Felsefe-Düşünce / Hasan Köse / Yazarlar

Yüksek Ahlakî ve Hukukî Değerler

hasan-köse-1İyi insanlar herkes kadar kendilerinin de görevi olan şeylerden kaçmazlar, kötü veya vasat insanlar kendilerine yakıştıramadıkları şeyleri başkalarına yakıştırırlar. Kendi yapmayacakları işleri başkalarına onların zaaflarından yararlanarak yaptırırlar.

Ahlaki değerler; insanların çoğunun künhüne vakıf olamadığı, fakat içinde yetiştiği iklimin etkisiyle kazanılarak davranış haline gelen ve çoğunlukça da uyulduğu için toplumlara şekil ve renklerini veren, onları ayakta tutan değerlerdir. Bu düşünce, hissediş ve davranışlar insanlara başka insan ve varlıklarla ilişki kurduklarında tekrar edilen davranışlar sağlar. Toplumlara hem kendi içinde hem de başka toplumlarla ilişkilerinde uyum, emniyet ve denge sağlar. Uyum ve denge açısından ahlak; yüksek teknolojilerinin künhüne vakıf olunamadığı halde işletilmeleri basitleştirilmiş araçların kullanım kurallarının öğretilmesi gibidir ki, düşük kavrayışlı insanlarca dahi işletilebilir. Araçlardan, basit ve insanlarda davranış haline getirilmiş kurallar ile işletildiklerinde sorun çıkmaksızın yararlanılır. Aksi takdirde birey hem kendine hem de kendi dışındakilere zarar verir.

Bu davranışların kazanılmasının en maliyetsiz şekli çocuk ve gencin ailesi tarafından toplumsal değerlere saygılı olarak yetiştirilmesidir ki, çocuk bu değerlerin çoğunu çevreden alsın ve toplumsal uyum ve denge sürebilsin. Aksi takdirde çocuk kendi yaşam iklimine, ahlaki değer örgüsüne karşı bir tutum içinde olmakta ve kendi toplumsal değerlerine aykırı her tutum ve davranışı “farklılık, özgünlük, muhalefet veya özgürlük” adına ahlak edinebilmektedir ki, bu her toplumda ahlaki yozlaşma, kötü ahlak ve çürüme demektir.

İnsanların anlama çeşitleri ve seviyeleri farklı farklıdır. Bir alanda yüksek kavrama seviyesine sahip olanlar nadir, birçok alanda yüksek kavrama düzeyine sahip olanlar çok daha nadirdir. İlki yüzde ile, ikincisi bindeler ile ifade edilebilecek nispetlerdedir. Akli seviye ve çeşitlilikteki nadirlik ahlaki ve hukuki yüksek değerleri kavrama konusunda da aynıdır. İnsanlar içinde yüksek ahlaki ve hukuki değerleri kavramak ayrı bir mesele olmakla beraber, bir de onları davranış haline getirmiş olmak ayrı bir konudur. Toplumlar için hem genel ahlakın toplum genelinde davranış haline gelmesi hem de nadir de olsa yüksek ahlaki ve hukuki değerleri kuşanmış insanların yetiştirilmesi hayatidir.

Biz kendi ahlak iklimimiz ve dini referanslarımız açısından insanları özü itibariyle -kendi vicdanından hakka teslim olma konusunda- el-Hak ile bir ahde teslim olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayırabiliriz. Bunun başlangıç noktasında “takva ve fücura” eğilimli olduğumuza inandığımızdan dolayı genetiğin rolünü tartışmak yersizdir. İkisinden birine eğilimli olarak dünyaya gelindiği kabul edilecek olursa yaratıcının adaleti pazara çıkarılmış olur. Ahlak ve dolayısıyla insan davranışlarında belirleyici olan çocuğun anne karnından başlayarak duydukları, yaşadıkları ve görüp hissettikleridir. Bunların toplamını da “toplumların değer yargıları” başlığı altında ifade edebiliriz.

