Atilla Fikri Ergun / Din / Yazarlar / Yorum-Analiz

Kadîm Müktesebat ve Geleneğin Hatt-ı Hareketi

atilla-fikriergun-köşeKendi medeniyetinin ilim ve düşünce kaynaklarını, dilini, hitap tarzını anlayıp özümsemekten aciz olan, devamlı surette geçmişe kara çalma işiyle iştigal eden “aklın” bize verebileceği bir şey yok ama uyanık ve dikkatli olmadığımız sürece bizden alıp götüreceği çok şey var.

Fikir sahası ya da tefekkür mecrası en az ilgi çeken sahadır; zira düşünmeyi, kavramlar ve meseleler arasında bağ kurmayı, tecrid, terkip, temyiz, analiz ve çıkarım yapabilme kabiliyetini gerekli kılar ki, bunlar zor zahmetli işlerdir. Tefekkür faaliyeti neticesinde ortaya çıkan ürünler yüzeyde gezinmeyi seven, slogandan hoşlanan, klişelere itibar eden ve kolay yönlendirilebilen “akıl” için hem ağır hem de sıkıcıdır.

Ne yazık ki, Türkiye’de tefekkür mecrası uzun zamandır kurumuş halde, dolayısıyla İslam ilim-irfan-tefekkür mirasından kaynaklanan fikri derinlik kaybolmuş durumda. Tefekkür mecrasını yeniden açmaya çalışan kalburüstü kimseler varsa da, bunlar mevcut yozlaşma ortamında bir nevi “etkisiz eleman” pozisyonundalar.

İslam tarihinde ortaya koymuş oldukları kendilerine has fikir ve usûllerle okul vücuda getirmiş olan ulemâ, arifân ve mütefekkirîn bize ilmin, irfanın, akletmenin ve tefekkürün ne demek olduğunu öğretti, fıkhetmenin usûllerini gösterdi ve bütün bunların hayata nasıl yansıtılacağı konusunda örnek oldu.

Kendi alanlarında kurucu şahsiyetler olan, kimi zaman ıslah ve ihyâ, kimi zaman inşâ görevini üstlenen bu insanlar ilim, irfan ve tefekkürde bizim Müslüman atalarımızdır. Onların eliyle vücuda gelmiş olan kadîm müktesebata yabancı modern(ist) “aklın” meydana getirdiği sapma, usûlsüzlük ve tefrika ilim, irfan ve tefekküre düzenlenen bir suikast, bu alanlarda gerçekleştirilen bir talan hükmünde.

Kadîm müktesebatı; tefsir ve hadis üzerine kaleme alınmış olan, yanı sıra fıkhî, kelâmi, felsefî, tasavvufî eserleri anlayabilmek için ilk şart söz konusu eserlere ilişkin ıstılahı bilmektir. Istılah, kısaca bir ilim yahut meslek dalına mahsus terim(ler)e verilen addır. Bir grubun veya meslek mensuplarının bir lafzı sözlük manasından çıkararak ittifakla başka bir manada kullanmalarına da ıstılah denir. Deyimler/tabirler de ıstılah kapsamına girerler.

Özellikle kelâmî, felsefî ve tasavvufî eserleri “eleştirenler” genel olarak bu eserlerin -veya bu eserleri kaleme alan ilim-irfan ehli kimselerin- ıstılahına yabancıdır. Kişinin anla(ya)madığı şeyi “eleştirmeye” kalkışması ve hatta inkâr etmesi ise başlı başına garabettir.

Bugün ortada dolaşan iki büyük yalan var; birincisi, İslam Âlemi’nde İmam Gazalî ile birlikte aklın devre dışı kaldığı, ikincisi ise, şerh faaliyeti ve geleneğinin İslam tarihinde düşüncenin durağanlaşıp donuklaşması neticesinde ortaya çıkmış olduğu, dolayısıyla ilme, irfana ve fikrî açıdan gelişime hiçbir katkısının olmadığıdır ki, bunların her ikisi de modern(ist) “aklın” uydurduğu yalanlardır.

