Kemal Ramazan Haykıran / Tarih-Kültür / Yazarlar / Yorum-Analiz

Osmanlı Torunu Olmak ya da Sol’un Tarih Bilmezliği

kös-kemalSol, üzerine konuştuğu toplumun değer kodlarını, genel yapısını, fikir ürettiği tarihi dönemlerin kendi koşul ve gerekliliklerini görmezden gelerek, daha doğru ifade ile bunları kavrayacak idrakten uzak bir zihin ile Batı’da Batı’nın kendi koşullarında şekillenen düşünceleri alıp, hiçbir geçerliliği olmayan bir coğrafyada uygulamaya kalkıştı.

Alman şair Goethe “Tarih yazmak geçmişten kurtulmanın güzel bir yoludur” der. Gerçekten tarih, geçmiş dönemlerde de çoğu zaman hâkim algının pekişmesi ve kabul edilmesine hizmet etmiştir. Bunun en çarpıcı örneğini de ülkemizde Sol akımlar gerçekleştirmiştir. Bu coğrafyada emanet ve eğreti duran Sol fikirler, kendilerini meşrulaştırmak ve rakipleri olan diğer fikriyatları karalamak için sahip oldukları olduğu imkânları da kullanarak büyük bir algı operasyonu gerçekleştirmiştir. Sol, üzerine konuştuğu toplumun değer kodlarını, genel yapısını, fikir ürettiği tarihi dönemlerin kendi koşul ve gerekliliklerini görmezden gelerek, daha doğru ifade ile bunları kavrayacak idrakten uzak bir zihin ile Batı’da Batı’nın kendi koşullarında şekillenen düşünceleri alıp, hiçbir geçerliliği olmayan bir coğrafyada uygulamaya kalkıştı. Sol’un bu genel durumu tarih anlayışına da yansımaktaydı. Böylece ancak Avrupa’nın geçmişinde bir karşılığı olabilen “sınıfsal yapı”, “sınıflar arası mücadele” ve “ruhban-aydın kavgası” gibi pek çok olguyu bizim tarihimize de giydirme girişiminde bulundu. Neticede geleneksel yapısı ve geçmişi ile meselesi olan, geçmişini beğenmeyen, küçük gören bir algı şekillendi. Sol, tarihi bakışının problemli olmasının da ötesinde Türk toplumunun geleneklerini, inançlarını, kültürünü anlamadan, anlayabilme ikliminden de uzak bir zihin ile kendi kurgusu çerçevesinde bir toplum algısı inşa etme gayreti içinde oldu. Bu, Sol’un hem en büyük düşünsel çıkmazı hem de Türk düşünce hayatına verdiği en büyük zarardı.

Bu fikriyatın dile getirdiği yaklaşım, Türk tarihi ve kültürü algısı Voltaire gibi olan Aydınlanma çağı Avrupa yazarlarının Türkler hakkında geliştirdikleri hayali ve müfteri ifadelerle yarışacak cinstendir. Bu bağlamda oluşan hâkim anlayışa bakıldığında, Orta Asya’da İslamiyet öncesi Türk tarihinin tamamen kabilelere dayanan barbar bir dönem olarak algılandığı görülmektedir. Türklerin devlet nedir bilmediklerini, Orta Asya tarihine iz bırakan büyük siyasi yapıların birer kabile federasyonundan öte yapılar olmadığı dillendirilmektedir. Eğer Türklerde bir devlet geleneği yoksa Orta Asya’daki yapılar devletten başka bir şey ise, Türkçede güçlü bir karşılığı olan “Devlet” kelimesi nasıl açıklanacaktır? Aynı şekilde Türk kültür metinlerinde, kitabelerde, sözlü kültür ürünlerinde “devlet” kavramını bu kadar güçlü karşılayan unsurların bulunması nasıl izah edilecektir? Bu nevi bilgi yanlışlarının temel sebebi Türk tarihine ilişkin temel kaynakları okumamak, bu dönemi tanımamaktır. Sadece Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugâti’t-Türk’üne bir göz atsalar, dillendirdikleri şeylerin ne kadar vahim olduğunu kavrayacaklardır.