Taklitle ya da tahkikle bu ahlaki değerlere uygun hareket eden insanları birçok davranışlarından tanıyabiliriz ve kendimiz de o davranışları kuşanarak bulunduğumuz yerden diğerine geçip onda derece ya da dereke kat ederiz.

Rableriyle ilişkilerinde özü bâtıla çevrili olanlar hemen her meselede her hayrı kendilerinden saydıkları merkezde düşünürler. Ona göre konuşur ve ona göre tavır alırlarken, özü hakka çevrili olanlar hemen her meselede toplumsal menfaatleri en genelden özele doğru düşünüp, ona göre davrandıkları için, çoğu zaman kendi aleyhlerine sonuçlarla karşılaşırlar. Fakat bu onları asla gocundurmaz. İşte bu noktada yüksek akli, ahlaki ve hukuki davranış ve kavrayış sahibi olanlarla bunları -kavrayamasalar da özleri hakka yönelik olduğu için- basit ahlaki ve hukuki kurallarla kıyaslayabilen açık vicdanlılar bir araya geldiklerinde, eksikleri ve gediklerine rağmen nebevi inkılaplar ortaya çıkar. Bu kurallara uyanların mü’min ya da kâfir olmaları sonucu değiştirmez. Bu sünnetullahtır. İki kâfir topluluk savaştığında da, kâfirlerle Müslümanlar savaştığında da aynıdır. Bu yüksek kurallara uyanlar inkılâbı yapar, diğerleri helâk olur.

İnsanların ve toplumların her alanda gelişim başarısı, az ya da çok bu özelliklerin etkisi altındadır. Toplumlar, düşünme biçimi ve ahlaki yönelim olarak işlerinde genelin menfaatlerini öne alan ve kuşatıcı düşünme becerisi yüksek az sayıdaki insanı bulup, en ileri yönetim noktalarına taşıyıp, yüksek ahlaki ve hukuki prensiplerle denetlerlerse, insanlığın sorunlarına çareler üretilen büyük işler, organizasyonlar ve hatta devletler inşa ederler. Bu aksi yönde olduğunda işler tersine döner, elde ettiklerini dahi koruyamayıp, tepe taklak olurlar.

Bu insanları nasıl tanırız?

Sözlerinden, işlerinden ve işleri ile sözlerinin uyumundan tanırız. Terazinin bir kefesinde kendisi ya da kendinden olan biri ya da bir şeyi varsa nasıl davrandığına bakarız. Zamanını neyle geçirdiğine bakarız. Sözlerinden tanırız, konuştuğunda kurduğu cümlelerin olumluya mı olumsuza mı hizmet ettiğine bakarız. Kendini ve kendinden olanları artırmak için mi, yoksa genelin menfaatleri için mi çabaladığına bakarız.

Konuştuğunda daha çok kişilerden mi, olaylardan mı, düşüncelerden mi söz ediyor? Sözlerinde gözettiği bir hedef var mı? Bu hedefe doğru bir fikr-i takibi var mı? Düşüncelerinin uygulanmasını varsaydığımızda kim ne kazanır ve kim ne kaybeder? En genelden en özele doğru bir fikr-i takip ile muhakemesini yaparız. O zaman kişinin sözlerinin ve işlerinin neye hizmet ettiğini/edeceğini ve ne ortaya çıkaracağını bilebiliriz.

Herkesin iyiyi ve doğruyu istediğini varsayabiliriz fakat herkesin “iyi” dediği şeyle elde edilecek olana ve bunun elde edilme biçimine bakarız. Elde edilecek şeye de iki cihetten bakarız. İlk olarak isteyen kişi ve çevresi onu elde ettiğinde veya istenilen yapıldığında bundan ortaya çıkacak yararların ve zararların genelliğine bakarız. Bu birkaç iş ve sözde denendikten sonra zihnin işleme biçimi ve düzeyi anlaşılır.

