Din / Felsefe-Düşünce / Mevlüt Hönül / Yazarlar

Nimetlere Eklenen Nimet: Akıl

mevlüt-hönül-köşe-2Vahyin indirilmesi, aklın değerini azaltmak veya düşürmek için değildir. Ne akıl vahyin rakibi ne de vahiy aklın rakibidir. Bu şekildeki anlayışlar kıt “akılların” ürünüdür. İnsanın sorumlu olması akıllı olmasına bağlıdır.

Na’kilû: Kelimenin kökü A-K-L’den gelir.

Akele ya’kilû aklen: Akıl etmek, akıl erdirmektir.

Akaluhu: عَقَلُوهُ (Bakara: 75) Onu akıl ettiler, onu anladılar, akılları yattı anlamlarında…

Ta’kilûn: تَعْقِلُونَ (Bakara: 44, 73, 76, 242 ), (Âl-i İmran: 65, 118), (En’am: 32, 151), (A’raf: 169), (Yunus: 16), (Hud: 51), (Yusuf: 2, 109), (Enbiya: 10, 67), (Mü’minun: 80), (Nur: 61), (Şuara: 28), (Kasas: 60), (Ya-Sin: 62), (Saffat: 138), (Mü’min: 67), (Zuhruf: 3), (Hadid-17), akletmiyor musunuz, aklınızı kullanmıyor musunuz, aklınızı kullanabilesiniz anlamlarında…

Na’kilû: نَعْقِلُ (Mülk: 10), akletmiş olsaydık, aklımızı kullansaydık.

Ya’kiluha: يَعْقِلُهَا (Ankebut: 43), akledemez, kavrayamaz.

Ya’kilûn: يَعْقِلُونَ (Bakara: 164, 170, 171), (Maide: 58, 103), (Enfal: 22), (Yunus: 42, 100), (Ra’d: 4), (Nahl: 12, 67), (Hac: 46), (Furkan: 44), (Ankebut: 35, 63), (Rum: 24, 28), (Ya-Sin: 68), (Zümer: 43), (Casiye: 5), (Hucurat: 4), (Haşr: 14), akıllarını kullanmazlar, akıllarını kullanmayanlar, aklediyorlar, akledemezler, akıl etmeyen anlamlarında kullanılır.

Sefahatin: Kelimenin kökü S-F-H’den gelir.

Sefihe: سَفِهَ (Bakara: 130), cahillik edip kendini zarara sokmak veya kendisini cahilliğe atmak yahut akılsızlıkta bulunmak.

Sefehâ: سَفَهًا (En’am: 140), akılsızlık, taşkınlık, iman zayıflığı, aptallık.

Sefahetin: سَفَاهَةٍ (A’raf: 66-67), aklı kıt, aptal olmak, akılsızlık.

Sufehâ / Sufehâu: لسُّفَهَاءُ (Bakara: 13), dar kafalılar, beyinsiz ayak takımı, akılsızlar, ahmaklar anlamlarında…

Elbab: Kelimenin tekili “lubb” akıl demektir.

İç (ceviz içi vb.), hulâsa, öz/safi, temiz/cevher, hakikat/akıl. Cemisi (çoğulu): Elbabun.

Kur’an-ı Kerim’de: Uli’l-Elbab, Uli’l-Elbabi, Ulu’l-Elbab olarak (Bakara: 179, 197, 269), (Âl-i İmran: 7, 190), (Maide: 100), (Yusuf: 111), (Ra’d: 19), (İbrahim: 52), (Sad: 29, 43), (Zümer: 9, 18, 21), (Mü’min: 54), (Talak: 10), derin düşünceliler, derin kavrayış sahipleri, sağduyulular, akıl-izan anlamlarında…

Akıl, insan için bir çekirdek kabuğunun içindeki öz konumundadır. Kur’an’daki kullanımında bu anlam esas alınmıştır. “Akl/Akıl” kelimesi, günümüzde kullanılan anlamıyla sonradan türetilen bir isimdir. Kur’an-ı Kerim’de isim olarak “akl” şeklinde değil de, hal anlamları olan “ya’kilûn” gibi fiil şeklinde kullanılır.

