Atilla Fikri Ergun / Yazarlar / Yorum-Analiz

İthal İslamcılık – Menâr, Mevdudi, Seyyid Kutup

atilla-fikriergun-köşeİthal İslamcılık bedeviliği “İslam” olarak takdim etti, irfana saldırdı, geleneğin yerine sonradan türediliği ikame etti, tarih ve kültürle ters düştü, vatansızlığı marifet bildi, aynı zamanda çaldı çırptı, milleti soydu, yalanı, riyayı, adam kayırmayı, sonradan görmeliği meşrulaştırdı, hulâsa bir barbarlık ideolojisi olarak tebarüz etti.

Keşf-i kadîm yaparak İslam ilim-irfan-tefekkür mirasından hareketle kendimizi yeniden üreteceğimiz zamanlardı, bunu yaparken aynı zamanda makul bir şekilde, kırıp dökmeden kendi düşünce tarihimizin, bize intikal eden mirasın kritiğini de yapacaktık. Lakin üç koldan radikalizm, fundamentalizm ve oryantalizm devreye sokuldu, birden bire tarih, kültür ve geleneği lanetleyen, Sünnet’e-Hadis’e saldıran, sonradan türedi, meşkuk kişi ve gruplar peydah oldu.

İthal İslamcılık bedeviliği “İslam” olarak takdim etti, irfana saldırdı, geleneğin yerine sonradan türediliği ikame etti, tarih ve kültürle ters düştü, vatansızlığı marifet bildi, aynı zamanda çaldı çırptı, milleti soydu, yalanı, riyayı, adam kayırmayı, sonradan görmeliği meşrulaştırdı, hulâsa bir barbarlık ideolojisi olarak tebarüz etti.

Hangi düşünce akımı veya hangi siyasî hareket söz konusu olursa olsun öncelikle onun beslendiği literatür ve söz konusu literatürü vücuda getiren müellifler önem arz eder.

Bu bağlamda;

İthal İslamcılığın menbaı Menâr’dır. Afgani, Abduh ve Reşid Rıza’nın etkisi Türkiye’de son derece yıkıcı oldu, bin yıllık tarih, kimlik, kültür ve medeniyetimize zıt yabancı fikirler bu ideologların peşine takılan kimselerin eliyle bu coğrafyaya taşındı. Meseleyi derinden kavrayan ve tehlikenin farkında olan II. Abdulhamid, Afgani’yi pasifize etti.

Onun İstanbul’daki mecburi ikameti veya “misafirliği” -ki buna “süslü esaret” de denebilir- II. Abdulhamid’in basiret ve feraseti sayesindedir. Böylece Sultan, Afgani’yi kontrol altında tutarak etkisiz hale getirdi ve en azından kendi dönemi için daha büyük bir hasarın önüne geçmiş oldu.

II. Abdulhamid, Abduh’un Beyrut’taki faaliyetlerinden de endişe duymuş ve onun Mısır’a dönmesinde ısrarcı olmuştur. Reşid Rıza ise önce İttihat ve Terakki’yi destekledi, 1908’de II. Abdulhamid’in hallinden sonra İstanbul’a gelerek, İttihat ve Terakki ile nihai olarak mutabakata varmanın yollarını aradı, ancak Mısır’a eli boş dönmek zorunda kaldı.

Arapçı anlayış Reşid Rıza’da zirve yapmıştır, o, Arapçılığın önde gelen savunucusudur. Nitekim Reşid Rıza, Arap isyanlarını desteklemiş, Şerif Hüseyin’e arka çıkmıştır. Daha sonra onun İngilizlerle anlaşma yaptığı gerekçesiyle ters dönmüş, bu sefer Suudîlerin safında yer almıştır.

Menâr, siyasî açıdan basiret sahibi olmadığı gibi -ki duruma göre herkesle (Masonlarla, İttihatçılarla, Şerif Hüseyin’le, Suudîlerle) bir olmuştur-, fikrî açıdan da tam bir çorba görüntüsü ortaya koydu. Yaşadığımız coğrafyada genel olarak modernist-reformist tezlere kaynaklık etti ve mezhepsizlik fikrinin yaygınlaşmasında önemli bir görev üstlendi.

