Açık Görüş / Devlet Tartışması / Din / Felsefe-Düşünce / Hârûn Görmüş

İslâm’ın Devlet Talebi Var mı?

islamin-devlet-talebi-var-mi-1Müslümanlar, cihangir devletlerini ve İslâm Devleti anlayışlarını kaybettiklerinden beri mevzu etmenin bile abes olduğu konularda bitip tükenmeyen tartışmalar yapmışlardır ve yapmaktadırlar.

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl “güç ve iktidâr sâhibi” kıldıysa, onları da yeryüzünde “güç ve iktidâr sâhibi” kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

Müslümanlar, cihangir devletlerini ve İslâm Devleti anlayışlarını kaybettiklerinden beri mevzu etmenin bile abes olduğu konularda bitip tükenmeyen tartışmalar yapmışlardır ve yapmaktadırlar. İşte bu da o konulardan biridir: İslâm’ın devlet talebi var mı? Bu soruyu Peygamberimize ve sahabeye sorsak, herhâlde yüzümüze şaşkın şaşkın bakar ve “Herhâlde aklını kaybetmiş zavallı” derlerdi. Çünkü bu soru “modern telâkkinin sorusudur ve bid’attir. Böyle bir sorunun sorulması hem anlamsız, hem ayıp, hem de ahmaklıktır. Zîrâ İslâm, “İslâm Devleti” demektir. En birinci amacı ve hedefi İslâm Devleti kurmak ve tüm dünyâda bir İslâm Medeniyeti oluşturmak olan İslâm dîninin bir devlet talebi olup olmadığı sorusuna verilecek ilk cevap “Eyvaahh!” demek olur. Çünkü eğer böyle bir soru soruluyorsa, Müslümanların perişân bir hâlde oldukları anlaşılır. Çünkü perişân hâlde olmayan Müslümanların zâten sağlam bir devletleri vardır ki, bu nedenle ezik bir hâlde değillerdir ve böyle absürd sorular sormuyorlardır. Dolayısı ile yazının başlığını biraz da utana sıkıla koyduk.

Hemen söyleyelim ki, İslâm’ın devlet talebi vardır ve hem de bu devlet “Dünyâ Devleti”, “Dünyâ İslâm Devleti” olmak şeklindedir. Nasıl ki, göklerde İslâm tam olarak hakîmiyetini yürütüyorsa, yeryüzünde de tam adâletli Müslüman’ca bir yönetimin olması, zulmün olmaması ve bitmesi için şarttır ve bu nedenle de bir İslâm Devleti’nin bulunması elzemdir. Çünkü İslâm, sâdece gönüllerde, zihinlerde tutulabilecek bir din değildir. İslâm bir hayat dînidir. Salt bir ahlâk dîni değildir. Felsefe değildir. Sâdece bir söz ve sohbet dîni de değildir. İnsanlara “terapi” olsun için gönderilmemiştir sâdece. Hayattaki zulme, yâni İslâmsızlığa bir isyandır ve hayâtı aynen göklerde olduğu gibi İslâm’a, yâni Allah’a göre düzenlemenin ve yönetmenin pratiğidir. Bu yönetim, bilgi-bilinç-eylem-devlet-medeniyet aşamalarıyla kendini gösterir.

“İslâm Devleti’ni yüreklerde kurun” söylemini çok yersiz ve boş buluyoruz. Çünkü dediğimiz gibi, İslâm sâdece yüreklere hapsedilebilecek bir din değildir ve sâdece yüreklerde kurulacak olan bir devletin, zulme uğrayan, aç, sefil, mağdur, mazlum insanlara hiçbir faydası olmaz. Yüreklerdedir çünkü. Yüreklerde kurulmuş (ya da yüreklere hapsedilmiş) olan devlet, bir mazlumun alnına doğru gelen bir kurşunu engelleyemez ve hattâ sektiremez. Hiçbir yaraya merhem olmaz yâni. Böyle olunca da tağutların ekmeğine yağ sürer. Bu nedenle devleti sâdece gönüllerde kurmak yetmez. Fakat deniyorsa ki, “ilk önce yüreklerde kurun”, eyvallah, o zaman başka. İslâm Devleti ilk önce yüreklerde kurulmalı ve bir süre sonra bilinç ile beslenmiş bir devlet yeryüzünde kurulup hâkim duruma gelmelidir. Bilinç, samîmiyet ve gayret netîcesinde Allah’ın yardımı mutlakâ yetişecektir.