“Akl/Akıl” kelimesinin asıl anlamı, bağlamak ve tutmaktır. İnsanın idrak ve kavrayışına da akıl denilmiştir. İnsanın iyiyi ve kötüyü, hakkı ve bâtılı ayırt etmesini sağlayan melekeye akıl denilmiştir. Bunun zıddı ise delilik, aptallık, ahmaklık ve cehalettir.

Aklın kavraması kalbin tasdik etmesi ile yakından alakalıdır. Allah yaradılışta kavrama yetisini hakkı ve bâtılı ayırt etmeye yarayan anlayış olarak insanlara bahşetmiştir. İnsan, günlük yaşantıda iyi ve kötüyü, zararlı ve faydalıyı ayırt etmeyi bu sayede başarır. Allah’ın insanı -ona vermiş olduğu donanım sayesinde- kendi varlığını idrak edecek bir mahiyette yaratmıştır.

İnsanı en güzel şekilde yaradan Allah, onu somut duyu organları ile donatmış, ona bu duyu organları ile somut şeyleri algılama gücü vermiştir. Bununla birlikte içsel duyularla da soyut ve manevi meseleleri algılamasını sağlamıştır. Bu duyular aynı zamanda insanın dış âleme karşı duyarlılığını ve bağlılığını sağlama işlevini yerine getirirler. İrade, sevgi, öfke, umut, korku, hüzün ve mutluluk gibi dış âlemde oluşabilecek veya dış âleme yansıyabilecek duygu, düşünce ve halleri düzenleme işlevi görürler. Akıl tüm bu işlevleri yerine getirir.

İdrak etme aklın eylemidir, bunun yanında diğer organların akla katkıda bulunabilmesi ve isabetli düşünebilme faaliyetinin gerçekleşmesi için söz konusu duyu organlarının sağlam olması gereklidir.

Hz. Ali’nin akıl ve bilgi hakkındaki birkaç hikmetli sözünü aktarmakta fayda var:

“Akıllı gönlüne danışır, doğru bulduğunu söyler; ahmak diline geleni söyler.”

“Bilginin en aşağılığı dilde olandır; en yücesi de insanın uzuvlarında ve işlerinde görünendir.”

Kadı Abdülcebbar, akılla insanın yükümlülüğü arasında ilişki kurar. İbn-i Hazm, aklı bir cevher olarak değil, aksine ruhun bir kuvveti ve fiilinden ibaret olanı yapma ve kötü olandan kaçınma gücü şeklinde ortaya koyar. Ebu Mansur el-Maturidî ise, aklı sadece iyi ve kötüyü birbirinden ayırt eden bir yetenek olmanın ötesine taşımış, aynı nitelikte olanları bir araya toplayan ve ayrı nitelikte olanları ise ayıran şey olarak nitelendirmiştir.

Gazalî’ye göre, akıl, azlolunamayan, değiştirilemeyen, hâkim, Şeriat’ın şahidi, tezkiye olunan, dürüstlüğü tasdik olunan şahit şeklinde tanımlanır. Akıl, mümkünün imkânı, muhalin imkânsızlığı, vacibin zorunluluğu gibi zaruriyyatı bilmek, tecrübe yoluyla bilgi edinmek ve insan tabiatında var olan bilgi edinme gücü karşılığında kullanılır. Said Nursî ise, akıl-kalp ittifakından söz etmektedir.

İbn-i Sina’ya göre akıl 5 çeşittir: bilmeleke (olası akıl, açık-seçik ve zorunlu olanları bilebilir); heyulanî akıl (bilmeyi ve anlamayı sağlar); kutsî akıl (aklın en yüksek aşamasıdır ve her insanda bulunmaz); mustefad akıl (kendisinde bulunanı, kendisine verilen “makullerin” suretlerini algılar); bilfiil akıl (“makulleri”, yani kazanılmış verileri kavrar).

Kelâmcılara göre akıl iki kısma ayrılır:

1- Garizi akıl: Her insanda doğuştan var olan ve insanın diğer canlılardan ayrılmasını sağlayan akıldır.

2- Müktesep akıl: Asıl nitelikte olan garizi aklın kullanımıyla oluşan akıl, müktesep veya tecrübi akıl olarak kabul edilir. Bu aklın gelişmesinde zekâ yanında sezgi, deney ve öğrenim büyük rol oynar.

