Din / Mevlüt Hönül / Yazarlar

Din’de İkrah ve Takiyye

mevlüt-hönül-köşe-2Öncü kimliğe sahip bir Müslüman, itikadî bir hususta hiçbir şekilde taviz vermeden zalimin/zorbanın dayatmasına karşı dik durmak zorundadır. Velev ki, sonu ölüm ile neticelensin.

“İkrah” (K-R-H kökünden), bir kimseyi hoşlanmadığı, tiksinti duyabileceği bir işi yapmaya zorlamak, baskı ve tehdit ile mükellef olmadığı bir işi yapmaya zorlamak demektir. Zorlayıcı güce Mükrih, zor-baskı altında olana da Mükreh denir.

Kerihe كَرِهَ: Enfal 8, Tevbe 32-33, Yunus 82, Mü’min 14, Saff 8-9. Burada arzu etmemek manası verilmiştir… Tevbe 49 (Allah onların savaşa çıkmalarını irade etmemiştir)

Kerihtumuh فَكَرِهْتُمُوهُ: Hucurat 12 (Ölü kardeşinin etini yemekten tabiatları icabı tiksinecekleri bildirilmektedir)

Yekrahune يَكْرَهُونَ: Nahl 62 (Bu ayette bildirildiği üzere) Nahl 58 kendilerinin kız çocukları olmasından hoşlanmadıkları halde melekleri dişi varlıklar olarak kabul ederek “Onlar Allah’ın kızlarıdır” demek suretiyle kızları Allah’a nispet etmektedirler.

Kerha كَرْهًا:  Hoşlanmamak, isteksiz olmak Nisa 19, ister istemez Âl-i İmran 83, Ra’d 15, istekli yahut isteksiz Tevbe 53, Fussilet 11

Kurhun كُرْهٌ: Bakara 216 (Hoşlanılmayan, sevilmeyen husus)

Kurha كُرْهًا: Ahkaf 15 Meşakkatli anlamında

Lâ Karihûn لَكَارِهُونَ: Enfal 5 (“Mü’minlerden büyük bir fırka ise senin aralarından çıkarılışından hoşlanmamışlardı” mealinde ) Tevbe 48, 54, Hud 28, Mü’minun 70, Zuhruf 78

Mekrûha مَكْرُوهًا: İsra 38 (Çirkin görülen, rıza gösterilmeyen, mekruh)

Kerreha كَرَّهَ: Fiili çirkin göstermek, tiksindirmek, Hucurat 7 (çirkin göstermek, tiksindirmek)

Ukrihe اُكْرِهَ: En’am 106 (Küfre, inkâra) zorlamak, mecbur kılmak

İkrahe اِكْرَاهَ: İcbar, zorlama, zorla yaptırma Bakara 256, Nur 33

“Kerih” sözcüğü, “ikrah” yoluyla (yapmaya) zorlandığı şeylerde, insana dışarıdan erişen zahmeti, meşakkati ifade eder.

Akıl veya Şeriat bakımından hoşlanılmayan ya da tiksinti duyulan şey… Bundan ötürü bir insanın aynı nesne ile ilgili “tabiat, seciye bakımından onu istiyorum, arzuluyorum, akıl veya şeriat bakımından ondan hoşlanıyorum ya da tiksiniyorum” ya da “akıl veya şeriat bakımından onu istiyorum, arzuluyorum, tabiat, seciye bakımından ondan hoşlanıyorum ya da tiksiniyorum” demesi sahih olur…

Tekrahu: Bazen bir şeyi kerih görürsünüz, hâlbuki o şey sizin için hayırdır…” (Bakara 216)

İnsanın bir şeyle ilgili -onun hakiki durumunu bilmeden- hoşnutsuzluk, tiksinti ya da sevgi izhar etmesine itibar edilmez.

Asıl mesele dinde ikrah yoktur meselesidir. Bakara Suresi’nin 256. Ayetinde şöyle buyrulmuştur: “Dinde ikrah yoktur…”

1- Tevhid, İslam’ın ilk yıllarında bir kimseye tebliğ edilir, kişi kabul eder ya da etmezdi.

2- Bu Ehl-i Kitap’la alakalıdır, çünkü onlar cizye vermeyi seçtiklerinde ve şartlara uyduklarında kendi hallerine terk edilirlerdi.

3- Bâtıl bir dini kabul etmeye ikrah edilip, bunun sonucunda o dini kabul eden ve o dine giren kimselerle ilgili bir hüküm yoktur, anlamındadır.

Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“İman ettikten sonra kâfir olanlar, Allah’ın gazabına uğrarlar, onlar için büyük bir azap vardır. Yalnız bu hüküm, kalpleri kesin bir imanın hazzı ile donanmış olduğu halde baskı altında kalanlar için değil fakat gönüllerinin kapısını inkârcılığa açanlar için geçerlidir.” (Nahl 106)

4- İnsanın dünyada kerhen gerçekleştirdiği itaatin ahirette önemi yoktur.

Çünkü Allah, her şeye hâkim olandır, içimizi dışımızı bilendir. Allah’ın razı olduğu tutum ihlâstır. Allah’ın Resulü bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Ameller ancak niyetlere göredir…” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11)

“Dininde halis ol, amelin azı dahi sana kâfi gelecektir.” (Muaz b. Cebel’den rivayet edilmiştir, Resulullah, Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken ona böyle söylemiştir)

İkrah, söz ve fiillerin sonuçlarına etki eder fakat ehliyetin aslını ortadan kaldırmaz. Geçerli olan ikrah, tam olsun, eksik bulunsun, sözleri hükümden düşürür. Bu nedenle ikrah altında yapılan ikrarlar geçerli olmaz. Ancak ikrah hali kalktıktan sonra rıza gösterilmesi hali müstesnadır. Tam ikrah da, eksik ikrah da rızayı yok eder. Bağlayıcı akit ve sözlerde ise karşılıklı rıza esastır.

Allah şöyle buyurmaktadır:

“Siz ey imana ermiş olanlar! Birbirinizin mallarını haksız yollarla -karşılıklı rızaya dayanan ticaret yoluyla da olsa- heba etmeyin ve birbirinizi mahvetmeyin; zira Allah, sizin için bir rahmet kaynağıdır.” (Nisa 29)

Allah Resulü’nün şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Bir kimsenin malı, ancak onun gönül hoşluğu ile helâl olur.” (Ahmed b Hanbel, Müsned, V, 72)

İnsan kâinattaki yaratıkların en olgunu ve şereflisidir. Canlı cansız bütün varlıkların hepsi insanın hizmetine sunulmuştur. Bu verilen üstünlüğün bedeli, Allah’a ibadet/kulluk, ıslah ve imar etmektir. İnsan, onu diğer varlıklardan üstün kılan akıl, irade ve ihtiyar (seçme hakkı) gibi emanetlerle yeni şeyler keşfedip kesbetmek kudretine sahiptir. İnsanın herhangi bir işi yapıp/yapmama tercihi kendisine aittir.

İnsan bir işi yapmayı güzel görmedikçe başka birinin o işi ona zorla yaptırması düşünülemez. Lakin bu ihtiyar hakkı her zaman sağlam olmayabilir, insanın iradesini ve seçme hakkını kullanmak isteyip de kullanamadığı durumlara genel olarak “ikrah” denilir.

Kur’an-ı Kerim’in yaratıldığını varsayan Mutezilî görüşün (Halku’l-Kur’an) devlet eliyle zorla kabul ettirilmeye çalışıldığı dönem, İslam tarihinde “mihne” olarak bilinmektedir. Başta Ahmed b. Hanbel olmak üzere, resmî düşünceye karşı çıkan pek çok İslam âlimi, bu tutumlarından dolayı mahkûm edilip, işkenceye maruz kaldılar.

Ahmed b. Hanbel ile onu hapishanede ziyaret eden amcası İshak b. Hanbel arasında şu diyalog geçer:

– Ebu Abdullah! (Ahmed b. Hanbel) arkadaşların seninle Allah arasında olan hususta istenileni söylediler. Hapiste, zorlukta yalnız sen kaldın!

– Amca! Âlim takiyye tariki ile cahil cehlinden ötürü (bu türlü) cevap verirse, hakikat ne zaman ortaya çıkacak?

Amcası der ki, “Bu cevap üzerine ben sustum ve onu ikna etmekten vazgeçtim.”(1)

Şia’nın takiyye anlayışına eleştirel bir açıdan bakan Ali Şeriati, “Takiyye benim ve atalarımın dinidir” şeklinde İmam Cafer’e atfedilen rivayeti eleştirir ve takiyyenin bir din değil, pratik bir taktik olduğunu söyler. Ayrıca Şeriati, konunun ironik hale gelişini şu misalle anlatır: “Takiyyeye inanmış bir adam, o kadar “takiyye-zade”dir ki, ‘Bayım, evinizin adresi nedir?’ diye sorulduğunda rengi uçmuş, son derece takiyye yapmış, inancını gizlemiş, görüşünü söylememiştir. Artık görüşünün ne olduğunu, ne gibi bir inanç taşıdığını bile hatırlamaz.”(2)