Birincisiyle ilgili olarak meselenin doğru anlaşılmasını sağlamaya yetecek ölçüde yazı yayınladığımız için, ikincisi ile ilgili bir iki kelâm etmekte yarar var. Şerh, bir eseri detaylarına inerek aç(ıkla)ma ve yorumlama faaliyetidir, kimi zaman tenkidi de içerir. Şerh edilen eserler son derece mühim konuların ele alındığı, kapsamlı, herkesin anlayamayacağı, dolayısıyla belli bir bilgi ve birikimi gerekli kılan eserlerdir. Bir düşünceyi aşabilmek, onun ötesinde fikirler üretebilmek için öncelikle onun iyice anlaşılması gerekir ki, şerh geleneği de genel olarak bu amaca hizmet eder.

İslam düşünce tarihinde şârihleri olan (şârihler yetiştirmiş) ilim-irfan ehli kimselerin varlığı, ilim, irfan ve tefekkürde ne derece derinleşildiğini gösterir. Derin, teferruatlı, kıymetli eserler varsa şerh de vardır. Şerh, şerh edilen eserde ele alınan meselelerin etraflıca anlaşılmasını, söz konusu meselelerin farklı açılardan değerlendirilebilmesini sağlar, yanı sıra düşünceyi geliştirir.

Dolayısıyla asıl sorun, günümüzde şerh edilmesi gereken çapta kıymetli eser ortaya konulamamasıdır. Asıl garabet ise, eserlerine şerh yazılmış ilim-irfan ehlinin ıstılahını bilmeyen, usûlüne yabancı olan, haliyle onları anlayabilme kapasitesinden yoksun zevatın onları “eleştirmeye” kalkışmasıdır. Keşke şerh geleneği yeniden canlanabilse… Şerhi gerekli kılacak çapta ve kıymette telif ve müellif yok ki, canlanabilsin.

İslam ilim-irfan-tefekkür geleneği içinde bir yandan belli bir seviyeye hitap eden kalburüstü eserler verilirken öte yandan halkı irşad etmek üzere halkın seviyesine inilmiş, bu amaçla zaman içinde zengin bir literatür meydana geldiği gibi, daha çok sade, kolay ve yaygın bir dilin kullanıldığı vaaz ve sohbet yöntemine başvurulmuştur. Modern kültürün, bakış açısının, düşünce kalıplarının esiri olan zihin ise, geleneksel vaizlerin kullandıkları dili, halka hitap ediş tarzlarını, meseleleri hikâye ediş biçimlerini yadırgamakta, ilkel bulmaktadır.

Halk tarafından anlaşılabilmek veya meselelerin halk tarafından anlaşılabilmesi için ilk şart yalın ve basit bir dil kullanmaktır. Geleneksel vaizlerimiz halka nasihat ederken meseleleri bu şekilde hikâye ederler; kimi zaman kıssa veya menkıbe anlatır, kimi zaman araya fıkra katar, kimi zaman amiyane tabirler kullanırlar ki, bunlar modern entelektüel dille kıyaslanamayacak derecede etkili anlatımlardır.

Geleneksel vaaz kültürünü, usûlünü, tekniğini vs. anlayabilmek ve doğru değerlendirebilmek için öncelikle aynı kültüre ve geleneğe mensup olmak gerekir, aksi halde bu, ithal “aklın” kavrayabileceği bir mesele değildir.

Kendi medeniyetinin ilim ve düşünce kaynaklarını, dilini, hitap tarzını anlayıp özümsemekten bu kadar aciz olan, devamlı surette geçmişe kara çalma işiyle iştigal eden “aklın” bize verebileceği bir şey yok ama uyanık ve dikkatli olmadığımız sürece bizden alıp götüreceği çok şey var.

Malum, bedevinin temel vasfı yıkıcılıktır, bedevi zihin sadece yıkmaya odaklıdır, yapıcı bir yönü yoktur, daha da kötüsü yıkmaya çalıştığı şeyin yerine koyacağı herhangi bir şey de yoktur. Aynı yaklaşım modern bedevilerde de tastamam görülmektedir. “İslam’da şu yok, bu yok” diyen zevatın söylediklerine bakın, “yok” dediklerinin yerine bir şey koyma kaygısı taşımadıklarını görürsünüz; zira yıkmaya odaklanmışlardır.