Ebu Zer, şöyle söylemektedir:

“Ben bu sonsuz varlık âleminde beni Allah’a götürecek bir iz bulmuşum. Aklın tartışma ve tahlille ona ulaşması mümkün değildir. Çünkü O, tüm bunlardan daha büyüktür ve hiçbir şey O’nu kapsayamaz.”

Allah, insana akletme yeteneğini, diğer varlıklar karşısında bir üstünlük gücü olarak bahşetmiştir. İnsanın eşref-i mahlûkat olarak anılması, ona verilen aklı kullanması neticesinde söz konusu olmaktadır.

Ehl-i Sünnet’in itikattaki iki imamından biri olan Maturidî’nin inanç ilkeleri (akaid) ile ilgili en kapsamlı eseri Kitâbu’t-Tevhid‘dir. Bu esere göre, dinin öğrenilmesinde başvurulacak “vasıtalar iki olup, biri nakil, diğeri akıl”dır. Nakilden maksat Kur’an ve Sünnet’tir. En başta Kur’an gelir ve Kur’an’ın anlaşılması konusunda Maturidî’nin Selefiye ve Mutezile mezheplerinden ve filozoflardan ayrılan bir metodu vardır.

Selefiye, nakli akıldan önce tutar ve Kur’an’ın ancak hadis ışığında açıklanmasına izin verir, felsefi ve te’vile dayalı yoruma izin vermez. Mutezile, Kur’an ve akıl birbiriyle çelişirse nakli, yani Kuran’ı bırakır, aklı esas alır. Filozoflara göre ise, gerçek yalnız akıl ile bilinir ve bulunur, Kur’an genellikle akli verilere göre yorumlanır. Daha önce de belirtildiği gibi, Maturidî’ye göre dinin kaynağı olarak nakle (Kur’an’a) ve akla aynı oranda itimat etmek gerekir. Maturidî, İslam’ın evrenselliğine zarar vermeyecek biçimde, itici olmaktan çok kucaklayıcı bir yaklaşımla dini anlatır. Bu sebeple Maturidî, dinin özünü ilgilendirmeyen görüş farklılıklarını hoş görür, onların sahiplerini dinden çıkmış saymaz. Kendisiyle aynı görüşte olmayanları zorlamaz.

İmam Maturidî, “akıl” ile “nakli” dengeli bir şekilde kullanır. Akıl, bilgi kaynaklarından biri, insana verilmiş olan ilahi bir emanettir. İnsanlar akılları sayesinde güzellik ve çirkinlikleri tanır, kendi üstünlüklerini onun sayesinde anlarlar. Kulun kusur işlemesi aklını kullanmayışı yüzündendir. “Allah’ın emirleri akıllı olana hitabendir.” Allah’ın emirlerini anlayacak akıl seviyesine sahip olmayanlar, ilahi emirlerin dışında kalır, sorumlu olmazlar.

İmam Maturidî’ye göre insan, “Fizyolojik yapıyla beraber aynı zamanda akla da sahip kılınarak yaratılmış; yaratılmışları (mahlûkat) yönetmek yeteneği ile sivrilmiş, her türlü zorluğa katlanarak, onların üstesinden gelmek için aklı devreye sokmakla mümtaz kılınmıştır. Zira akıl, temyiz kabiliyetinin en güçlü silahıdır.”

İmam Maturidî, dine akıl, ilim, hoşgörü ve taassuptan uzak bir tavırla yaklaşmaz. İnancın ana ilkelerini ilgilendirmeyen (esasa müteallik olmayan) eylem ve ibadet farklılıklarını hoşgörü ile karşılar, kelime-i şehadet getiren, kıbleye yönelen herkesi Mü’min olarak değerlendirir.

Ancak Allahu Teâlâ, Kuran’da, sadece Allah’a ulaşmak isteyenlerin ‘Hak Mü’min’ olduğunu, sadece bu insanların tevhidi oluşturan takva sahipleri olduğunu ve sadece Allah’a ulaşmak isteyenlerin cennete gireceğini açık bir dille anlatmıştır. İmam Maturidî, açık bir yalanlamada (inkârda) bulunmadıkları sürece insanların ibadet ve işlerine karışılmaması gerekliliğini savunur. Bu, eylemin amele dâhil edilmemesi anlamını taşır. Yani Maturidî, insanları, kendi prensip ve görüşlerine uymaya zorlamaz, “dinde zorlama yoktur” yaklaşımını esas alır.