İslâm dîni, Budizm, Şintoizm, Taoizm vs. dinler gibi değildir. Hayâtın tam ortasına müdâhale etme emri olan bir dindir.

Ömer Yılmaz,

“Devletin gerekliliği konusunda Müslümanlar arasında ihtilaf olmadığından, târih boyunca Müslümanlar devlet sâhibi ola-gelmişlerdir. İslâm şehirli-medenî bir dindir, şehir-medeniyet düzeni, devletsizlik fikrini devre-dışı bırakır. Devletsizlik olsa olsa dağda, kırda, bayırda kendilerini mevcut sosyaliteden soyutlayan bir avuç insan arasında mümkün olabilir. İslâm hayâtın bütününü düzenler, hukuk vâzeder; nikâhtan alışverişe, mîrastan savaş hukûkuna kadar hayâtın her alanını kapsayan hükümleri vardır. Hz. Muhammed, Medîne’de mescid, pazar, medrese kurmuş, dâvâları karâra bağlamış, diğer devlet reislerine mektuplar yazmış, zekât toplamış, ordu kurmuş, savaşa çıkmış, antlaşma imzalamıştır; buna rağmen “İslâm’da devlet yoktur, İslâm siyâsetle vs. ilgilenmez” demek, insan zekâsına hakârettir.

Devletsizlik fikrini savunanlar devletin arızî olduğunu, târihte sonradan ortaya çıktığını savunurlar; ilk insan topluluklarında devlet yoktur. Bu takdirde “ilk insan çıplaktı, hâliyle örtünmek de arızîdir” diye düşünülebilir, oysa örtünmenin arızî olması onun gereksiz, zararlı ya da yok edilmesi gereken bir şey olduğu anlamına gelmez; gerekli olduğu, ihtiyaç duyulduğu için insanlık örtünme yoluna gitmiştir. Köşede bucakta ilkel yaşayan birtakım kabîleler ve mutlak çıplaklaşma eğilimindeki Batı toplumlarının bir bölümü dışında bugün insanlık şu veya bu şekilde örtünmektedir. Bu, şehir-medeniyet düzeninde kaçınılmaz olarak böyledir.

Batı, üç yüz yıldan fazladır Müslümanların ensesinde boza pişirirken, Batılı felsefelerin taşıyıcıları, tutunduğumuz son dalı da kesmeye çalışıyorlar. Onların hatırına Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olamayız. İslâm’ın varlığa, insana, hayâta, topluma, târihe bakışı farklıdır, bir başka deyişle İslâm, her açıdan farklı bir paradigma üzerine kuruludur; aklı başında her Müslüman için bu böyledir. Bu açıdan İslâm’ı devletten-siyâsetten, daha geniş plânda hayâtın herhangi bir alanından soyutlamaya yönelik yaklaşımlar, Müslüman toplumlar için zararlıdır. Bu yaklaşımla güdülen amaç, yapmak, onarmak, ıslah etmek değil, yıkmak, bozmak, fesat çıkarmaktır. Târih boyunca devlet sâhibi olagelmiş bulunan Müslümanlar devlet fikrinden vazgeçmeyecektir. Sorun devletin İslâmî bir bakış açısı temelinde şekillenen farklı bir felsefî yaklaşımla modern devletten ayrı nasıl inşâ edileceği, nasıl olacağı, nasıl sınırlanacağıdır” demektedir.

İslâm Devleti olmadığında doğal olarak tağutların devleti olacak ve onların bâtıl devletlerinin hükümleri yürürlükte olacaktır. Bir Müslüman için bu hükümlere uymak düşünülemez. Zâten Peygamber de (s.a.v.) bu hükümlerin yerine Allah’ın hükümlerini yeryüzüne hâkim kılmak için seçilip gönderilmiştir. Tağutların hükümlerine karşı Kâfirûn Sûresi’nde şöyle denmiştir:

“De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dîniniz size, benim dînim bana” (Kâfirûn 1-6).

