Din / Mevlüt Hönül / Yazarlar

Adalet İçin Şûrâ – Şûrâ ve Adalet

mevlüt-hönül-köşe-2Şûrâ, adaletten sonra Kur’an’da zikredilen siyasî kavramların belki de en önemlisidir. Mü’minler yeryüzünün ıslahı, adaletin tesisi, dolayısıyla zulmün defedilmesi, def-i mefsedet ve celb-i menafi için şûrâ ilkesini hayata geçirmek zorundadırlar.

İnsan sosyal bir varlıktır, toplum, insanların belli bir iş bölümü ve düzen içerisinde yaşamak için bir araya gelmeleri neticesinde teşekkül eder. Toplum düzeninde karşılaşılan sorunların ve ortaya çıkan anlaşmazlıkların çözümü için tıkları problemler ve anlaşmazlıkların çözümü için başvuracakları birtakım yollara (usûllere) ve mekanizmalara ihtiyaç vardır.

“Rablerinin çağrısına icabet ederler, namazı kılarlar, onların işleri aralarında şûrâ iledir, kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.” (Şura: 38)

Siyasî bir kavram olan şûrâ (Ş-V-R kökünden) birçok anlamı olan bir kelimedir. Müşavere, şivar, meşvüre, meşvere; “danışıp işaret almak, görüş almak” manasındadır.

Kur’an’ın şûrâ emri, fikir alışverişi yapmak, bilgi ve tecrübelerden faydalanmak, en doğru ve isabetli olanı bulmada yardımlaşmak ve keyfi idarenin her şeklini ortadan kaldırmak içindir. İslam’ın özü olan adalet ve hürriyetin tesisi ancak şûrâ ile mümkün olabilir.

Vahye muhatap olan, ilahî irade tarafından vahiyle yönlendirilen ve murakabe altında tutulan Allah Resulü (s.a.v), sahabenin ileri gelenleri ile istişare etmiş, böylece şûrâ aynı zamanda onun yaşayan sünneti olarak, yapılacak işlerin karara bağlanması, meydana gelen anlaşmazlıkların çözümü ve diğer hususlarda başvurulması gereken bir yol olmuştur.

Ashab, İslam’ın insanların dünyevi ve uhrevi mutluluğu için ortaya koyduğu emir ve yasakların ilk muhatabı idi. İman esaslarını içselleştirmemiş, ahlakî yozlaşma içindeki bir toplumda ilk iş tevhid akidesinin ve ahlakî ilkelerin tebliği olmuş, daha sonra ibadete ilişkin ilkeler vazedilmiştir, bu çağrıya icabet eden ashab, Medine’de Hz. Peygamber’in önderliğinde İslam’ın hukuka ve yönetime ilişkin ilkelerini hayata geçirerek örnek bir toplum meydana getirmiştir.

Şûrâ, ehil olan insanların bir araya gelerek yapılacak herhangi bir iş hususunda veya genel olarak toplumun işleri hususunda görüşmesi ve karar almasıdır. Aksi halde ya keyfi bir idare biçimi topluma hâkim olmakta ya da herkesin kafasına göre hareket ettiği, parçalara ayrılmış, kendi içinde birbiriyle mücadele eden, bölük pörçük bir toplumsal tablo ortaya çıkmata yahut iş anarşiye varmaktadır. Şûrâ ilkesi, bütün bu olumsuzlukları bertaraf etmektedir.

Bir grup insanın “toplumun işlerini görüşmek” adı altında kendi menfaatlerine dönük karar alma mekanizması oluşturmaları ise şûrâ kavramının içini boşaltmaktır. Yönetici konumunda bulunan kimselerin, toplumun genelini ilgilendiren herhangi bir konuda, sadece kendi meşrebinden olanları bir araya toplayarak karar almaları, toplumun menfaatini üstün tutarak, toplumu bir arada tutmak, adil, ahlakî kararlar almak için hayata geçirmek zorunda oldukları şûrâ ilkesini işlevsiz kılar. Bu tür bir yaklaşım birleştirici olmaz, aksine ayrışmaya sebebiyet verir.

Bireyden aileye, aileden topluma, toplumdan devlet yönetimine kadar her zeminde insanların refahı ve saadeti için yapılacak işlerin şûrâ ile karara bağlanması esastır. Elbette herkesi memnun etmek de mümkün değildir, son sözü söyleyecek birileri lazımdır ve herhangi bir konuda son söz söylenip iş karara bağlandıktan sonra herkesin alınan karara riayet etmesi gerekir.