İmam Maturidî, işte bu çerçevede aklı dini açıdan ele alarak, yol göstericiliği altında gerçek bilgilere ulaşmada ve “Salih Amel” işlemede kullanılan güç olarak tanımlamaktadır.

“Ve onlar, ‘Eğer biz’ diye ekleyecekler, ‘(bu uyarıları) dinlemiş olsaydık veya (en azından) kendi aklımızı kullansaydık, (şimdi) yakıcı ateşe müstahak olanlar arasında bulunmazdık!’” (Mülk: 10)

“Peki, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri kavrasın ve kulakları işitsin? Ne var ki, onlarda kör olan gözler değil; kör olan göğüslerdeki kalpler!” (Hac: 46)

Ayet-i kerimelerde “akıl” kavramı, ilim ile alakalı kullanılmakta ve bunun, insanın kendi fiili olduğu açıklanmaktadır. İşitme ise, algılama ile alakalı olarak kullanılmıştır. İki ayet-i kerimede de dikkat edeceğimiz husus şudur: Her iki faaliyette de öz yaradılışın, yani fıtratın bozulmamışlığı esastır. Allah, bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Ve düşünme melekeleri dumura uğramış olanlar dışında kim, bu dünyada gerçekten yücelttiğimiz ve şüphesiz ahirette de dürüst ve erdemliler arasında yer alacak olan İbrahim’in inanç sistemini terk etmek ister?” (Bakara: 130)

Bu ayetlerin ışığında “akıl” kavramı için şunu söyleyebiliriz: Akıl, insanın öz yaradılışı (fıtratı) ile elde ettiği idrak ve kavrayıştır.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bilgisayara örneği üzerinden devam edelim: Bilgisayarlarda BİOS sistemi bulunmaktadır, bu bir işletim sistemidir ve bu sistem üzerinde çalışan programlar mevcuttur. Bilgisayarda en önemli kapasiteye sahip olan ve bilgileri barındıran BİOS’tur. BİOS olmadan bilgisayarın herhangi bir işlem görmesi, işletim sisteminin çalışması mümkün değildir.

Bu örneklemeyi insan fıtratına nakşedilen yaradılıştaki hakikatler bağlamında ele alacak olursak, akıl da böyledir. Akıl olmadan veya akıl doğru çalışmadan insanın iş görmesi söz konusu değildir. Bu anlamda akıl yoksa insan da yoktur din de. Allah tarafından bahşedilen akıl aracılığı ile yanlışı-doğruyu ayırt etme özelliğine sahip olarak yaratıldığımız ve fıtratın hiçbir değişikliğe uğramayacağı açıktır. Değişikliğe uğrayan insanın kendi inisiyatifi ile yapıp ettikleridir. Bu nedenle Kur’an, insanı akletmeye çağırırken, diğer taraftan bozuk zihniyetin üretmiş olduğu yanlış ve asılsız düşünceleri yıkmaya yönelik karşı deliller ve örnekler sunar.

Akletmek, gözlem, düşünme, duyular ve diğer etkenler vasıtasıyla alınan bilgi ve verileri, sentez, analiz, kıyas, tahlil ve mantık ilkelerine göre değerlendirmek, iç ve dış etkilerden arınarak aslolan ile irtibat kurup karara varmaktır.

Pascal şöyle söylemektedir:

“Yürek aklın ulaşamayacağı delillere sahiptir. Allah’ın varlığına akıl değil, yürek şahitlik eder ve iman bu yolla elde edilir.”

Ebu Zer de Allah’ı yüreğiyle tanımış, Hz. Peygamber’le görüşmeden üç yıl önce Allah’a tevhid üzere ibadet etmeye başlamıştır (İbn-i Sa’d, Tabakat).

“Ben, Allah Resulünü görmeden üç yıl önce namaz kılmaya başladım. Hangi tarafa yöneliyordun? Allah’ın beni çevirdiği yöne!”

Şehitler Serdarı Hz. Hamza da, Allah Resulüne şöyle demişti:

“Ya Muhammed! Çölde, gecenin koyu karanlığını yaşadığımda anladım ki, Allah, dört duvar arasına sıkıştırılamayacak kadar büyüktür.”

