Atilla Fikri Ergun / Din / Felsefe-Düşünce / Yazarlar / Yorum-Analiz

Ahlakî Kriz Ortamında İlim-İrfan-Tefekkür

atilla-fikriergun-köşeAhlak, kelimenin tam anlamıyla yok oldu, ahlakın yok olduğu yerde (ahlakî kriz ortamında) bizim ilimden, hikmetten, irfandan, tefekkürden söz etmemiz bir iyi niyet göstergesidir sadece, bunun mevcut durumda herhangi bir karşılığı olmadığı gibi, an itibariyle ilerisi için de ümit var olmamızı gerektiren herhangi bir belirti yok.

Hikmetin vatanı yoktur, onun için bulunduğu yerde alınması emrolunmuştur, Mü’minin yitik malı oluşu da en çok ona yakıştığı içindir. Günümüz Müslüman’ı ise hikmeti ters yüz etmekle, ona kör bakmakla, onun hilafına hareket etmekle, onu yağmalamakla meşgul.

Surete odaklanan kişi et ve kemik, kaş ve göz, taş, tahta, toprak, kâğıt, mürekkep, harf ve kelime (lafız) görür, insana bakınca et ve kemik, kaş ve göz, Süleymaniye’ye, Sultanahmet’e yahut Kurtuba Cami’ne bakınca taş, üst seviye ilmî, edebî yahut felsefî bir esere bakınca lafız görmek ise, hikmetten yoksun olmaktır.

Başta insan olmak üzere -ki Allah’ın eseridir- bütün bunların arka planında derin bir anlam ve ince bir sanat yatar. İslam’ın yeniden doğuşu için yapılacak ilk iş onu şekilciliğin, lafızcılığın, bu ikisi üzerine kurulmuş olan kuru siyasi-ideolojik anlayışın, dolayısıyla felsefî ve estetik kaygı taşımayan, manaya nüfuz edemeyen, “aklı” gözünde olan düşük zekâların elinden kurtarmaktır.

Modern insan irfansız olduğu için huzursuzdur, insanı, dolayısıyla kendini tanımadığı için, elde ettiği kuru malumat onun derdine deva olmamakta, huzursuzluğunu veya içine düştüğü bunalımı aşabilmesi için ona yol göstermemekte, imkân tanımamaktadır.

Modern insan kendini tanımadığı, bilmediği için, duracağı yeri de bilmez, onu dizginleyecek, şehvetine, süflî temayüllerine ket vuracak bir varlık, âlem, insan ve hayat felsefesi yoktur. Merkezde kendisinin olduğunu vehmettiği için, sahip olmak, biriktirmek, tüketmek, diğerleri üzerinde tahakküm kurmak ve tanınıp bilinmek başta olmak üzere yaşarken ruhunu muazzep kılacak bütün yanlışlıkları amaç edinmiştir.

Kapitalist modernite “özgür insan”ın tükenişidir, insanın kendi sınırlarını bilmesi olmazsa olmazdır, modern insan sınırlarını bilmediği için “özgürleştiği” ölçüde tükendi. Bu tükenişin zirve yaptığı yer ahlaktır, modern insanın krizi öncelikle ahlakîdir. Ahlak, kelimenin tam anlamıyla yok oldu, ahlakın yok olduğu yerde (ahlakî kriz ortamında) bizim ilimden, hikmetten, irfandan, tefekkürden söz etmemiz bir iyi niyet göstergesidir sadece, bunun mevcut durumda herhangi bir karşılığı olmadığı gibi, an itibariyle ilerisi için de ümit var olmamızı gerektiren herhangi bir belirti yok.

Belki de yapılacak en doğru iş, birçokları tarafından irrasyonel olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşımla hokkaları kalemleri kırıp metinleri yırtmak olacak, modern tabirle klavyeleri kırıp dosyaları geri dönüşüm kutusuna atmak; zira bu her şeyden önce bir zihnî elverişlilik meselesi ki, an itibariyle böyle bir elverişlilikten söz etmemiz mümkün değil.

Ahlakın, âdâbın, erkânın olmadığı yerde medeniyet olmaz. İslamî geleneğimizde çok basit formüle edilmiştir, hadiste şöyle gelmiştir örneğin: “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”(1) Sabahtan akşama kadar Kur’an’dan, İslam’dan söz eden lakin henüz karşılarındakiyle nasıl konuşmaları gerektiğini bilmeyen bedeviler var, saygı sıfır. Bu kişilik yapısından ilme, hikmete, irfana, tefekküre yahut medeniyete dair sağlıklı bir yaklaşım çıkmasını beklemek tek kelimeyle hayalperestliktir.

