Ömer Yılmaz / Din / Felsefe-Düşünce / Yazarlar

Hz. Resulullah’a “Fakir” Demek Caiz Olmaz!

ömer-yılmaz-köşe-3Hz. Resulullah’a “fakir” diyen kimseyi azarlamak, ayıplamak, kınamak, ona karşı sert çıkmak, onu cezalandırmak gerekir, zira…

Dünya mayınlı bir arazidir, mayınlı oluşu imtihana mebnidir, ahiret yolcusu insan bu mayınlı araziyi sağ salim geçtiği takdirde imtihanını bihakkın vermiş olacaktır. Üzerinde ahirete doğru yol aldığımız bu arazi dört mayınla döşelidir: Servet, şehvet (karşı cinse duyulan şiddetli arzu anlamında), şöhret ve riyaset. Bu dört mayının tahrip gücü son derece yüksektir, herhangi biri, üzerine basanın ahiretini havaya uçurur. Nefs, dördüne de teşnedir. Dolayısıyla dünya denen mayınlı araziyi sağ salim geçebilmek için nefs terbiyesi-tezkiyesi şarttır.

Bu faninin bu seferki tefekkürü hubb-i servet (servet sevgisi veya zenginlik arzusu) üzerine; o servet sevgisi, o zenginlik arzusu ki, üzerine basan nicesinin ahiretini berhava etmiştir. Kur’an, bu hususta Karun’u emsal gösterir, kıssası ibretliktir. Hazır söz açılmışken; Firavun, Karun ve Samiri hiç ölmezler, nefislerde yaşarlar, her insan potansiyel bir Firavun, Karun ve Samiri’dir, meğer ki, irfan sahibi ola.

Tasavvufun büyük isimlerinden İsmail Hakkı Bursevî, Kitâbu’l-Envâr’ında Hz. Resulullah’ın servet hususundaki tutumunu, örnekliğini, yanı sıra hakiki anlamda fakirliği ve zenginliği ilim-irfan ehline yaraşır şekilde izah etmiştir.

Bursevî, 99 bâbdan oluşan eserinin her bâbına bir beyitle başlar. Aşağıda zikrettiğimiz, eserin ilk bâbının başında yer alan bu beyit, uzun bir şerhe konu olduğu için, biz konumuzla alakalı ilk mısraın şerhi üzerinde duracağız. İtalik yazı ile aktarılan kısımlar Bursevî’ye, diğer kısımlar ise şahsıma aittir.

Nedir derviş Muhammed, feyz-i Mevlâ’ya müheyyâdır

Ne belki katre şeklinde görünmüş özge deryâdır

“Derviş, fakir demektir” diyerek söze başlar Bursevî ve akabinde fakîr-i şer’î ve fakîr-i hakîkî ayrımı yapar. “Fakîr-i şer’î odur ki, nisâba malik olmaya. Ve fakîr-i hakîkî odur ki, ne kendi vücûduna ve ne hod vücûduna muzâf olan mâsivâya mâlik olmaya. Belki cümlesini fî sebîlillâh bezl edip mecmûundan fenâ bula. Gerekse zâhirde nisâba mâlik olsun; Hz. Dâvûd, ve Süleymân ve Yûsuf ve Eyyûb ve İskender ve gayrileri gibi. Gerekse olmasın; Resûlullâh (s.a.v) ve ona peyrev olanlar gibi.”(1)

Yani; şer’î açıdan fakir, nisaba malik olmayan (zekâtı gerekli kılacak miktarda mala sahip olmayan) kimsedir, hakiki fakir ise, ister Hz. Davud, Süleyman, Yusuf, Eyyub, İskender ve diğerleri gibi nisaba malik olsun, ister Hz. Resulullah ve ona tâbi olanlar gibi nisaba malik olmasın, masivaya malik olmayan, cümlesini Allah yolunda esirgemeden bol bol verip, tümünden veya toplamından fenâ bulan kimsedir. Bir diğer ifadeyle hakiki fakir -zahirde nisaba malik olsa dahi- hakikatte kendisi dışındaki hiçbir şeye malik olmayan, kendini hiçbir şeye sahip görmeyen kimsedir, onun bütün zenginliği Allah’tır.

“Ve lâkin” der, Bursevî, “Bir kimse Resûlullâh’a (s.a.v) fakîr dese, ta’zîr lazım gelir. Zîrâ, cemî’ hazâin kendine müsellem ve müfevvez iken kabûl etmeyip terk etti.”(2)

Yani; Hz. Resulullah’a “fakir” diyen kimseyi azarlamak, ayıplamak, kınamak, ona karşı sert çıkmak, onu cezalandırmak gerekir, zira bütün hazineler ona verilmiş, teslim edilmiş, tevdi olunmuş, ısmarlanmış iken, o, kabul etmemiş, tümünü terk etmiştir. Meselenin nirengi noktası burasıdır. Hz. Resulullah, bu hususta bilinçli bir seçim yapmıştır, yoksa bizim gibi beceriksizlik veya iş bilmezlik yahut tembellik neticesinde fakr u zarurete düşüp kendi acizliğini, beceriksizliğini yahut tembelliğini kutsamamıştır, o, bu gibi olumsuz vasıflardan münezzehtir. İşte bu yüzden, Medine’de, ganimetten pay aldığı halde üç gece arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmamış olan Hz. Resulullah’a(3) “fakir” demek caiz olmaz.