Bozulmuş olan bir şey varsa onun içinde yer aldığı bütün bir yapıyı yıkmak değil, ıslah etmek gerekir. Tarih, kültür ve geleneğe toplu suikast düzenleyenler toplumun altını oyuyorlar ki, sonu kat’i surette yıkımdır. Hafızasını kaybetmiş, tarihinden, kültüründen, geleneğinden, bütün bunların hulasası olan kimliğinden nefret eden bir toplum kolay lokma olur. Bu, bizim gibi bu coğrafyada bin yıllık İslamî kimliğe; tarihe, kültüre, geleneğe sahip bir toplum için söz konusu olduğunda ise, hakikaten yazık olur, başka bir şey değil.

Bir toplumu soysuzlaştırmanın ve onu her türlü dış etkiye açık hale getirmenin en etkili yolu, tarih, kültür ve geleneğe hücum edip kara çalarak, bunları gözden düşürmek ve toplum genelinde sövgü malzemesine dönüştürmektir.

Bu coğrafyadaki bin yıllık tarihimize ve kimliğimize, İslamî geleneklerimize, ilim-irfan-tefekkür mirasımızı teşkil eden kadîm müktesebata, bu müktesebatı vücuda getiren ilim-irfan ehline ve mütefekkirîne saldıranların yapmaya çalıştıkları şey tam olarak budur. Modern(ist) akıl her türlü ihanete teşnedir.

Meselenin anlaşılmayan yahut gözden kaçırılmaya çalışılan yönü şu: Mesele İslam’da neyin olup olmadığı değil, mesele kimin neye inanıp inanmadığı da değil. Birileri çıkıp “İslam’da şu yok, bu yok” diyebilir, İslam’ın, imanın şartlarına “masal” muamelesi yapabilir, Hadis’e-Sünnet’e saldırabilir, kaderi inkâr edebilir, namazı deforme etmeye çalışabilir, İslam’ı oryantalistçe “yorumlayıp” modern düşünce kalıplarını “din” edinebilir vesaire… Fitne çıkarıp fesat yaymaya çalışan kimseler her dönemde olmuştur ve bunlar ilim-irfan ehlinin üstün gayretleri neticesinde bertaraf edilmiştir.

Ancak bütün bu tartışmaların altında yatan asıl mesele bu coğrafyanın kime kalacağı meselesidir. Bugün sözde “Kur’an’a dönüş”, “ıslah”, “tecdid” vs. adına yapılan her budama, tarihe, kültüre, geleneğe yönelik gerçekleştirilen her hücum, kadîm müktesebata (İslam ilim-irfan-tefekkür mirasına) ve bu müktesebatı, bu mirası vücuda getiren ulemâya, arifâna, mütefekkirîne kara çalma girişimleri, bütün bunlar bizi hafızasız, kimliksiz, tarihsiz, kültürsüz, geleneksiz, tastamam birer ‘hiç’ haline getirip gâvurun önünde kolay lokma yapacak yaklaşımlardır.

Bunlardan soyutlanan, nefret eder hale gelen toplum kimliksizleşir, soysuzlaşır, aslını, nereden geldiğini, kim olduğunu unutur, ortak paydaları, direnç noktaları yok olur ve düşmanlarının önünde yenilip yutulmaya hazır hale gelir.

Son olarak şunu belirtmekte yarar var ki, din pratiktir, hayat için öğretir ve insanı teorik olarak öğrendiklerini hayata yansıttığı ölçüde bilgili sayar. Aynı şekilde insanı öğrendiklerini hayata yansıttığı ölçüde manevî-ahlakî açıdan gelişmiş kabul eder. Teorik olarak öğrenilenin pratiğe yansımaması ise manevî-ahlakî sapmadır. Din, kâğıt üzerinde elde edilen bilginin güç ve imkân nispetinde hayata geçirilmesinin ertelemesine de olumlu bakmaz, erteleyenler helak olmuşlardır.

Geleneğin de hatt-ı hareketi budur; ortaya çıkan her yeni duruma doğrudan müdahalede bulunup, onun zararlı yönlerini dönüştürmek üzere işe koyulur ve söz konusu yeni durumda pratik açıdan kendi yerini belirler. Buna karşın modern(ist) “aklın” yapa geldiği şey, ortaya çıkan her yeni duruma sorgusuz sualsiz adapte olup, dini de ona uydurmaya çalışmaktan ibarettir ki, bunun da İslam’ın pratiğiyle uzak yakın hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır.

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

Reklamlar

One thought on “Kadîm Müktesebat ve Geleneğin Hatt-ı Hareketi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s