Peki, kâfirlerin dînine (hayat anlayışlarına, bakış açılarına) tapmayınca, yâni onlara uymayarak hükümlerini kabûl etmeyince neyi kabûl edeceğiz? Tabiî ki vahiyle bildirilen Allah’ın hükümlerini. Fakat bu hükümlerin uygulanacağı bir alan olmadığında bu hükümler nasıl hayat bulacak ve uygulanacak? İşte devlet bu nedenle vardır. Allah’ın hükümlerinin uygulanması için devlet şarttır. Olmazsa olmazdır.

Modern Müslümanlar sürekli olarak zulmün bertaraf edilmesi mümkün olmayan çalışmalarda bulunuyorlar. Bu çalışma şekli otomatikman tağutlara alan açıyor. Zîrâ tağutlar bir îtiraz ile, bir isyân ile karşılaşmıyorlar. Müslümanların İslâm Devleti düşüncesinde olmayışları ve hattâ böyle bir düşünceden ürpermeleri, onların îtiraz etmelerini önlüyor. Bu îtirâzı yapamayınca ve yapmayınca da, sürekli olarak teorik İslâm-Kur’ân çalışmaları yapıyorlar ki, bu çalışmaların bir sonunun gelmesi söz konusu değildir. Hattâ bu tarz çalışmalar, İslâm Devleti kurmanın önündeki en büyük engeldir.

Hüseyin Alan bu konuda şöyle demektedir:

“Sözümüz, rehberi peygamber olanların dikkatini çekmeye dâirdir. Devlet ve mülk konusunda işin temelini oluşturan rablik ve ilahlık bağlantısını anlayamamak ya da dikkatlerden uzak tutmak, İslâm’ı, Kur’ân’ı ve peygamberin örnekliğini doğru anlamamaktır. Bu durumda modernizmle karşılaşan Müslümanların modernizme karşı cevap üretirken “kaynağa dönüş”, “öze dönüş” ve “anlama” çabaları ve çağrıları, insan kalabalıklarını tevhîdi temelde yeniden örgütleme faaliyetlerine dönüşmeli, nihâyetinde İslâm Devleti kurma hedefinde buluşturmalıdır.

Devleti, mülkü merkeze almayan çabalar Müslümanlara değil modernizme fayda sağlamakta, modernizm içinde mânevi hazzı sağlarken, dîni de ahlâkçılık dînine dönüştürmektedir. Çünkü bir Müslüman’ın dünyâ hayâtında varlık gerekçesi ve imtihan bilinci olarak nihâi amacı devlet kurmak, bu güç-mülk ve devletle fitneyi yeryüzünden kaldırmaktır. Bunun sonucunda dînini tam olarak yaşamak ve insanlara hak dâveti ulaştırmaktır.

Bu nedenle bir Müslüman bilir ki, devleti olmayan Müslüman, her tür tehlikeye açık durumda, sokakta çıplak ve korumasız kalan insan gibidir. Çünkü o şartlarda dînini, neslini ve aklını koruyamaz. Nihâyet kenti, toplumu ve devleti dönüştüremeyen Müslüman, bu nedenle kendini dönüşmüş, dînini değiştirmiş, kavmi içinde helâk olanlarla birlik olmaya râzı olmuş hâlde bulur.

Buna rağmen özne rôlüne soyunan günümüz insanının kaynağı yeniden okuma adına geleneğe karşı durarak vâr olma çabası doğru rotayı tâkip etmemektedir. Kaynağa dönüş, yeniden anlama ve eğitim çalışmaları, devlet ve mülk gerçeğine temâs etmediği, bunu gündem ederek aşmaya ve yapılanmaya çalışmadığı her durumda, detaylarda boğularak modern kalmaya mahkûmdur. Modernin içinden, modern düşünüş ve parametrelerle gelenek eleştirisine dayalı vâr oluş, modern akledişle üretilen her bilgi, türedilik üretecek, küreselliğin içinde sistemi besleyen sonuçlara yol açacaktır.

Diğer taraftan, devlet ve mülk konusunu eksene almadan, konuyla bağlantılı donanıma sâhip olmayı düşünmeden, bu uğurda eksiğini gediğinin hâlletmeye çabalamadan, olup bitenlere bigâne kalarak teolojik tartışmalarla rahatlamayı kâr saymak gibi bir anlayışın önünün açıldığına da şâhit olmaktayız. Geleneğimizde gördüğümüz Hâricilik, tekfircilik ve elfâz-ı küfür bahsinin yeniden canlandırılması bu. Devlet ve mülk sâhipliğiyle mücâdeleyi merkeze alması gerekenler, onun yerine selâmı yaygınlaştırmak, Allah’ın kullarına hakîkati tebliğ etmekle sorumlu olduğu ahâliyle teolojik kavgayı sürdürerek hedef şaşkınlığı yaşamaktadır. Dolayısıyla enerjisini, bilgisini, neslini doğru hedef yerine modernizme sunmaktadır. 