Bütün bunların yanında Müslüman dünya uzun zamandır kendine özgü irfanî bakış açısını yitirmiş durumdadır. Modern Müslüman “akıl” sebeplere bel bağlaya dursun, İrfan Mektebi bize başka bir şey söylemektedir; sebeplere dayanmakla olmaz, sebepler Allah’ın ortağı mıdır, sebepleri halk eden de Allah’tır, ârif-i billâh olan Allah’a dayanır, O, müsebbibu’l-esbâb’tır, sebeplerin sebebi, yaratıcısı, sahibi…

Hâl-i hazırdaki ahlakî kriz günümüz Müslüman’ını da tastamam kuşatmıştır. Dünyaya kazık çakmak, her yeri ele geçirmek, her yerde olmak, diğerleri üzerinde tahakküm kurmak, ehil olmadığı halde makam mevki işgal etmek ve sürekli gündemde kalmak isteyen, ihtiraslarının peşinden koşturarak, rableşme ve ilahlaşma eğilimi gösteren Müslümanlarla karşı karşıyayız.

Müslüman böyle bir şahsiyet midir? Müslüman, her şeyden önce dünyanın geçiciliğini, dolayısıyla değersizliğini idrak etmiş olan kimsedir. Yeri zamanı geldiğinde bırakıp gitmesini bilir. Sahip olma, her yeri ele geçirme, her yerde olma, ölene kadar makam mevki işgal etme ve sürekli göz önünde olma veya gündemde kalma arzusu Müslüman şahsiyetin benimseyebileceği yaklaşımlar değil. Yeri zamanı geldiğinde makamı mevkii elinin tersiyle bir kenara itip, köşeye çekilmeyi, bırakıp gitmeyi bilmenin İslam tarihindeki en önemli örneği İmam Gazalî’dir, o, deyim yerindeyse bu konuda da hüccet olmuştur.

Ehil olmadıkları halde makam mevki işgal eden kimselere gelince, “Bu benim işim değil”, “Ben bu işi yapamam”, “Ben bu işe ehil değilim”, “Bu makam benim hakkım değil”, bunu söyleyebilecek faziletten yoksun olan bir kimse İslam’ın i’sini anlamamış, ilmin irfanın i’sinden zerre-i miskal nasiplenmemiştir. İşi ehline vermeyen ve ehil olmadığı halde makam mevki işgal eden, bu ikisi el ele verdiğinde yıkım kaçınılmaz olur. Unuttuğumuz, kaybettiğimiz, uzaklaştığımız hikmetler o kadar çok ki…

Sade, yaygın, kolay kavranabilir hikmetlerdendir; hasbelkader bir unvan, bir makam mevki sahibi olup da, devamlı surette unvanını, makamını mevkiini vurgulayan bir kimsede ilim irfan aranmaz, onun nefsinin esiri olduğuna ve benlik davasına güttüğüne hükmedilir. Böylelerinin sözlerine itibar etmemek gerektiği gibi, yaptıklarına da önem atfetmemek icap eder ki, nefisleri daha fazla şişmesin.

Hatalarının dile getirilmesinden hoşlanmayanlar, etraflarında onlara hatalarını söyleyecek hiç kimseyi bırakmayanlar, kendilerine dalkavukluk yapılmasını arzu eden kimseler ise, gerçekte rab ve ilah yerine konulmayı arzu eden kimselerdir. Onlara dalkavukluk yapanlar ise, sahte kimlik ve kişilik sahipleri, hayatları para-pul ve makam-mevki arasına sıkışmış madde inanlılarıdır.

Neresinden bakılırsa bakılsın, bugün İrfan Mektebi’ne, İrfan Mektebi’nin talim terbiyesine duyulan ihtiyaç her zamankinden daha fazladır. Dikkat edilmesi gereken husus, İrfan Mektebi’nin, dünyevileşmeye muhalefetin yanında başka yönlerinin de olduğudur, iktidardan bağımsız olmak, toplum içinde dirliği düzeni sağlamanın yanında adaletten uzaklaşılan zamanlarda içtimaî itiraz mekanizmasını çalıştırmak gibi.

Nitekim tasavvuf ve tarikat geleneği, var olma gayesinin hilafına siyasîleşip, iktidardan yana olduğu yahut iktidar mücadelesi verdiği ölçüde aslından kopmuş, yozlaşmıştır. Tarih içinde cereyan eden Medrese-Tekke çatışmasının arka planı tamamen siyasîdir. Böylece toplumun elindeki siyaset dışı tek imkân da heba olmuş, siyaset, toplumun nefes almasını sağlayan bağımsız alanı işgal etmiş, ele geçirmiştir.

Oysa ilim ve irfan, Hak’tan yanadır, yol gösterici ve nasihatçidir, Hakk’ın hilafına hareket edildiğini gördüğünde müdahale edip, Hakk’ın sınırlarını çiğneyeni tekrar sınıra çeker. Bunu yapabilmek için de öncelikle ahlakî bir perspektife sahip olmak gerekir ki, hakiki ilim-irfan ehlinin karakteri budur.

Özetle, ahlaktan yoksun ilim-irfan muhaldir, ahlaksız tefekkür de başımıza yeni işler açmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Dolayısıyla önce ahlaka davet babında “Edep yâ hû” demek icap eder.

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

1- Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s