Menâr’ın açtığı yaralar tastamam tedavi edilememiş olsa da, süreç içerisinde ortaya çıkan ve bugün de devam eden ilmî-fikrî mukavemet ilerisi için umut vericidir.

Menâr’ın ardından ikinci büyük yıkım Mevdudi ve Seyyid Kutup’un fikirleri çerçevesinde gerçekleşti. Özellikle Seyyid Kutup, Türkiye’de haddinden fazla abartıldı, oysa ondan çok daha kıymetli, orijinal fikirlere sahip ilim-irfan erbabı gelip geçti bu topraklardan.

Kutup, 1952’de Hür Subaylar tarafından gerçekleştirilen ihtilâl öncesinde Nâsır’la düzenli olarak görüşüyordu. İhtilâl olduğu zaman İhvan ihtilâli sahiplendi, hatta kendi programını hazırlayıp yayınladı. 16 Ocak 1953’te bütün partiler kapatılmış, kısa süre içinde tüm muhalif sesler susturulmuştu, Nâsır sadece İhvan’a dokunmadı, zira İhvan, halk arasında ihtilâle destek sağlıyordu.

Nâsır İhvan’ı derdest edip cezaevlerine tıkınca -ki aralarında Kutup da vardı, ilk tutukluluk dönemi 1954’tür- Seyyid Kutup zindanda Mevdudi’nin Dört Terim‘i üzerine yoğunlaştı ve oturup düşündü, bir yanda statlardan “Allahu Ekber” seslerinin yükseldiği Mısır, öbür yanda cezaevlerine tıkılan, işkenceden geçirilen İhvan…

Böylece Kutup tekfiri bir yöntem olarak benimsedi ki, Fî Zilâl ve Yoldaki İşaretler onun bu psikolojisinin ürünüdür. 13 bölümden oluşan Yoldaki İşaretler‘in 4 bölümü Fî Zilâl‘den alınmadır zaten.

Kutup ve Mevdudi’nin kitapları hiçbir fikrî-felsefî veya entelektüel devrime de yol açmamış, sadece tekfirciliğe güç kazandırmıştır, mesele bu kadar açıktır.

Seyyid Kutup’un Yoldaki İşaretler‘de sergilediği radikalizm, dönemin Mısır’ında birçok irili ufaklı grubun ortaya çıkmasına neden oldu. Deyim yerindeyse Mevdudi ve Seyyid Kutup’un kitaplarını hıfzeden Şükrü Mustafa, Cemaati’l-Müslimin’i -nam-ı diğer Tekfir ve’l-Hicre’yi- kurarken Kutup’un radikalizmini daha da keskinleştirdi.

Toplumdan bütünüyle kopmak gerektiği, mevcut camilerde Cuma namazı kılınamayacağı, askerlik yapmanın ve devlet memuriyetinde bulunmanın -örneğin öğretmen, doktor veya mühendis olarak yahut bir başka şekilde devlet kurumlarında çalışmanın- caiz olmadığı, Yahudiler ülkeye saldırsa dahi orduda yer almamak gerektiği gibi yıkıcı düşünce ve pratikler -özetle Dâru’l-Harb mantığı- daha çok Kutup’un radikalizminden ilham alan Tekfir ve’l-Hicre’nin ortaya koyduğu yaklaşımı benimsemiş radikaller vasıtasıyla bu coğrafyaya taşındı.

İş daha da vahim boyutlara ulaştı. Mesela, evli çiftlerden biri Cemaati’l-Müslimin’e katıldığında diğeri buna karşı çıkarsa aralarındaki nikâh düşmüş oluyordu ki, bir dönem Türkiye’de de bu tür yaklaşımlara ziyadesiyle rastlandı. Kendilerini bu düşünceye kaptıranlar sadece evde analarını babalarını tekfir etmekle kalmadılar, yuvalar yıkıldı, aileler dağıldı.