Nitekim küresel sistem, devlet ve mülk konusuna temâs etmeden yapılan Kur’ân çalışmalarının sözcülerine ve ürünlerine geniş alanlar açmakta, teolojik tartışmalar yanında gelenek eleştirisini teşvik ederek bu anlayışın yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Teolojik tartışma konuları, yeniden yeniden anlama çabaları mâsûmâne niyetlerle devâm etse de, sistem bu gibilere kendi içinde meşrûiyet alanları sağlayarak nesilleri boşa çıkartmaktadır. Devletin stratejik aklı biliyor ki teolojik tartışma çerçevesini aşmayan yeni telâkki üretimleri, ne yapılması ve nasıl yapılması aşamasına geçemeyecektir. Buysa İslâm’ı ve Müslümanlığı anlamanın önünde en büyük engel olmaya devâm edecektir.

Bir nakilde Hz. Peygamber’in bir gün arkadaşlarıyla otururken şöyle söylediği belirtilir: “Bir zaman Sultan ile Kitab’ın ayrıştığını göreceksiniz. Sultan’dan yana olsanız ateşe gidersiniz. Kitap’tan yana olsanız, öldürüleceksiniz. ‘Öyle bir zamâna erişirsek ne yapalım ey Allah’ın elçisi’ diye sordular. ‘Kitap’tan yana olun’ dedi. ‘O nasıl olacak’ dediler. ‘Îsâ’nın şâhitlerinin yaptığını yapın’ dedi. ‘Onlar ne yaptılar ya Resûlullah’ diye sordular. ‘Kitaptan yana oldular, şehit edildiler’ dedi” (İbn-i Hacer, Heysemî, Taberânî)”.

Ali Bal,

“Yeryüzünde fitne kalmayınca ve din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Bakara 193, Enfâl 39) âyetinden de anlaşılacağı gibi, İslâm, yeryüzünde barış ve adâletin hâkim olmasını amaçlayan ve bu nedenle yeryüzünde barış ve adâleti ortadan kaldırarak zulmü, ifsâdı, tuğyânı hâkim kılmaya çalışan küresel egemenlere, onların kurumsal varlıkları olan devletlerle ve paktlarla savaşmayı emreden bir dindir. İslâm, İslâm toplumu üzerinde referansları İslâm/Vahiy olmayan ideolojilerin ve onlara dayalı siyâsal sistemlerin/rejimlerin iktidâr olmasını kabûl etmez. Müslümanlar İslâm toplumu olarak kendi devlet örgütlenmelerini oluşturmadıkları sürece ‘tabiat boşluk kabûl etmez’ ilkesi gereği başka dünyâ görüşleri/ideolojiler ve bu ideolojilere dayalı sistemler mevcut boşluğu dolduracaklardır.

Tevhid, şirk, tağut, cihad gibi temel İslâmî kavramları devre dışı bırakan, “Muhâfazakâr İslâm”, “Ilımlı İslâm” gibi Batı’cı, reel-politikçi, uzlaşmacı ve teslimiyetçi bir İslâmî form üzerinden İslâm Devleti kavramını mahkûm etmek insaflı bir tutum olmaz. Bugünkü form, küresel hegemonyanın icâzeti ile devlet erki eline teslim edilmiş sahte bir İslâmcılığın devletçiliğine uyar ki, biz buna İslâm Devleti demiyoruz. Samîri’nin buzağısına uyan devlet işte bu devlettir ve Kur’ân, onu gönüllerine yerleştiren İsrâiloğullarına “müşrik” diyor.

Sözünü ettiğimiz İslâm Devleti’nin referansı Kur’ân’dır ve bu devlet, yönetme hırsıyla hareket edenlere imkân tanımaz. İslâm Devleti, On Emir’de kendisine “Öldürmeyeceksin” ilkesinin indirildiği Hz. Mûsa’yı, iki tarafı da dinlemeden karar verdiği için pişman olup Allah’tan af dileyen Hz. Davud’u, Kral-Peygamber olarak dönemin cihan devletini yönettiği halde karıncayı dâhi incitmeyen Hz. Süleyman’ı referans alan bir devlettir; Nemrutları, Firavunları, Kârunları referans alan bir devlet değil” demektedir.

