın kirâcısı olmaz.

3- Rant

“Ey îman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı anlaşmaya dayanan ticâret yoluyla bile olsa bâtıl olarak (meşrû olmayan gerekçelerle) yemeyin. Nefislerinizi (yanlış işler yaparak) katletmeyin. Zîrâ Allah sizin için bir rahmet kaynağıdır” (Nîsâ 29).

Bu konudaki hadisler şöyle:

“İşçinin ücretini alın-teri kurumadan önce ödeyiniz” (Hadîs-i Şerif-Tergib ve Terhib, c.4/169-2).

“Bir malı satın almak istemediğiniz hâlde alıcıları kızıştırarak malın fiyatını sûni olarak artırmayınız” (Ebû Davud. Kitâb’ül-Büyu. Bab: 44. Hadis No:3438).

“Kayle adında bir kadın, Peygamberimizin umre yaptığı bir sırada Merve tepesinde bulunurken, yanına geldi ve şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Resûlü!. Ben, ticâret yapan bir kadınım. Bir şey satın almak islediğim zaman ona vermek istediğim fiyatın altında teklif yaparak pazarlık ederim. Sonra satın almak istediğim fiyata kadar çıkarım. Bir şey satmak istediğimde de, istediğim fiyatın üzerinde bir fiyat söylerim. Sonra pazarlık sırasında istediğim fiyata kadar düşerim’.

Peygamberimiz bu sözlere karşılık:

“Ey Kayle! Böyle yapma! İster verilsin, isterse verilmesin, almak istediğin fiyatı söyle” buyurdu. (İbn Mâce. kitabüt-Ticârat. Bab: 29. Hadis No: 2203).

Şimdi; kendisini müslüman olarak tanımlayan ve hattâ dindar ve dinde titiz olarak tanınan biri şu şekilde bir işe içinde hiçbir sıkıntı duymadan kalkışabiliyor: Bir yerde içinde ev olan ya da olmayan bir arsayı gözüne kestiriyor ve o arsanın durumunu araştırıyor. O arsanın meselâ kısa zaman sonra îmarı yükselip çok katlı binâ yapmaya uygun olduğunu gördüğünde, mal sâhibine giderek orayı almak istediğini, “arsanın ilerideki olası iyi âkıbetini açıklamadan” söylüyor. Hattâ o andaki değerinden bir miktar da fazla para teklif ediyor. Mal sâhibi de teklifi mâkûl karşılıyor ve evi/arsayı o kişiye satıyor. Meselâ burayı 150.000 TL’ye satıyor. Malı alan kişi hemen diğer bağlantılarını devreye sokuyor veyâ kendisi ya da tanıdığı bir müteahhitle anlaşarak kat karşılığı inşaata veriyor ve yaklaşık bir sene sonra oradan kendisine fiyatları 250.000 TL olan üç dâire düşüyor ve 1-1,5 sene zarfında 750 bin liralık bir serveti oluyor. Yâni kısa zamanda çok da bir çaba harcamadan 600.000 liralık bir kazanç elde ediyor. (Bu kazanç meşrû değildir. Fâhiş=fuhuştur, haram kazançtır). Malı satan kişi bir süre sonra sattığı arsa/eve çok katlı bir binâ yapıldığını gördüğünde; “keşke satmasaydım, bilemedim” diye pişmân oluyor. Kendisini sâdece “kader” olgusuyla teselli edebiliyor. İşte rant böyle bir şeydir. Bu kişi neredeyse hiçbir çaba harcamadan yaptığı tüm bu işlerin sonucunda kazandığı o parayla Hacca/Umreye gidiyor, namaz kılıyor ve Allah’tan bağışlanma diliyor. Allah’ın böyle bir günahı bağışlaması mümkün değildir. Tâ ki, verilen emek ve masraflar düşüldükten sonra kazancın arsa sâhibi ile eşit bir şekilde bölüşülmesine kadar.

İslâm’da spekülasyonlara göre hareket etmek yasaktır, günahtır, suçtur, ayıptır.

Evet, fâiz, kirâ, rant şeytan işi birer pisliktirler ve Allah, bunları lânetleyerek haram kıldığı gibi, Peygamber de lânetleyerek yasaklamıştır. Toplumdaki adâletsizliği doğuran en önemli etkenlerdir bunlar.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s