Meseleye Hz. İbrahim’in (a.s) örnekliğinde bakacak olursak, onun, ayı, yıldızları ve güneşi gözlemlemesi ve bunların birer birer kaybolması neticesinde tüm bu yaratılanların Rab ve İlah olamayacağına karar vermesi, ortaksız tek Rabbin Allah olduğunu söylemesi, akletmenin en çarpıcı örneğidir.

“Akletme” faaliyeti, Kur’an’da müşriklerin veya şeytanın yaptıkları hususunda kullanılmaz, bu hususta “heva ve hevese uymak”tan söz edilir ve onların yaptıkları “akletmemek” olarak nitelendirilir. Demek ki, akıl, iyi ve kötüyü ayırt edecek özelliklere sahiptir, kullanılmadığı zaman insan kötülük ve yanlışa sürüklenir.

Peki, akıl varken niçin vahiy indirildi? Allah, hiçbir peygamber göndermemiş ve hiçbir vahiy indirmemiş olsa idi, akıl, yaradılıştaki donanım sayesinde insan yine sorumlu olacaktı. Çünkü Allah akılla bilinir esası gereği yeryüzünde Salih Amel işlemek gerektiğini düşünen kimseler, buna uygun tavır ve davranışlar sergileyeceklerdi.

Peygamberlerin ve vahyin varlığına rağmen insanların çoğunluğu fıtratlarına aykırı hareket etmektedir. Bir an için peygamberlerin hiç gönderilmediğini, vahyin hiç indirilmediğini düşünecek olursak, bunların olmadığı yerde iyilik ve doğruluk adına akıllarını kullanarak hareket eden insanların da var olacağı düşünülebilir, tıpkı peygamberler ve vahiy var iken aksi yönde hareket eden insanların var olduğu gibi.

Dolayısıyla insan, yaradılışı ile sorumluluğu zaten baştan yüklenmiştir. Vahiy bu sorumluluğu unutanlara, fıtrata ters düşen eylemlerde bulunanlara bir uyarı, hatırlatma ve işleri düzene koyma babında yol gösterici olarak inmiştir. Bozulmuşluğun, sapkınlığın, hurafe ve bid’atlerin, fıtrata ters düştüğü hatırlatılmakta, insan akletmeye çağrılmakta ve öze dönmeye davet edilmektedir.

Allah, kitabî anlamda vahyi ölülere yahut hayvanlara indirmemiştir. Mesela dişisi yavrularıyla ilgilendiği ve onunla ilgisini kestiği için yavrularını parçalayan erkek aslanın uyarılması söz konusu değildir, aslan zaten o tabiat üzeredir. Uyarı, insan olup hayvanî hal ve hareketlerde bulunan, kendi evladını diri diri toprağa gömen insan içindir. Böylece onun hayvan olmadığını hatırlaması umulur.

Hulâsa, vahyin indirilmesi, aklın değerini azaltmak veya düşürmek için değildir. Ne akıl vahyin rakibi ne de vahiy aklın rakibidir. Bu şekildeki anlayışlar kıt “akılların” ürünüdür. İnsanın sorumlu olması akıllı olmasına bağlıdır.

Allah insana yaşayabilmesi için ihtiyacı olan her türlü donanımı sağlamıştır. Sınav gereği yeryüzünde her şeyi insanın hizmetine sunmuş, insanda var olan akla ve fıtri yeteneklere ilaveten rahmet sıfatının tecellisi olarak vahiy indirmiş, böylece insana sunmuş olduğu nimetlere nimet eklemiştir. Allah, bu donanımlı yaradılışa rağmen hakikatin üstünü örten anlayış karşısında onu düzeltmek üzere vahyi indirmiştir.

“Bütün insanlık bir zamanlar tek bir topluluktu, (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki, bununla insanların farklı görüşler edinmeye başladıkları her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler, bizzat bu vahyin tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, insanları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.” (Bakara: 213)

Konuya ilişkin bir nakil ile bitirelim:

Cafer-i Sadık’tan Resulullah’ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Tavırları güzel ve sempatik bir insandan size bir haber gelirse, siz onun aklına bakınız, çünkü bu insan aklının düzeyine göre yapıp ettiklerinin karşılığını görecektir.”

Mevlüt Hönülakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s