Ali Tarık Parlakışık / Devlet Tartışması / Felsefe-Düşünce / Yazarlar / Yorum-Analiz

Siyasî Meşruiyete Dair

ali-tarik-parlakişikSiyasetin meşruiyeti sorunu çoğu zaman pozitivist çevre ve algılarda bire bir insanı körelten bir görünüm arz ediyor. Teokrasi bir yandan kutsal bir liderlik izlenimi verirken, öte yandan laiklik özellikle Türkiye’de Bizantinizme demir atmıştır. 

Siyasi erkin meşruiyet ile ilişkisi hem “siyaset felsefesi” hem de haliyle “siyaset sosyolojisi” için mühim bir mevzudur. Mesele şudur; devlet fikri veya tasavvuru ile bağlantılı sade ve ‘geçerli’ bir olgu olarak meşruiyet mühim olmakla birlikte, meşruiyetin menbaı nedir, bunun ölçütlerini kim, niçin belirleyecek, nasıl belirleyecek, meşruiyetin sürekliliği gibi hususları kim ya da kimler denetleyecektir. Haliyle tefekkür planında şunları da gündeme alabiliriz; devlet nedir, devlet gerekli midir, devletin ‘hükmetme’ ve ‘yönetme’ bağlamında varlığı ne ifade eder, devletin ve devlet yönetiminde meşruiyetin işgal ettiği alan neye tekabül eder.

Sözgelimi yönetim/idare şekilleri bahsini açtığımız takdirde demokrasi, cumhuriyet, mutlakiyet, teokrasi, oligarşi ve hatta federasyon -diğerlerini zikredersek- dünya üzerinde şu an itibariyle uygulanan yönetim/idare şekillerinin içtimai mukaveleleri ve bununla taalluklu bir şekilde peşinden sürükleyici içtimai nizam, içtimai huzur, devlet-toplum ahengi gibi meseleler başlı başına birer tartışma konusudur.

Max Weber’i misal olarak ele alacak olursak, devlet, Max Weber’de içtimai birlikteliği sağlayan bir örgüdür. Max Weber’den önce ve sonra bir bilim olarak siyaset üzerine eğilenlerin görüşlerinden mülhem “çağdaş siyaset” felsefesinde üç çizgi belirtilir; a) Devlete içtimai yaklaşım: bu yaklaşım salt ve basit bir ifadeyle devleti içtimai bir yapı ve teşebbüs olarak okur, devlet tüzel bir karaktere maliktir, toplumun haricinde değildir; b) Devleti kutsayan yaklaşım: bu yaklaşımda devlete kutsal bir alan tayin edilir, devlet bu yaklaşımda yapay bir organizasyon değildir; c) Devletin lüzumsuzluğuna atıf yapan yaklaşım: anarşistlerin devlete yaklaşımı bu şekildedir, anarşistler içtimai bir nizami gereklilik olarak kabule ederler, ancak siyasi bir organizasyonun olmadığı bir içtimai nizamdır bu.

Max Weber’e göre, devletin içtimai olan bütün olgularla ilişkisi mevcuttur ve devlet, amaçları ile birlikte vardır. Max Weber’in bu telakkisi bir şekilde “iktidar” olgusuna kapı açacak bir telakkidir. Weber’in bürokrasi telakkisinde vazifelerin işlerliğine bağlı bir hiyerarşi, vazifelerle ilgili kuralların kâğıt üzerinde mukayyet kalması ile meşgul zümreler, resmi ve belirli yasa ve yönetmeliklerle çevrelenmiş ilkeler, zümrelerin teşekkül etmesinin akabinde toplu kadro çalışması ve vazife alacak olanların alanları ile ilgili umumi kurallara bağlı bir eğitim söz konusudur.

Gelinen süreçte modern devlet telakkisinin ana omurgasını, ulus-devlet halinde vücut bulmuş ve ulus-devlet ülke hudutlarının ihtiva ettiği kavmi bir hüviyetin ulusal hüviyete evrimi temel hareket noktasını teşkil eder. Bunun için de inşa edilecek telakkide toplumun/halkın/kavmin dininden önceki tarihi serüvenlerine gidilir. Ve gidilen bu noktada toplumun/halkın/kavmin ‘güç unsurları’na yaklaşılır. Tabii olarak buna müsait bir tarih telakkisi de inşa edilir. Coğrafyamızdaki Jakoben seçkinci merkez elitin ellerinde vücut bulmuş bir projedir bu. Mevcut dünyada içtimai bir siyaset telakkisi ne kadar mümkün, bu ayrı bir tartışmanın konusu lakin “siyaset sosyolojisi”nde var olan seçkinler kuramının bu Jakobenizm ile paralelliği oldukça yüksektir.

Öte yandan merkez-çevre ikilemi de bir yandan mevcut politik oligarşiyi son derce geren bir vakıadır.

Siyasetin meşruiyeti sorunu çoğu zaman pozitivist çevre ve algılarda bire bir insanı körelten bir görünüm arz ediyor. Teokrasi bir yandan kutsal bir liderlik izlenimi verirken, öte yandan laiklik özellikle Türkiye’de Bizantinizme demir atmıştır.

Esasında saltanatın mevzubahis olduğu zamanlarda bizim medeniyetimizde de meşruiyetin sorunsallığı gergin bir şekilde göz önündedir ve süreç içinde dini ve siyasi liderliğin tefrik olduğu (birbirinden ayrıldığı) dillendirilen bir husustur. Bu mantığa göre, Hasan-ı Basri, Süfyan es-Sevri, Ebu Hanife, Ahmed b. Hanbel gibi şahsiyetler dini liderlik kalesini dik tutarken aynı zamanda siyaset arenasında kaybolan meşruiyetin halk vicdanındaki birer temsilcisidirler.

Hukukun üstünlüğü meselsine paralel olarak da tartışılabilecek olan meşruiyet sorunu, bir yerde halk arasında en bilgilisinden en bilgisizine kadar geniş ve kapsamlı bir kümeyi ilgilendirecek mahiyettedir. Devletin şekli, idari mekanizmaları, kırmızı çizgileri, içtihada müsait alanlar, ehil hukukçuları buraya yönlendirmiş olmalı ki, esasen bir tefekkür hamlesi dahi olsa meseleye vukûfiyetle birlikte duyulan alakanın bu noktayla da bir yerde ilişkisi vardır. Bu hukukun üstünlüğü, meşruiyet ve usûl konularının İmam Şafiî, İmam Gazalî, İbn-i Teymiyye, İbn-i Kayyim el-Cevziyye, İbn-i Hazm, İbn-i Haldun, Şatıbî gibi isimler bir şekilde bir yerden erden değinmiş ve bu değiniler hukuk külliyatının tekevvününe sebep olmuştur.

Ali Tarık Parlakışıkakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s