Sonuçta ne oldu? Yaşadığımız coğrafyada İslam ilim-irfan-tefekkür mirasını -kadîm müktesebatı- reddeden, tarih, kültür ve geleneği yok sayan, felsefesiz, hikmetsiz, estetik kaygı taşımayan, medeniyeti olmayan, tekfiri yöntem olarak benimsemiş, dümdüz radikal -bir diğer cenahtan ise fundamentalist- bir “İslam” anlayışı zuhur etti.

Mevdudi ile Seyyid Kutup arasında bir mukayese yapılacak olursa, İslamî ilimlere vukûfiyet hususunda Mevdudi ile Seyyid Kutup arasındaki fark oldukça belirgindir. Mevdudi’nin ilmî yönü ağır basar, Kutup ise âlim değildir, modern döneme ait aydın kategorisinde yer alır.

Kutup, içtimaî bir tefsir yazmaya gayret etmiştir, tefsirinde belli bir usûl takip ettiği söylenemez, daha çok duygularını ve edebiyatını konuşturmuştur. Mevdudi’nin Tefhim‘i, Kutup’un Fî Zilâl‘ine kıyasla ilmî muhtevaya sahip daha derli toplu bir tefsirdir.

Mevdudi’nin gelenekle bağı belirgindir, tefsirinin yanı sıra İslam’da İhya Hareketleri ve Sünnetin Anayasal Niteliği adlı kitapları bunu açıkça ortaya koyar. Kutup ise tastamam modern radikal zihni temsil eder ki, nitekim daha çok kendi kişisel görüşü doğrultusunda hareket eden nevzuhur bir görüntü ortaya koymaktadır.

Bugüne gelecek olursak, Taksim’de canlı bomba patlatan Radikal-Bedevi İslamcı terörün kodları modern dönemde Arap dünyasından tercüme edilen “İslamî” literatürde mevcuttur. Vehhabilik ve özellikle yakın döneme ait Mısır merkezli “İslamî” hareketler bu işin menbaıdır. Tekfire dayalı yaklaşım temel teşkil eder.

“Mekke dönemi” ve “cahiliye toplumu” söylemi kopuşu, dolayısıyla toplumu ayrıştırıp birbirine düşürmeyi hedeflerken, belli bir aşamadan sonra -ki ilk aşamaya “güçsüzlük/zayıflık aşaması” adı verilir ve bu aşamanın ardından- “dâru’l-harb” mantığı devreye girer ve cahiliye toplumuna son vermek veya cahiliye toplumunu teslim almak amacıyla eyleme geçer, bunu yaparken “cihad” adı altında canlı bomba eylemleri de dâhil olmak üzere terörün “fıkhını” ortaya koyar.

“Mekke dönemi” ve “cahiliye toplumu”ndan söz eden, ancak bununla birlikte silahlı-bombalı eylemleri tasvip etmediklerini söyleyen bir kısım radikaller de potansiyel dâru’l-harb’çidir, diğerleriyle aralarında daha çok durum veya aşama tespiti açısından fark vardır. Vakıayla yüzleşmeyen kendini kandırır, bunun da ötesinde sorunun parçası haline gelir.

Sonuç olarak; İthal İslamcılığa karşı Millî İslamcılık yükselmeye ve yavaş yavaş ithal İslamcılığın önüne geçmeye başlamıştır, bu bir süreçtir, Menârcılık, Mevdudicilik, Seyyid Kutupçuluk, Vehhabilik, bedevilik, tekfircilik vs. için yolun sonu görünmüştür.

İslam, bin yıl boyunca içtimaî, siyasî, iktisadî, askerî boyutları ile bir dünya düzeni olarak İslam-Türk’ün organizasyonu vasıtasıyla yeryüzünde görünür olmuştur. Kozmopolitizmi kabul etmemiz için hiçbir açık ve meşru sebep yoktur.