Günlük hayatta da yapacağımız herhangi bir iş, alacağımız herhangi bir karar hususunda danışmaya ihtiyaç duyarız. Bazı hadislerde şöyle buyurulmaktadır:

“İstişare, pişmanlığa karşı kaledir.” (Maverdi)

“İstihare eden mahrum kalmaz, istişare eden pişman olmaz.” (Taberani)

“İnsanı pişman eden, kendi görüşündeki ısrardır.” (Maverdi)

“Yapacağı işi ehli ile istişare edene, o işin en güzeli nasip olur.” (Taberani)

Ancak ne yazık ki, hikmetten nasibini almamış “akıl”, tecrübe sahibi insanların bilgi ve deneyimlerinden faydalanmak yerine kendi hırslarının ve cehaletinin kurbanı olmaktadır.

Şûrâ, adaletten sonra Kur’an’da zikredilen siyasî kavramların belki de en önemlisidir. Mü’minler yeryüzünün ıslahı, adaletin tesisi, dolayısıyla zulmün defedilmesi, def-i mefsedet ve celb-i menafi için şûrâ ilkesini hayata geçirmek zorundadırlar. Danışmak, farklı görüşlere sahip olunsa da aynı zamanda birlik ve beraberliğin de teminatıdır.

Adalet olmazsa olmazdır, yöneten yönetilen bütün insanlar için temel ilkedir. Adaleti ayakta tutan toplumlar varlıklarını bir şekilde devam ettirirler. Şahitlik, hükümlerin tatbiki, aile hayatı, iş hayatı, eğitim, söz, yazı, elhasıl hayatın bütün alanlarında, her hal ve şartta adaleti ayakta tutmak esastır. Hiç tartışmasız şûrâ da adaletli olmalıdır.

Bir cümle ile ifade etmek gerekirse, günümüzde ister aile fertleri arasında ister daha üst toplumsal bir düzeyde olsun alınan kararlar genellikle hakkaniyet ölçüsünün dışında kalmakta, genel olarak kişisel menfaat gözetilmekte, adam, grup yahut meşrep kayırma söz konusu olmakta, rant hesabı yapılmakta ve mevcut mekanizmalar da bu doğrultuda işletilmektedir.

Mevlüt Hönülakilvefikir.org

Reklamlar

One thought on “Adalet İçin Şûrâ – Şûrâ ve Adalet

  1. Katkı olsun diyedir:

    Şura prensibi, İslam toplumunun bir unsurudur. Bahsettiğiniz ayetteki sıralama da bunu gösterir; ‘Rablerinin davetine icabet edenler’, ‘aralarında namazı topluca kılanlar’, ‘kendi içlerinde iktisadi işlerini halledenler’ diyerek mevcuttan bağımsız kurulmuş bir toplum, bir ümmet, bir cemaatten bahsediliyor. Bu topluluk, atmosferde yaşamıyor, içinden koptuğu kendi toplumuyla aynı yerde beraber yaşıyor. Henüz Medine yok. O halde bu topluluk, diğerleriyle her türden ilişki kuracaktır ama nasıl?

    Ayetin geri kalanı onu bildiriyor: ‘Bunlar toplumsal işleriyle ilgili karar alırken kararlarını istişare ederek alırlar’, ‘içlerinden biri bir haksızlığa uğrarsa topluca onun hakkını alırlar.’ Ayetler devam eder ve diğerleriyle kurulan hukuki prensipleri bildirir ‘bir kötülüğün karşılığı misliyle karşılık vermektir ama siz (şimdilik) bağışlayın, Allah daha fazlasını size verecektir.’

    Soru şu: Bu Türkiye’de kendilerini İslam toplumu olarak tanıtan bir sosyal grup yok. Bu oluşmamış. Sivil toplumları Hılful Fudul tarzı sisteme itaat etmiş sosyo-kültürel gruplar olarak tespit ettikten sonra, istişare gibi, ötekilerle karşılıklı ilişkiler gibi ilkeler, bizim memlekette sadece istismar ediliyor. Ahalinin duyguları, inançları kullanılıyor… Bu bilinsin istedim. Bir de, sıralamaya dikkat çekmek istedim…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s