İmam Hasan el-Basri’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Müslümanlar için takiyye ruhsatını kullanmak kıyamete kadar caizdir. Ancak bu ruhsatın kâfirlere müdahane (dalkavukluk) ve şirin görünmek için kullanılması haram olur.”(3)

Muhammed Ebu Zehra, âlimler için takiyyenin caiz olamayacağını isabetli bir şekilde tespit etmiştir: “İslam diyarında takiyye uygulamak, İslamî hükümlerin istikrar kazanmış olmasından dolayı, farz olan ma’rufu emretmek ve münkeri yasaklamak prensibi ile tenakuz teşkil eder. Hadis ve fetvada Ahmed’in mevkiinde olan biri için, en şiddetli işkencelere uğrasa bile, susmak doğru olmaz. Rey’inde sebat etmesi gerekir. Takiyye, arkasından gidilen imamlar için caiz olmaz. Yoksa halkı yanıltabilirler. Çünkü halk, imamların zahirine tabi oldukları ve derunlarında gizlediklerini bilemedikleri için, söyledikleri her şeyin apaçık gerçekler olduğunu düşünürler.”

Benzer bir düşünceyi Şiî âlimlerden Müfîd de dile getirmiş, takiyyeyi tartışırken, bunun âlimler için geçerli olmadığını, ulemânın takiyye yapması durumunda hakikatin kaybolacağını belirtmiş, takiyyenin ancak (zorunlu hallerde) avam için geçerli olabileceğini açıklamıştır.

Hepsinden mühimi, Müslüman’a takiyye yapılmaz, yani Müslüman Müslüman’a takiyye yapmaz.

Konunun doğru anlaşılabilmesi için Nahl Suresi’nin 106. Ayetine ve ayetin nüzûl sebebine bakmak yerinde olacaktır.

“İmana eriştikten sonra Allah’ı inkâr eden kimseye gelince -ki, bundan kasıt, kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında inkâr etmiş görünen kimse değil, fakat kalbini bile isteye hakkın inkârına açan kimsedir- işte böylelerinin üzerine Allah katından bir hışım çökecek ve onların payına çok büyük bir azap düşecektir. Bütün bunlar, onların dünya hayatını ahirette yeğlemelerinden ve Allah’ın da hakkı inkâr eden kimseleri doğru yola yöneltmemesinden ötürüdür. İşte, Allah’ın kalplerini, işitme ve görme duyularını mühürlediği kimseler bunlardır; işte, umursamazlık içinde dalıp giden kimseler bunlardır! Hiç şüphe yok, ahirette kaybedecek olanlar da bunlardır!” (Nahl 106-109)

Allah’ı inkâr için zorlanmak böyledir. Tam ikrah ile Allah’ı inkâra zorlanan kişi, bunun tesiriyle, kalbini inkâra açmaksızın Allah’ı dili ile inkâr ederse kâfir olmaz. Cevaz verilmesine rağmen karşı koyup inkâr etmez ise mükâfatı Allah’a aittir.

Mekke’deki ilk Müslümanlar, eziyet, zulüm ve pek çok işkenceye maruz kaldıkları bir dönemde küfre dönmek ve cahiliye hükümleri ile hükmedilmeye razı olmaktansa şehadeti tercih etmekte idiler. İbn-i Cerir, ondan da İbn-i Yasir’in oğlu Ebu Ubeyde, Allah Resulü Muhammed’den şöyle rivayet eder:

Müşrikler Ammar b. Yasir’i yakalamış ve istediklerine yakın şeyler söyleyinceye kadar ona sürekli işkence etmişlerdi. Daha sonra Allah Resulü’nün yanına gelen Ammar durumu arz eder. Allah Resulü “Kalbini nasıl buluyorsun?” diye sorar. O da “İman ile dolu” karşılığını verir. Allah Resulü bu karşılığı alınca “Eğer onlar tekrar işkence ederlerse sen de tekrar o sözleri söylersin” diye buyurur. İşte takiyye ruhsatı böyle durumlar için geçerlidir.

İslam tarihi boyunca dilleri ile dahi kâfir olduklarını söylemektense şehit olmayı tercih edenlere ilk örnek, Ammar’ın annesi ve babasıdır. Bilal de takiyye yapmaktan kaçınmış, işkence altında “Ehad! Ehad!” diyerek imanını izhar etmiştir. Ensar’dan Zeyd’in oğlu Habib de, Müseylemetu’l-Kezzab tarafından yakalanıp, kendisine “Sen Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ediyor musun?” diye sorulduğunda “Evet” karşılığını vermiş, bu sefer Müseyleme “Benim Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ediyor musun?” dediğinde ise “Ben duymuyorum” demişti. Müseyleme onun etlerini lime lime koparırken, o sonuna kadar bu tavrında diretmişti.