Bir diğer nokta ise, Türklerin İslamiyet’ten önce yazılı bir kültürlerinin olmadığına dair algıdır. “Göçebe Türkler yazı nedir bilmezler, yazılı bir ürünleri de doğru düzgün yoktur” şeklinde temel bir “fikrin” altınının kurgu ve asılsız “yorumlar” yoluyla doldurulduğu görülmektedir. Hâlbuki Türklerde yoğun bir yazılı kültür olduğu bütün ilim çevrelerinin ittifakla kabul ettiği ve dillendirdiği bir noktadır. Pek çok yazılı kültür ürünü bulunan toplumların kendilerine ait bir alfabeleri yok iken, ortak alfabeler ile gerek Batı gerek Doğu dünyasında yazılı ürünler şekillenirken, Türklerin Orta Asya bozkırında yazı ile yoğun şekilde ilgileri bulunmaktadır. Eğer böyle olmasaydı yazılı kültürde ileri gittiği kabul edilen uygarlıkların bir milli alfabesi dahi yok iken Türkler “Göktürk” ve “Uygur” olmak üzere Asya bozkırında iki alfabe geliştirmemiş olurlardı. Yazılı kültüre katkısı olmayan bir uygarlık niçin bir değil iki alfabe geliştirsin ki? Kaldı ki, bunu dillendirenlerin fikirleri 30’lu-40’lı yılların Oryantalist eserlerinin çevirilerinden oluşan bilgi kırıntıları etrafında şekillenmekteydi. Bugün tarih biliminin geldiği seviye itibariyle bu tarz yaklaşımların artık hiç kabul görür yanı kalmamıştır. Gelişmeleri takip etmeyen statükocu zihin hâlâ 60-70 yıllık fikirleri ısıtıp ısıtıp kamuoyuna sunmaktadır.

Bu fikirleri hararetli bir biçimde savunanlar Uygurların matbaanın prototipi kabul edilecek olan taş baskı teknolojisini geliştirdiklerini, pek çok eserin bu şekilde yazıya geçirilip yaygınlaştırıldığını bilmemektedirler. Konar-göçer toplum yapısı gereği sabit yerleşim yerleri olmayan Türkler, elbette bir Efes ya da Bergama kütüphanesi gibi bir kütüphane kurmamışlardı. Fakat konar-göçer toplum yapısının bir üretimi olarak göç yolları üzerine büyük kitabeler dikerek fikri üretimlerini bu kitabelere yansıtmışlardı. Yazılı kültür tam olarak buydu. Zaten 9. Yüzyılda insanlığa Müslümanların bir armağanı olarak ilk kâğıt fabrikasının kurulması ve kâğıdın yaygınlaştığı tarihe kadar Antik Yunan ve Mısır gibi uygarlıklar başta olmak üzere yazıda ileri giden tüm uygarlıklarda yazı kâğıdımsı birtakım malzemelerin üzerine yazılan bir şeydi. Bunun Türklerdeki karşılığı ise işte bu taş kitabelerdi.

Çok da ilgilenmediğimiz Orta Asya coğrafyasına, 90 yıl süren Sovyet hâkimiyetinin baskıcı yapısı ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin durumu gereği girilememiştir. 1990’larda Sovyetlerin yıkılması neticesinde alan araştırmalarına açık hale gelen Orta Asya’da Başbakanlığın himayesinde -90’ların ortasından beri- sürdürülen Türk Kültürü Envanter Projesi çerçevesinde 2004 yılı rakamlarına göre 124 kitabe tescillenmiş durumdadır. Geçen 10 sene zarfında bu sayının hangi noktalara geldiğini tahmin etmek çok da zor değildir.

Bu nevi tarih anlayışının en çok kafa karışıklığına yol açtığı noktalardan biri de Osmanlı Devleti üzerinde oluşturulan zihni tahribattır. Sol, sahip olduğu kafa yapısının doğal sonucu olarak ezen-ezilen mantığını Osmanlı toplumuna uyarlamakta, Osmanlı hanedanını totaliter, baskıcı, halktan kopuk bir iktidar, devletin tabanını oluşturan Türkmen zümreleri ise devletin ezdiği ve dışladığı mazlum gruplar olarak kabul etmektedir. Bu çerçevede Osmanlı’nın bir Türk devleti olmadığı, Türklerin Osmanlı toplum yapısı içinde adeta Çingenelerden farksız bir konumda olduğu çokça dillendirilmektedir. Buradan hareketle bugün geleneklerine bağlı kimselerin kendilerini “Osmanlı torunu” olarak tanımlamalarının “akıl dışı” bir tutum olduğu ifade edilmektedir. Tüm bu yorumlar tarih bilmezliğinin ve anlamazlığın itirafından başka bir şey değildir. Bir zihin ve düşünce, kendi kültür coğrafyasına ancak bu kadar yabancı olabilir.

Osmanlı Devleti büyük tarihi tecrübeler üzerine kurulduğu için, devletin devamlılığını sağlayacak bir dizi tedbir alınmıştı. Bu, tarihi gelenek içinde bazı değişimlere yol açmıştı. İşte buradaki inceliği kavrayamayan zihin bunu “Türk düşmanlığı” olarak tanımlayıp geçmiştir. Belki de böylesi işine gelmiş olduğundan bu yolu seçmiştir.

