Açık Görüş / Din / Felsefe-Düşünce / Hârûn Görmüş / Yaşam / Yorum-Analiz

Allah “Modern Dünyâ”dan Râzı mıdır?

modern-dünya-1Nihâyetinde öyle bir duruma gelinmiş ki, sanki “Allah, kullarından işte tam da böyle bir dünyâ istiyor” denilecek. Allah şimdi murâdına erdi mi yâni? Allah -hâşâ- sanki kullarının elindeki akıllı telefonlarla internette fink attıklarını görünce onlardan çok hoşnut ve râzı oldu.

“Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlakâ sizin olacak diye. Yoksa sizin için üzerimizde kıyâmete kadar sürüp gidecek bir yemin mi var ki “siz ne hüküm verirseniz o, mutlakâ sizin kalacak” diye” (Kalem 36-39).

Modern ve post-modern zamanlarda bir şey için insanların ölçü aracı, o şeyden “hoşlanılması”, o şeyin “haz vermesi”, “herkesçe kabûl edilip onaylanması”, “o şeye bir îtirâzın olmaması” gibi nedenlerdir. İnsanların, “doğal olan” varken, “sûni ve zararlı olan”ı seçmesinin nedeni nedir? Meselâ çocuklar kahvaltıda doğal ve el/ev yapımı bal, pekmez, reçel, peynir, zeytin vs. varken neden bunları yemezler de, ekmeklerine ne olduğu belirsiz, fabrikasyon üretim olan “krem çikolata” sürüp yerler ve ana-babalar buna pek de ses çıkarmazlar? Yine, neden insanlar rahat ve hareket etmeye, oturup kalkmaya çok daha uygun olan kıyâfetler giymezler de, her yerlerinden sıkıştıran dar ve kısa kıyâfetler giyerler? İnsan neden iki-üç inek alıp baksa çok daha rahat, özgür ve doğal yaşayacağı köyünde kalmaz da, asgari ücretle, bir çeşit “kölelik yapmak” (çalışmak) için, gürültülü, kalabalık, sıkışık, ruhsuz şehirlere gelmek için can atar? Bu soruları modern zamanların icatları sayısınca çoğaltabiliriz. Tüm bu modern ürünler ve yaşam tarzı insanlara medya aracılığı ile gösteriliyor ve özendiriliyor, insanlar gördüklerine ulaşmak istiyorlar, bunlara kıyısından köşesinden ulaşmakla bile vazgeçilemeyecek alışkanlıklar oluşuyor. Alıştıkları şeyler nefse hitâp eden, hoşlandıkları ve haz aldıkları şeyler olduğu için bu alışkanlıkları eleştirmiyor, sorgulamıyorlar ve tabii ki bu alışkanlıklarından vazgeçmeyi de düşünmüyorlar. Hâlbuki Kur’ân’da şöyle denir:

“…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir; Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara 216).

Peygamberimiz dünyevî olan için: “Allah’ım alıştırma” diye duâ ederdi sık sık.

İnsanlar pek sevdikleri, çok iyi olduğunu düşündükleri, büyük bir ilerlemenin sonucu olarak gördükleri son 250 yıldaki dünyânın genel durumunu neye göre iyi, güzel ve hoş îlan ediyorlar? Şimdiki zamânın önceki zamanlara göre daha iyi olduğunun delîli nedir?

Bu sorulara aslında birkaç kelime ile cevap verilebilir: “Çünkü ‘hayâtı düzenleyenler’ öyle istiyor”; “çünkü biz buna alıştık/alıştırıldık, hiçbir îtirâzımız da yok”; “çünkü başka alternatif yok” gibi. Yine birilerine göre, ezberlenilmiş-ezberletilmiş bir cevap: “Köyde çocuklar nasıl okuyacak?” Acaba köylerini-kasabalarını bırakıp gelenlerin çocuklarının ne kadarı okuyup da iyi bir yere geldi? Yine, bir kısım kişileri şehirlere çeken etken, şehirlerde kolay ulaşılabilen günah çeşitleridir. Bu modern günahlar eskiden olmadığı ya da açığa çıkma olanağı bulamadığı için ve modern zamanlarda ayyuka çıktığından, mevcut zamanlar görece daha “iyi” olarak görülüyor. Çünkü çeşitli çıkarlara neden olan bu günahlar insanları cezbediyor.