“Şüphesiz, Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) hâinlerin savunucusu olma” (Nîsâ 105).

Şimdi bu âyet 1.400 yıl önce Peygamberimize hitâp ettiği gibi, şimdi de başta devlet yöneticilerine olmak üzere bana-bize de hitâp ediyor. Şu hâlde laikliğe göre bu hitâba kayıtsız kalmam isteniyor ve “devletsizlik” düşüncesi dayatılıyor. Îtiraz edince de terörist/aşırı vs. gibi yaftalamalar yapılıyor. Yâni İslâm Devleti talebinde bulunmak terörist îlan edilmek için yetiyor. Fakat bu durum Müslüman’ı korkutamaz. Müslüman bilir ki, İslâm’ın kendisine emrettiği ve kendisinden beklediği şeyler vardır ve bu beklentiler bir İslâm Devleti olmadığında gerçekleşemez. İslâm Devleti olmadığında din de yarım olur, akim kalır.

Abdulhakim Beyazyüz ise şunları söylemektedir:

“İslâm’ın devlet talebi var mıdır?” sorusuna doğru cevap vermek için, İslâm’ın fert ve topluluklardan/ümmetlerden neler istediğine bakmak gerekmektedir. İslâm dîni, müntesiplerinden Allah’ın rablığını/terbiye ediciliğini, daha önce verdikleri ahde (7/171)  sâdık kalarak kabûl etmelerini ve böylelikle kendisi için yaratıldıkları hilâfet görevini yerine getirmelerini, dolayısıyla rablerinin irâdesinin tecellileri olmalarını istemektedir. İnsanların bunu gerçekleştirmeleri için de tevhidi, adâleti ve paylaşımı, hukûkun üstünlüğünü ve barışı hayatlarının merkezine alıp, bunu yaymaya çalışmaları ve yanı-sıra bu değerleri referans alan diğer inananlarla velâyet hukûku içinde berâberce hareket etmelerinin gerektiği açıktır. Bu ise doğal olarak İslâm’ı referans alan bir siyâsal organizasyon içinde olmalarını gerektirecektir. Devlet en büyük siyâsal organizasyon olarak tanımlandığına göre, demek ki İslâm’ın müslümanlardan şartlarının ve imkânlarının izin vermesi durumunda, siyâsal örgütlenmelerini devlet düzeyine çıkarmalarını istediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.”

Yine Hüseyin Alan,

“Çağımız fesadın, nifakın ve şirkin yaygın şekilde egemen ve iktidâr olduğu bir çağdır. Bu çağın fitnesi ise: “Devletin dini olmaz. Devletin, meliklerin ve kralların bir yolu ve dâvâsı yoktur. Din siyâsete, ekonomiye ve sosyâl örgütlenme alanına müdâhale etmemelidir. İslâm’ın da bir devlet talebi yoktur. Devlet tüm dinlere karşı nötr olmalıdır. Yâni devlet dinlere karşı eşit mesâfede durmalı, birini diğerine karşı “hak ve üstün” tutmamalıdır. Aksi hâlde anarşi çıkar, kaos olur, din totaliter bir anlayışa ve dayatmaya dönüşür. Bu bakımdan devletin dîni adâlettir. Devlet başkanı âdil olduktan sonra, gayr-i müslim de olsa ona itaat edilmelidir.”

Bu, şu demektir: “İslâm tek hak din değildir. İslâm diğer dinlere karşı üstün de değildir. İslâm ne kadar hakkı temsil ediyorsa, diğer dinler de aynı şekilde hakkı temsil etmektedir. O nedenle hak ve bâtıl ayırımı olmadığı gibi İslâm ve câhiliye ayırımı da yoktur. İslâm yönetemez. Allah, bu çağa emretmekten, bu çağı hidâyete ulaştırmaktan âcizdir. Kitabın emir ve yasaklar bildiren hükümleriyse târihseldir. O nedenle hükümler geçmiş şartlarla bağlı, o dönemi ilgilendiren boyutlarıyla değerlendirilmelidir. Dînin evrensel olan ve günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan mesajıysa ahlâk, erdem, ibâdet ve mâneviyattır. Bu bakımdan din bireysel olup toplumsal alana karışmaz. Aksini söyleyenler dîni bozmakta, dîni siyâsete, dîni ekonomiye, dîni sosyâl hayâta âlet etmektedirler.” Özetle, “Müslümanlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet değildirler” demektir. Görüldüğü üzere hak bâtılla karıştırılmaktadır.