Hafız İbn-i Asakir, Abdullah b. Huzeyfe es-Sehmi’nin biyografisinde diyor ki:

Bizanslılar Abdullah’ı esir almışlardı, onu krallarına getirdiler. Kral, “Hıristiyan ol, seni mülküme ortak eder, kızımla evlendiririm” dedi. Abdullah, “Eğer sen sahip olduğun her şeyi versen, buna bir de tüm Arapların sahip olduklarını ilave etsen, Allah Resulü Muhammed’in (s.a.v) dininden bir saniyeliğine ayrılmamı istesen, ben yine ayrılmam” cevabını verir. Kral, “O zaman seni öldüreceğim” deyince, Abdullah, “Ne yaparsan yap” dedi. Kral emretti, Abdullah’ı ellerinden ve kollarından bağladılar, okçularını çağırdı, yakından ellerine ve ayaklarına oklar sapladılar. O bu arada hâlâ Hıristiyanlık dinini Abdullah’a aşılamaya çalışıyor, o da hep reddediyordu. Sonra emretti, onu indirdiler. Bir kazan getirilmesini istedi. Müslümanlardan bir esiri getirip içine attılar. Abdullah bu Müslüman’a bakıyordu. Kısa bir süre sonra bu Müslüman kızgın kapta parlayan kemiklere dönüştü. Yine Abdullah’a Hıristiyan olması teklif edildi. O yine reddetti. Kral onun da kazana atılmasını emretti. Kaldırılıp atılacağı zaman, ağladı. Kral biraz umutlandı ve kendisini çağırdı, Abdullah niçin ağladığını şu şekilde izah etti: “Ben Allah yolunda verecek tek bir canım olduğu için ve bu canım da Allah yolunda kısa zamanda bu kazana atılmakla elimden alınacağı için ağladım. İsterdim ki, vücudumdaki kıllar sayısınca canım olsaydı ve her biri Allah yolunda işkence çekerek verilse idi.”

İslam tarihi buna benzer örneklerle doludur. Burada zikrettiğimiz örnekler, ikrahın basit bir mesele olmadığına, en ufak bir tehlike karşısında hemen taviz verilmemesi, icabında ölüme razı olunması gerektiğine ilişkindir.

“O, size yalnızca leşi, kanı, domuz etini ve üzerinde Allah’ın adından başka bir adın anıldığı şeyi yasakladı. Ama kim onlara mecbur kalırsa -bir arzu ve iştah duymamak ve zaruri ihtiyacının üstüne çıkmamak şartıyla- günaha girmiş olmaz. Çünkü unutmayın, Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.” (Bakara 173)

Ayet-i kerimede haram kılınan yiyeceklerin mecburiyet halinde ölmeyecek kadar ve lezzet duymamak suretiyle yenilebileceğine cevaz verilmektedir. Bir an için böyle bir duruma düştüğümüzü varsayalım, bu ruhsatı kullanmamak ölüme yol açacağından kişinin günaha girmesine sebep olur. İkrahtan söz edilebilmesi için, zorlayanın yapmış olduğu zorlamayı yerine getirebilecek güçte olması gerekir, eğer bu zorlamayı yerine getiremeyecek güçte ise o hukuken dikkate alınmaz. Tehdit eden kişiye karşı koyacak gücü olanın, karşı koymayıp tehdidi kabullenmesi korkaklıktır.

Öncü kimliğe sahip bir Müslüman, itikadî bir hususta hiçbir şekilde taviz vermeden zalimin/zorbanın dayatmasına karşı dik durmak zorundadır. Velev ki, sonu ölüm ile neticelensin. Günümüzde bâtıl ideolojiler uğrunda canla başla çalışanlar taviz vermeye yanaşmazken, “Müslüman’ım” diyenlerin “sistemi dönüştürmek” adına “köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek” kabilinden ortaya koydukları yaklaşımlar utanç vericidir. Bunlar tamamen “politik” yaklaşımlardır, gerçekte ne sözünü ettiğimiz türden bir ikrah ne de bu ikraha takiyye ile karşılık vermeyi icap ettirecek bir durum vardır.

Mevlüt Hönülakilvefikir.org

1- İlhan Avni, Takiyyenin Doğuşu ve Gelişmesi, DEÜİF dergisi, 1985, s. 165

2- Ali Şeriati, Ali Şiası – Safevi Şiası, Yöneliş Yay., s. 219

3- Kurtubî, el-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire, 1967, c. IV, s. 57.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s