İnsanlık târihinde sürekli bir (ilerleme değil) değişme vardır ve bu değişme eskiden doğal ve normâl bir hızla giderdi. İnsanlar sâdece zarûret olduğunda yenilikleri düşünüp isterdi. Modern/post-modern zamanlarda ise çok hızlı bir “değişim” var. Öyle ki, aslında insanlar buna ayak uyduramıyorlar. Bu nedenle de bir türlü tatmin olamıyorlar. Hâlbuki eskiden daha mutmaindiler. Peki neden? Çünkü eskiden hemen her şey daha iyiydi. İnsanlar daha doğal ve normâl davranışlara sâhiptiler, her şey doğal ve normâldi. Bu yüzden Allah, önceki zamanlarda yaşamış insanları daha değerli tutuyor. Bunu Kur’ân şu şekilde söylüyor:

“Yarışıp öne geçenler de, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlardır. Nîmetlerle donatılmış cennetler içinde; Birçoğu geçmiş (ümmet)lerden, birazı da sonrakilerden” (Vâkıa 10-14).

Hele 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra ve özellikle de “Soğuk Savaş”ın bitmesiyle birlikte tek merkezli bir dünyâda insanlar post-modern dünyânın nîmetleri içinde büyülenmiş ve boğulmuş duruma gelince, insanlar “işte insanlığın gelebileceği zirve burasıdır” inancına kapıldılar ve tüm eski zamanları “öcü” gibi göstmeye, “eski” kelimesini neredeyse küfür olarak kullanmaya başladılar. Hâlbuki modernizmin ürünleri onları bir çeşit “köle” durumuna sokmuştur ama o köleliğe de alışmış olan insan, köleliği kabûllenmez ya da köleliği eleştirmez ve isyân etmez. “Tek dünyâlı” inanıp yaşayanların post-modern dünyânın ürünlerini, teknoloji, bilim ve görüntülerini ilahlaştıracak derecede gözlerinde ve kâlplerinde büyütmeleri anlaşılabilirdir. Çünkü onların tek hedefi, “bir kere gelinecek” olan dünyânın dibine kadar tadını çıkartmaktır. Hazzı zirvede yaşamaktır âhiret inancı olmayan post-modern insanın amacı ve hedefi.

Peki, bizim Müslümanlara ne oluyor? Âhiretteki cenneti unutup da post-modernizmin görece bu dünyâda kurduğu “cennetin” büyüsüne onlar da mı kapıldılar? Onlar da mı büyülendiler bu görüntülerle? Hem de âhiretteki cennete rağmen. Âhiretteki cennet yerine bu dünyâdaki “cennet” için yapılan “yarış” insanın başını döndürüyor, kâlbini karartıyor ve rûhunu daraltıyor, aynı zamanda onu büyük umutsuzluklara dûçar ediyor. Hâlbuki Allah:

“Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) çaba gösterip yarışın ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resûlü’ne îman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sâhibidir” (Hadîd 21) diyerek âhiretteki cennete kilitler mü’minleri.

Fakat Müslümanlar (mü’minler değil), kendilerini modern zamanların bilim ve teknoloji ile renklendirilmiş dünyâsına öyle bir kaptırmışlar ki, kendilerinden geçmişler. “İyi olmayan hiçbir şey yok”, “ilerlemeyen hiçbir şey yok”, “her şey çok gelişmiş” cümleleri Müslümanların dillerine de pelesenk olmuş. Nihâyetinde öyle bir duruma gelinmiş ki, sanki “Allah, kullarından işte tam da böyle bir dünyâ istiyor” denilecek. Allah şimdi murâdına erdi mi yâni? Allah -hâşâ- sanki kullarının elindeki akıllı telefonlarla internette fink attıklarını görünce onlardan çok hoşnut ve râzı oldu. Birileri dese ki “Ama bu duruma gelmenin bedelini birileri çok ağır ödedi, ödüyor”, hemen deyiverecekler ki “Kader!” -Hâşâ- sanki Allah da “Makyavelist” bir düşünceyle şöyle diyor: “Amaca-hedefe ulaşmak için, yâni mevcut ve -sözde- gelişmiş böyle bir dünyâ kurmak için bu bedellerin ödenmesi gerekir”. Peki bu bedelleri kim ödeyecek? Tabii ki, toplumun en garibanları, fakirleri, güçsüzleri, yeryüzünün lânetlileri…