Hiyerarşik ve düzenli bir toplum yapısına sahip olan Türk toplumunda boylar ve bu boyların reis aileleri de büyük önem taşımaktaydı. Birer küçük siyasi teşekkül olan “beyler” devleti oluşturan temel faktördü. Fakat siyasi bir kriz anında bu beyler kendilerine ait müstakil siyasi yapılar oluşturabiliyorlar yahut ayrılıp başka devletlerin bir parçası haline gelebiliyorlardı. Sorun sadece bu değildi. Devletin içinde kendi nüfuzlarından getirdikleri güç ile odak haline geliyor, yönetim mekanizmasına ortak olabiliyorlardı. Bazı zamanlarda devletin işini kolaylaştıran bu durum, kriz anlarında ise devletin bekası için sorun teşkil edebiliyordu. Geçmiş dönemlerde bunların canlı örneklerine rastlanılmaktadır. Moğol istilası sonrasında Selçukluların içinden çıkan 20’ye yakın beylik bunun bilinen en çarpıcı örneğidir. İşte bu tecrübeden hareketle Osmanlılar beylikten devlete geçiş süreci aşamasında tedricen Türkmen beylerini devletin yetki mekanizmalarından uzaklaştırmış, bunların yerine Balkanlardan devşirdikleri yeni bürokrat sınıfına dayanmışlardı. Bu kesinlikle bir etnik yapıyı başka bir etnik yapıya tercih olarak kabul edilemez, sadece devletin bekası için uygulanan bir yöntemden başka bir şey değildir.

Osmanlı hükümdarlarının, Türk beylerinin kızları yerine yabancı olan cariyelerle evlenmeleri de aynı şeydir. Akrabalık bağı yoluyla güçlü ailelerin devlete ortak olabilme ihtimali ve bunun taşıdığı riskler karşısında cariyelerle evlenmeyi tercih etmişlerdi. Bu, fantastik duygularla açıklanacak bir şey olmaktan çok tamamen devletin devamlığı için geliştirilmiş bir usûldür.

Evet, nihayetinde “Osmanlı” adından da anlaşılacağı üzere bu bir hanedan devletidir, tıpkı XIX. Yüzyıla kadar dünyadaki tüm devletlerin olduğu gibi. Kayıların bir boy beyi olan Osman Gazi, stratejik adımlarının başarısı neticesinde bu yapıyı bir beylik olmaktan çıkarmış, büyük bir devlet haline dönüştürmüştür. Böylece adıyla anılan bir devlet tarih sahnesindeki yerini almış oluyordu. Osman Gazi’nin ardından gelenler de bu yapıyı bir cihan devleti haline dönüştürmüşlerdi. Türklerin en önemli siyasi referansı olan Töre’yi hiç terk etmeyen, bunu sadece muhatap oldukları kültür çevrelerinin etkileri ile zenginleştiren Osmanlı, hiç tartışmasız bir Türk devletidir ve tarihteki bu devre Türklüğün kıvanç sayfalarından birisidir. Ulus-kimlik ve ulus-devlet kavramlarının belirginleştiği XIX. Yüzyıl dünyasına kadar hiçbir devlet etnik bir marka ile kurulmadığı gibi, Osmanlılar da böyle bir markayı doğal olarak taşımamışlardı. Modern zamana ait olan “ulus” anlayışını bu devirde bulamamaktan hareketle “Osmanlı bir Türk devleti değildi” demek, cahilliğin ve usûl fukaralığının itirafıdır sadece.

Osman Gazi ve soyundan gelenlerin kurduğu devlet, Doğu Akdeniz dünyasının en önemli gücü haline gelmiş, buradaki siyaset ve uygarlık mirasının doğrudan temsilcisi olmuştur. XV. Yüzyıldan sonra Osmanlı artık sadece bir hanedanın adı değil burada yaşayan kültürün, birikimin, irfanın, siyasi tecrübenin rafine hale gelmiş güçlü bir temsilcisidir. Sadece hanedan mensupları değil tüm unsurlar bu temsilin önemli birer parçasıdır. Osmanlı bir siyasetten çok bir kültürü ve birikimi anlatan bir kavrama dönüşmüş, uygarlık tarihi içindeki yerini almıştır. Dolayısıyla geleneği temsil eden bu kültür dünyası ile bağı ve ilgisi olan herkes Osmanlıdır ve bugün de bu kültürün mirasçısı olan herkes Osmanlı torunudur.

Kemal Ramazan Haykıranakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s