İslâm, âhirette bulacağı karşılığa uygun biçimde dünyâyı-hayâtı düzenlemeyi ifâde eder” demektedir.

İslâm Devleti olmadığında tağutların devleti ve kânunları olacağından, İslâm kânunları yok demektir. Hâlbuki Allah, Kur’ân’da tağutların hükümleriyle amel edilmesini şirk olarak belirtir ve o hükümlerle amel edilmesini yasaklar:

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60).

“O, hükmüne kimseyi ortak etmez” (Kehf 26).

“Hüküm ancak Allah’ındır. O da, kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler” (Yûsuf 40).

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet-yönet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarına dikkat et. Eğer (Allah’ın hükümlerinden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktırlar (yoldan çıkmışlardır). Yoksa onlar câhiliyye (İslâm-dışı) yönetim mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre hükmü bakımından Allah’tan daha iyi kim vardır?” (Mâide 49-50).

Kur’ân devlet istiyor mu sorusunun cevâbı şu âyetlerdir:

“Bir vakit Mûsa halkına: “Ey halkım!” demişti, “Allah’ın size bahşettiği nîmetleri hatırlayın ki O, aranızdan peygamberler çıkarmış, sizi Melikler kılmış (kendi kendinizin efendisi yapmış) ve Dünyâ’da başka hiç kimseye göstermediği lütfunu size göstermişti” (Mâide 20).

“Allah, içinizden îman edenlere ve sâlih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç-şüphesiz onlardan öncekileri nasıl “güç ve iktidâr sâhibi” kıldıysa, onları da yeryüzünde “güç ve iktidâr sâhibi” kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibâdet ederler ve bana hiç-bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fâsıktır” (Nûr 55).

“Andolsun, biz Zikir’den sonra Zebur’da da: Şüphesiz Arz’a sâlih kullarım vâris olacaktır diye yazdık” (Enbiyâ 105).

“Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mîrasçılar kılmak istiyoruz” (Kasas 5).

“Onlar o mü’minlerdir ki, eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkî verirsek namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler; iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar” (Hacc 41).

O sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz O, bağışlayandır, esirgeyendir” (En’âm 165).

Dünyâyı cennetin bir şûbesi (cennet değil) yapmakla mükellefiz. Cennet dünyâdan başlar zîrâ:

“Onlardan öylesi de vardır ki: ‘Rabbimiz, bize Dünyâ’da da iyilik ver, âhirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azâbından koru’ der” (Bakara 201).

“Allah selam yurduna (cennete) çağırıyor ve dilediğini de bir doğru yola hidâyet buyuruyor” (Yûnus 25).

“Ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nûrunu tamamlamaktan başkasını istemiyor” (Tevbe 32).

“Onlar, Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nûrunu tamamlayıcıdır; kâfirler hoş görmese bile” (Saff 8).

Allah’ın nûru, bilgi-bilinç-eylem-devlet-medeniyet sürecinin sonunda, aynen göklerde olduğu gibi yeryüzünde de Allah’ın sözünün-emrinin hâkim olmasıdır. Zâten ancak bu şekilde dünyâ cennetin bir “şûbesi” olabilir ve insanlar ancak İslâm Devleti ve Medeniyeti gerçekleştiğinde -dünyânın doğal zorlukları hâriç- diğer zorluklardan, zulümlerden kurtulabilir ve insan gibi yaşayıp mutlu, huzurlu olabilir.

Devlet; “dîn-u devlet”tir vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Hârûn Görmüş – akilvefikir.org

Reklamlar

2 thoughts on “İslâm’ın Devlet Talebi Var mı?

  1. Allah razı olsun güzel ve itidalli bir yazı. 21. asrın seküler kafası ne yazık ki bu söylemlerden ve söylemleri gerçekleştirme çabasından uzak. Rabbim ayaklarımızı sabit kılsın.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s