Eskiye göre “şimdi”nin daha iyi olduğunun delîli nedir? Meselâ deniyor ki, “Eskiden insanlar basit hastalıklar nedeniyle ölüyordu, şimdi aşılarla bu önlendi”. Birçok şey gibi bu da bir yanılgı. Dünyâ’nın modern hâlinin çok gelişmiş olduğunu söyleyenler, özellikle tıp alanında büyük bir ilerlemenin olduğunu söylerler câhillikle. Aslında eskiye göre değişen pek bir şey yok. Dünyâ Sağlık Örgütü (WHO) 2015 yılında 13.000 kişinin domuz gribinden öldüğünü açıkladı (Bunlar resmî rakamlar, gayr-ı resmî rakamlar çok daha fazla). Hem de bu ölümlerin 7.000’i -güyâ en gelişmiş ülke olan- ABD’de yaşandı. Daha önceki yıllarda ölü sayısı daha fazla idi. “Doğal bağışıklık”la birlikte azaldı gripten ölüm oranı. Aslında son 100 yılda gripten ölenlerin sayısı yaklaşık olarak 150 milyon. Üstelik aşı maşı hiçbir fayda sağlamadı. Daha gribin bile önlenemediği bir dünyâda “eskiden vebâ vardı” demek ne derece önemlidir?

Eskiden doğal ortamlarında yetişen meyve-sebze, et, süt, bal vs. mi daha iyi idi, yoksa kanserojen malzeme ile çevrelenen ortamlarda (sera) yetişen meyve-sebze mi daha iyi? Yaylalarda doğal ortamlarda yetişen büyük ve küçükbaş hayvanlar mı daha besleyici ve sağlıklı, yoksa fabrikasyon ortamlarda psikolojisi bozulmuş hâldeki hayvanların etleri mi? Tüm gıdâ maddeleri için geçerlidir bu soru. Modern zamanlar sâdece teknolojik ürünlerin değil, her türlü hastalık ve çeşitli çirkefliklerin de üretildiği zamanlardır.

Aykut Erdoğdu şöyle demektedir:

“İnsanlık karanlık çağa giriyor. Teknoloji hızla ilerken medeniyet geriliyor. Teknoloji hayâtımızı kolaylaştırırken rûhumuzu çalıyor. Artık yeni şiirler yazılmıyor. Yüreğimizi yakan türkülerin hepsi geçmişten. Tiyatro can çekişiyor. Yeni slogan bile bulamıyoruz. Ama otomobillerimizin konforu arttı. El çırpınca ışıklar yanıyor. Yoksulluğumuzun gecekondularından zenginliğimizin sitelerine, plâzalarına, akıllı evlerine taşınıyoruz.

Teknoloji, insana olan ihtiyâcı azaltıyor. Eskiden bizim yaptığımız işleri hatâsız bir biçimde yazılımlar ve robotlar yapıyor. Muhâsebeci yerine muhâsebe yazılımları var. Avukatlar yerine hukuk yazılımları gelişiyor. Doktorların yerini test cihazları almaya başladı. İşçilerden çok daha güçlü makineler 7/24 yük taşıyor. Yazılımlar ve robotlar insanoğlundan çok daha düşük mâliyetlerle çok daha fazla üretiyor. Ama bizler, yâni işsiz bırakılan insanların bu üretileni tüketecek geliri yok. Bu yüzden Batılı ekonomistler şu günlerde insanların üzerine helikopterlerden para saçmaktan bahsediyorlar.”

Allah, insanların ürettiği, oluşturduğu şeyler üzerinden de onları imtihân eder fakat Allah’ın murâdı, doğal ve normâl olan bir dünyâda gerçekleşecek bir imtihandır. Çünkü en kolay imtihan böyle doğal olan bir dünyâda olur. Allah post-modern zamanlardaki gibi bir dünyâ istemedi, böyle bir isteği yok Kur’ân’da. Kur’ân’da işâret edilen tüm eşyâ, doğal ve normâl olan eşyâdır. Orijinâl olan doğal dünyâdır, Allah’ın insanları yarattığı dünyâ. Allah’ın İnsanlardan beklediği “îmar”, doğal ve sınırlı olan bir îmardır. Çünkü Allah ile yarıştırılacak bir îmar şekli, yakın-uzak vâdede yine insanların anasını ağlatır:

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır” (Rum 41).