Bursevî, Kur’an’dan delil getirir: “Ve bu sırra işâret edip Kur’an’da gelir: ve vecedeke âilen fe-ağnâ / seni fakir iken bulup zengin etmedi mi? Burada âil ile murad, zâhirde adîm ve bâtında fakîr-i hakîkidir ki mâsivallâhdan bi’l-külliye tehallî eyleyendir. Ve ğına ile murâd, zâhirde mâl-ı Hatîce (r. anhâ) ve seyf ve rumhla tahsîl olunan rızık ve bâtında vücûd-i hakîkîdir ki, vücûd-i mecâzîden boşaldıktan sonra zuhûr etmiştir.”(4)

Yani; Duhâ Suresi’nin 8. Ayetinde âil’den murad, zahirde yokluk (içindeki kimse) iken, bâtında hakiki fakirdir ki, hakiki fakir, Allah’tan başka her şeyden (Allah’ın yarattıklarından) tamamen uzak kalmış kimsedir; ğına’dan murad ise, zahirde Hz. Hatice validemizin malı, kılıç ve mızrakla toplanan rızık (ganimet) iken, bâtında hakiki vücûd/hakiki varlıktır ki, Hz. Resulullah’ın içinde (iç dünyasında yahut kalbinde) mecazî vücûda/mecazî varlığa (gerçek olmadığı halde gerçeğe benzeyen, onunla arasında bir alaka bulunan varlığa) dair hiçbir şey kalmamasından sonra ortaya çıkmış, ona görünür hale gelmiştir.

Hz. Resulullah, Hz. Hatice validemizin malı ile husule gelen zenginliğe itibar etmemiş, Medine’de ise kılıç ve mızrakla toplanan rızkı (ganimeti) Allah için infak yoluyla terk edip, fakirliği seçmiş, elinde imkân olmasına karşın aksi yönde bir seçim yaparak fakir olarak yaşamıştır. Onun bu yolu seçmesi, mâsivâdan arınması, mecazî varlıktan boşalması ile alakalıdır. O, hem hakiki fakir hem hakiki zengindir, zira onun Allah’tan başka hiçbir şeyi yoktur.

Âşık Paşa da dervişi benzer şekilde tarif eder:

Derviş odur ki dünyâyı terk ede

Gedâ odur ki dünyâ anı terk ede

Yani; derviş, elinde imkân olduğu halde dünyayı kendi isteğiyle terk eden kimse iken, dilenci yahut fakir ise, kendisi istemediği halde dünyanın kendisini terk ettiği kimsedir. İkisi arasında dağlar kadar fark vardır, birincisi Hz. Resulullah gibi bilinçli bir seçim yapmakta, ikincisi ise istemediği ve hoşlanmadığı halde maruz kalmaktadır.

Servet mayınına basmaktan, ahretin berhava olmasından korunmak, ancak Hz. Resulullah’ın yolunu takip etmekle mümkündür. Nefs ancak bu şekilde terbiye ve tezkiye edilir. Böylesi bir fakirlik makbuldür. Öte yandan arzu edilmemesine karşın maruz kalınan fakr u zarureti kutsamamak icap eder, böylesi bir fakirlik, kişinin evlâd-ı iyâlinin ihtiyaçlarını temin edememesi, başkalarına muhtaç olması gibi durumları da beraberinde getirir ki, bunlar İslam’ın onaylamadığı hallerdir.

Son olarak şunu hatırlatmak lazım gelir ki, tasavvufta fakirlik ve zenginlik gerçekte maddî anlamda yokluk ya da varlık içinde olmakla, mal mülkle alakalı bir durum değildir. Bursevî, “ister nisâba mâlik olsun, ister nisâba mâlik olmasın” demekle, fakr hususunda “fakîr-i hakîkî”den, ğına hususunda ise “vücûd-i hakîkî”den söz etmekle esasen bu noktaya dikkat çekmektedir.

Ömer Yılmazakilvefikir.org

1- İsmail Hakkı Bursevî, Kitâbu’l-Envâr, Çev: Naim Avan, İnsan Yayınları, 2. Baskı, Ekim 2002, s. 21

2- İsmail Hakkı Bursevî, a.g.e., s. 21

3- Müslim, Kitâbu’z-Zühd ve’r-Rikak, 2970

4- İsmail Hakkı Bursevî, a.g.e., s. 21

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s