İttihatçılık, Ulusçuluk gibi ithamlar hakikati yansıtmamakla birlikte bunlar, Millî İslamcılığın üzerini örtemeyecektir. Bin yıllık köklü tarihi, kültürü, geleneği, irfanı ve medeniyetiyle, yerli, Millî İslamcılık, ithal, Arapçı ve Farsçı İslamcılığı geriletmektedir.

Dört yüz küsur yıllık İslam-Türk halifeliğinin hitâmından sonra meydana gelen büyük boşluktan istifade Ehl-i Sünnet’in yerine ikame edilmeye çalışılan, merkezkaç kuvvetlerden müteşekkil Neo-Selefilik/Vehhabilik, Neo-Mutezililik, Şia, Kur’âniyyûn parantezini kapatma zamanıdır, bunların imal ve ithal edildikleri yerlere iade edilme zamanı gelmiştir.

Baykal dahi gerçeğin farkına varmıştır: “Gönül ister ki, IŞİD değil orada bizim alıştığımız türde bir Sünnî İslam ortaya çıksa.” Diğerleri hiç kimseye yaşam hakkı tanımazken, Ehl-i Sünnet hâkim durumda olduğu her yerde her mezhep ve meşrepten insanı yüz yıllar boyunca bir arada yaşattı çünkü. Son örneği İslam-Türk halifeliğidir.

Devlete baş kaldıran kim olursa olsun başı ezilmiş, ancak halk arasında çatışma yaşanmamıştır. Sünnîler ile Alevîler Anadolu’da, Şiîler ile Sünnîler Irak’ta, Sünnîler ile Zeydiler Yemen’de, Sünnîler ile Nusayriler Suriye’de bu sayede yüzyıllar boyu birlikte yaşayabildi. Şimdi yaşayamıyorlar, çünkü az biraz palazlanan merkezkaç kuvvetlerden her biri -bu bağlamda Neo-Selefiler/Vehhabiler ve Şia- güçlü oldukları yerde bir diğerine ne söz ne de yaşam hakkı tanıyorlar.

“Kur’an İslam’ı” adıyla ortaya çıkan güdük taife ise, başta Hz. Peygamber’in otoritesi karşısında, sonrasında da tarihin yetiştirdiği, her biri mümtaz şahsiyetler olan ulemâ, arifân ve mütefekkirînin ağırlığı altında ezilmeye mahkûm. Kompleks sahibi bu güdük taifenin başta Sünnet-Hadis olmak üzere yaptıkları işler ve verdikleri eserlerle isimlerini tarihe altın harflerle yazdırmış şahsiyetlere saldırması bu yüzden. Ezcümle bu bir çap ve had meselesi.

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

Reklamlar

2 thoughts on “İthal İslamcılık – Menâr, Mevdudi, Seyyid Kutup

  1. Halkçılık kavramının yanına yeni bir sekmeyle semud kavmi ayetini açıp karşılaştırma yapıverin de, sonra ‘konuşalım.’ Allah düşmanlarına (suud ve ortakları olan başımızdakiler) ‘iyi çocuklar’ demek, aynı güruhun taraftarlığına Allah düşmanlığına çanak tutmaktır. Son olarak, Kur’an bize yeter diyenin söylemine karşılık savunduğunuz ‘doğru’ ve iyi olsaydı bin senedir süregelen bitmez bilmez savaşlar olmazdı! Sünnet diye diye ‘sünnetliyoruz’ birbirimizi. Sizlere rağmen tevhid Allah’ın yardımıyla adım adım ilerliyor.

    Beğen

  2. bu yazının hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur.. tamamıyle afaki ve insaftan uzak bir tutumla yazılmış.. son yüzyılın yetiştirdiği nadide fikir adamlarından ikisi (S. Kutup ve Mevdudi) böylece harcanamaz.. Onlar bedel ödeyerek gitti.. Bırakın onları doğru anlayanlar anlatsın.. Bu karşı çıkışım “onlar hatasızdır veya eleştirilemez” gibi bir karşı çıkış değildir.. sadece insafsız bir yazı olmuş ve hakkaniyet barındırmıyor, bunu belirtmek istedim… vesselam.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s