“Ve hayvanları yarattı; sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz. Akşamları getirir, sabahları götürürken onlarda sizin için bir güzellik vardır. Kendisine ulaşmadan canlarınızın yarısının telef olacağı şehirlere ağırlıklarınızı taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz şefkatli ve merhâmetlidir. Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır-yaratıyor (Nâhl 5-8).

Âyetin sonunda “yaratacak” değil, “yaratmaktadır”, “yaratıyor” deniliyor. Bu yaratmalar tüm zamanlarda gözlemlenebilen yaratmalardır. Allah, tüm zamanlarda kullarının bilmedikleri-tanımadıkları şeylerden bahsetmez Kur’ân’da. “Yahlugû” gelecek zamandan ziyâde geniş zamânı ifâde eder Kur’ân boyunca. Yâni deniyor ki, o yörede bilinmeyen şeyler, o bölgenin insanlarının bilmediği daha neler neler yaratıyor Allah. Meselâ günümüzde de sâdece o coğrafyalara gidenlerin bilebildiği, bizim ise bilmediğimiz, Allah’ın yarattığı çeşit çeşit meyveler var.

Eğer âyet, Peygamberimize, sahabeye ve o zamanda yaşayan kişilere “Daha sizin bilmediğiniz neler yaratacak” şeklinde “gelecek zamânı” ifâde eden bir şekilde gelseydi, sâdece o zamâna ve o zamandaki kişilere inmiş olurdu. Âyet şimdi de bize konuşuyor. “Binek hayvanları” bağlamında olan âyeti biz de okuyoruz. O hâlde at, eşek, deve gibi hayvanların yerine yaratıldığı söylenen şeyler otomobil, tren, gemi, uçak vs. değildir. Çünkü bunlar şu anda var ve âyeti “İleride daha neler yaratacak” şeklinde okuduğumuzda, biz de bilmediğimiz şeylerin yaratılacağından bahsedildiğini düşünürüz. Yâni, yaratılacağından bahsedilen şeyler henüz yaratılmamıştır. Peygamberimiz zamânında yaratılmamıştı, şu anda da yaratılmamıştır. Çünkü aynı âyet önümüzde peygamberimizin zamânındaki gibi duruyor ve aynı şeyi söylüyor. O zaman bilinmeyecek bir yaratılıştan bahsediliyorsa, şimdi de “bilinmeyen” bir yaratıştan bahsediliyor demektir. Buna göre o bahsedilen şeyler, âyet ortadan kalkmayacağına göre “hiçbir zaman yaratılmayacak” ya da “âhirette yaratılacak” anlamına gelir. Peygamberimizin ve sahabenin bilmediğini bilmek için, tağutların öncülüğünde şekillenmiş olan modern zamanlar mı beklendi, bu âyetin tezâhür etmesi için modern zamanlara mı ihtiyaç vardı? “Yaratıyor” olarak değil de “yaratacak” olarak okunduğunda böyle bir sonuca ulaşmak kaçınılmaz olacaktır.

“Biz âyetlerimizi hem âfakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şâhid olması yetmez mi?” (Fussilet 53).

Âfak, “ufuklar, dört bir taraf” anlamındadır. Bir şeyin âfakta ve enfüste görülmesi demek, o şeyin her yerde ve herkesin göreceği şekilde, âyetin de söylediği gibi “açıkça” görülmesi demektir.

Meselâ atları ele alalım. Atlara şöyle karşıdan bakınca görülen şey, tam da insana göre, insan için yaratıldığı, sırtının insanın oturması için ayarlandığı, uzun koşulara-yürümelere müsâit olduğudur. Tam da insana uygun yaratılmıştır atlar. Fakat atlardan vazgeçilip onun yerine çeşitli modern taşıtlar üretildiğine ve Allah’ın da “görece” bunu istediği söylendiğine göre, Allah artık atlardan vazgeçmiş ve onun yerine araba, gemi, uçak, tren mi yaratmıştır? Fakat atlar da hâlen yaratılıp durduklarına göre atların yaratılmasının sürmesini neye yoracağız? Bu kadar at ne olacak? İnsanlığın vâr olduğu tüm zamanlarda vâr olan ve insanların en yakın arkadaşı olan atlar ne işe yarar? Türkiye’de 150.000 at olduğu söyleniyor. Dünyâda 350’nin üzerinde at türü vardır. Şimdi bu kadar at, bu kadar tür ne olacak? Bütün atları yarış atı yapacak değilsiniz ya! 100 yıllık ömrü olan otomobil, insanlıkla yaşıt atlara tercih ediliyor ve otomobiller için 15-20 yıllık ömürler ipotek edilebilirken, onlar için birçok masraflara girilirken, bir zamanlar insanların ellerinin bir uzantısı olan ve ekmek su istemeyen, masrafsız atlardan korkuluyor. Lütfi Bergen, “Atlar Boşuna Yaratılmamıştır” başlıklı yazısında şunları söyler:

“Seküler zamanlar için seküler vahiy indirilmez. Vahiy indirildiğinde bir sonraki peygambere değin geçerli olan ahkâm, din belirlenir. Kur’ân hatem’ûl enbiyâ olan Hz. Peygamber’e indirildiğine göre tamamlanmış bir kitaptır. Seküler zamanları da kapsayan hükümlerle gelir.

Kur’ân şimdiki döneme indirilseydi bu dönemin şartlarına göre indirilmezdi. Kur’ân milâdi 610 yılında indirilmeye başlanmıştır. Allah katında zaman bizim yaşadığımız zaman değildir. Bu nedenle Kur’ân’ı Allah’ın insanlıkla zamansız konuşması olarak görmek kaçınılmazdır.

“Kur’ân bugün inseydi bugünün şartlarına göre inerdi, zîrâ o zamanki toplumla bu zamanki toplumun kavrayış ve yaşayışı bir değil” şeklindeki ifâde şu nedenle eksik bir çıkarıma dayanıyor: Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde Roma ve Îran uygarlıkları bulunuyordu. Dolayısıyla inen vahiy o çağda yaşayan “ileri” uygarlıkları da kendine muhâtap edinmişti. Hz. Peygamber’in yaşadığı zamanı “ilkel” görmek Hz. Peygamber’i bedevi sayan Batı tasavvurunun (oryantalizmin) yeniden üretilmesi demektir.

Kur’ân’ın bin türlü tefsiri yapılabilir. Diğer taraftan Kur’ân’ın sentetik, toplumdan topluma değişebilen, zamandan zamana değişebilen bir vahiy olduğunu düşünmek Kur’ân’a müdâhale etmektir. Kur’ân kendisine şeytanların dokunamadığını beyân etmektedir. Bu nedenle o çağlar üstüdür. Bugün inseydi ve tıpkı Mûsa’ya verildiği gibi “levha” olarak yeryüzüne bırakılsaydı, 610 yılında indiği gibi indirilecekti.

Kur’ân bugün inseydi “Mercedes” demeyecekti. Otomobilden de bahsetmeyecekti. Kur’ân’ın binek olarak hayvanlardan bahsetmesi bilinçli bir tercihtir. İnsanın “zamânın şartları” diyerek ululadığı şey paganizmdir. Kur’ân’ın binek olarak at’ı (hayvanları) öne sürmesi tarım toplumunun, insanlığın görmüş ve göreceği en üst îmar-bereket-umran seviyesi olmasındandır. Otomobil kıtlıktır. Atlar boşuna yaratılmamıştır.

İnsanın asfalt gibi bir malzeme üretmesi, atom bombasını îcâdı, betona yaslanarak ev-binâlar yapması Allah’ın murâdı değildir. Tabiatı bozmak insanın bozgunculuğuna ilişkin bir sapmadır. Bu nedenle yaşadığımız dünyânın koşullarına göre vahyin kendini “ayarlayacağını” düşünmek, Allah’ın zamânın peşinde koştuğunu söylemekten farksızdır”.

Şu âyet, devri geçmiş bir âyet değildir: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasınız. Allah yolunda her ne infâk ederseniz, size eksiksiz olarak ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız” (Enfâl 60).

“Allah’ın yaratması” ile “insanların üretmesi” aynı şey değildir. İnsanların üretmesi, Allah’ın yaratmasıyla çelişiyorsa, bu üretimler zararlı üretimlerdir ve bir-an önce “eski”ye dönmek gerekir. İnsanlar ancak bu şekilde mutlu, sağlıklı, güvenilir, huzurlu ve fıtratlarıyla uyumlu hayatlar yaşayabilirler.

Evet, “fabrika ayarları”na dönmek şarttır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s