Din / Durmuş Hocaoğlu / Yaşam / İktibaslar

Ezân-ı Muhammedî Problemi

ezan-1Nerede o Tevfik Fikret’in dahi kalbini rikkate getiren haşyet dolu sabah ezanları, nerede bu kulak tırmalayan bed sesler!

(Güzel yurdumuzda, dünyanın en güzel çağrısı olan ezan hâlâ kötü okunmakta olduğundan, merhum Durmuş Hocaoğlu’nun konuya ilişkin 2000 yılında kaleme almış olduğu yazıyı iktibas ediyoruz) 

Sönük geçen “Câmi’ler Haftası” hakkındaki Cuma hutbesi, bende çok hüzünlü bâzı tedâîlere yol açtı ki bunlardan birisi, birçok kişinin de muzdarîp olduğuna emîn olduğum “Ezan Meselesi”dir. Ezan’dan da mesele mi olur demeyelim dostlar; bana kalırsa, ne yazık ki bu “müslüman” ülkede Ezân-ı Muhammedî ciddî bir problem alanı oluşturmaktadır. Bu problemin asıl kaynağı ise, başka hiç kimse değil, bizzat müslümanların kendisidir; bütün problemlerini hep başkasına fatura ederek kendisini temize çıkarmaya çalışmak gibi utanç verici bir konformizm bataklığına saplanmış bulunan müslümanlar. En başta Diyanet Teşkîlâtı olmak üzere, resmî veya gayri resmî bütün dinî müesseseler, bütün cemâatler, bordrolu veya bordrosuz bütün “din âdemleri” -bu terim nice İslâmîdir?- bütün mü’min entellektüeller ve hattâ bütün müslümanlar bu hususta derece-derece vebâl altındadır ve dahi suçludur.

Bu problem alanının ne olduğu ve niçin bu mertebede telâş ve heyecan içerisinde olduğum sorulabilir; birtek cümle ile hulâsa edeyim: Ezân-ı Muhammedî katlediliyor! Problem budur; sizce bu katliâm ehemmiyetsiz midir?

Sayfamızı fazla zorlamamak için bu büyük problemi iki ana başlıkta toparlamaya çalışayım:

BİR:

İstisnâî haller hâriç, Ezân-ı Muhammedî, kalitesiz, hattâ çok kalitesiz, hattâ ve hattâ – söylemeye dilim varmıyor ama hakîkat tesettür kabul etmeyeceği için ifşâ etmeliyim – çok kötü okunmaktadır. Müezzin efendilerimizin iyi niyetten yana bir noksanlığı bulunmadığını peşînen varsayıyor ve mevzû etmiyorum; ama iyi niyet yetmiyor; tenkîdim icrâat noktasındandır.

İmdi: Fikrimce, Efendilerin ekseriyeti hakikî mânâda müezzin addedilebilmenin bir hayli uzağında bulunmaktadırlar; zira, meslek formasyonu bakımından yetersiz kalmaktadırlar. Bir kısmı düpedüz amatördür, ol sebebe binâen sözüm onlara olmasa gerek. Fakat bir kısmı erbâb-ı meslektendir; lâkin gerçekten değil. Tamâmı birden nazar-ı îtibâre alındığında ise gerçek bir “müezzin”den ziyâde sokaktan toplama adam intibâı vermektedirler. Yâni, netîce aynı kapıya çıkmaktadır. Şöyle ki:

Büyükçe bir kısmı, mü’minlerini insan sesi ile ibâdete dâvet eden yegâne din olan İslâm’ın bu yüce esprisinden ve onun zarûrî ve hattâ mecbûrî kıldığı hassasiyet ve virtüoziteden mahrum olarak Ezan okumaktadırlar. Sokakta patates-soğan satması dahi câiz olmayan detone sesli, makam-usul diye bir şey bilmeyen, düpedüz arabesk tarzı bir tegannî icrâ eden, hattâ zaman zaman vâki’ olduğu üzere, telâffuzu dahi bozuk olan bu iyi niyetli lâkin tuhaf âdemlerin elektronik cihazların volüm ayarlarını çok yerde limitine kadar zorlayarak etrafa neşrettikleri akustik dalgaların, Ümmet-i Muhammed’i ibâdete dâvet eden lâtîf ve nezîh bir peygamberî mesaja mı yoksa kıtâle mâruz kalan bir bîçarenin imdat dileyen feryâdına mı delâlet etmekte olduğu belirsizleşmektedir. Bu keyfiyet, hassaten etrafta derin bir sessizliğin hâkim olduğu sabah ezanlarında dayanılmaz bir Çin işkencesine dönüşmektedir. Nerede o Tevfik Fikret’in dahi kalbini rikkate getiren haşyet dolu sabah ezanları, nerede bu kulak tırmalayan bed sesler! İstanbul’da Üsküdar ve buna mümâsil birkaç seçkin semtin seçkin mahalleri hâricindeki muhitlerin ekserîsinde; bilhassa “mâbedsiz şehir” nâmıyla marûf Ankara’da apartman altlarında müesses, içlerinde mü’minlerin sığıntı gibi durduğu sakîl ve garip mescidlerden sabahın sessizliğinde fezânın boşluğuna “ezan” diye salınan sesler bir yandan Rûh-u Nebevî’yi muzdarip ederken diğer yandan da semt sâkinlerinde namaza yaklaştıran câzibe yerine namazdan uzaklaştıran bir defia hissini tahrik ederek maksâda muhâlif netâyic-i elîmeye sebebiyet vermektedirler. Buyrunuz beyler; hayrını görelim!…

İKİ:

Her ne sûretle olursa olsun yine de dudaklarından Ezân-ı Muhammedî döküldüğü için saygı gösterilmesi gerektiğini düşündüğümden, daha ağır bir ifâde kullanmaktan içtinab ettiğim müezzîn efendilerimiz için şu kadarını söylemekten kaçınmamayı da bir vazîfe telâkkî etmekteyim: Zât-ı muhteremlerin çok büyükçe bir kısmı Bilâl geleneğinden, meslekî formasyonun gerektirdiği incelik, zerâfet, letâfet ve nezâhetten mahrum oldukları gibi aynı zamanda “meslek ahlâkı” ile tam olarak mücehhez olmaktan, başka bir söyleyiş ile, meslek ahlâkına riâyet etmekten de mahrum durumda bulunmaktadırlar. Bu son ifâde haddini mütecâviz bulunabilir; ancak, bile-bile ve ısrarla söylemekteyim: Kim ne derse desin, fikrim odur ki, Ezan kıraâti için câmi’in minâresini çıkmamakta inatçı bir ısrar göstermek, bir müezzin için çok açıkça bir “meslek ahlâkı zaafı” demektir.

Ne yazık ki bugün artık minâreler, Ezân-ı Muhammedî’ye karşı îcab eden saygıyı göstermeyen üşengeç, uyuşuk ve tembel müezzinler yüzünden aslî fonksiyonlarını gitgide kaybetmekte ve hâce-i asliyeden olmayan birer aksesuara dönüşmektedirler. Estetikten mahrum nevzuhur “Hacı Emmi” câmi’lerinin komik dereceye varan orantısızlık nümûnesi minârelerinden devâsâ selâtîn câmi’lerinin hesaplı-kitaplı ve asırlara meydan okuyan minârelerine varıncaya dek bütün mescidlerimizin minârelerinin boynu bükük; ve dahi, bana öyle geliyor ki hepsi lisân-ı hâl ile ellerini açarak, kendileriyle konuşmayan postmodern ve protest müezzinlerini Rabblerine şikâyet etmekteler.

Durmuş Hocaoğlu –  Aksiyon Dergisi / Sayı: 306, 14.10.2000 – 20.10.2000

durmushocaoglu.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s