Hak nazarıyla bakanlar; işlere kendilerinden yana fedakâr başkalarından yana teenni ile bakarlar. İşlerinde zayıfları gözetirler, ayrımcı davranmazlar, dini, mezhebi veya ideolojik farklılıklarını insanlarla ilişkilerinde bir sorun olarak değil bilakis bağ kurma vesilesi kılarlar. Öyle değilse ya dinlerinin, mezheplerinin ve ideolojilerinin aslında hayır yoktur ya da bu onların kişisel ahlak ve kavrama biçimlerinin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Hangisinden kaynaklanırsa kaynaklansın biz tanı koymuş oluruz. İyi ya da kötü bizim koyduğumuz tanı da yüksek akıl, ahlak ve hukuk adamlarının daha önceden keşfettiği yüksek ahlak ve hukuk kurallarına uygun olmalıdır.

Şimdi birkaç örnekle konuyu daha anlaşılır kılmaya çalışalım. Yoldaki bir dikeni alıp, insanlara zarar vermeyeceği bir şekilde uzaklaştıran kişinin yaptığı iş ve bu işin arkasındaki inanç ve ahlak iyidir, güzeldir ve yüksektir. Çünkü yararlıdır, bereketlidir, fadakârane ve kuşatıcıdır. Aynı dikeni daha önce gören arkadaşı hakkında bunların aksini tam söyleyememekle beraber eğer türlü sözlerle bu işi tahfif etmeye ve engellemeye çalışıyorsa, bırakın kamu işlerinde yetki vermeyi bu kişinin şerrinden emin olmak için teyakkuzda olmak gerekir. Çünkü genellikle böyle kişiler genele yapılacak hizmetler kadar bireylere yapılan hizmetleri de çekemezler, kendileri yapmamışken yapanları da engellemeye çalışırlar. Bir salih amelde tarafsız kalıyorlarsa vasattırlar ki, zaten onlardan uzak tutulmalıdırlar. Çünkü çözümde yer almaz, sorunun parçası haline gelirler.

Kişi, günlük konuşmalarında ve genel düşüncelerinde kişiler, olaylar ve düşünceler hakkında olumlu mu konuşuyor yoksa daha çok olumsuz mu konuşuyor? Daha çok olumluysa bu iyidir, sürekli olumlu ve ufuk açıcıysa işte toplumlar aradıkları insanları yapacağı işle ilgili liyakatiyle de değerlendirerek bulmuş olurlar.

İyi insanlar herkes kadar kendilerinin de görevi olan şeylerden kaçmazlar, kötü veya vasat insanlar kendilerine yakıştıramadıkları şeyleri başkalarına yakıştırırlar. Kendi yapmayacakları işleri başkalarına onların zaaflarından yararlanarak yaptırırlar. İyi insanlar bereketlidir, imkân ve yeteneklerini başka insanları geliştirmek ve daha iyi bir durum ve seviyeye ulaştırmak için çaba gösterirlerken, kötü veya vasat insanlar kendi menfaatlerine aykırı davranabilme ihtimaliyle bile insanlar hakkında kötü sözler yayıp, kötü işlere alet olabilirler. Bunlardan birine bile şahit olmuşsanız insanları tanımaya başlar, devamında ise bunun bir tekrar eden davranış ve huy, en genelde ahlaki problem olduğunu anlarsınız.

Bu gibi prensiplerle seçilmiş insanların yönettiği toplumlar kötü karakterli insanların bile olumsuzluklarından yararlanarak toplumların genel menfaatlerini korur ve geliştirirler. Mesela onların kazanma arzularını fetihlere ve üretime sevk ederek toplumsal güvenlik, istihsal ve istihdam yaratırlar. Bunu da kişilerin kendileri için övündükleri yönlerin sahiciliğine bakarak, onları ilgili alanlarda değerlendirerek yaparlar.

Hulâsa, insanların söz ve davranışlarında insan, hayvan ve canlı cansız varlıklarla ilişkilerine bakılır. Bu ilişkileri en temelde biz her insan tekinin kendi dışındaki varlıklarla açık ve gizli akitlerine ve bu akitleri nasıl yansıttığına bakarak anlayabiliriz. Çünkü vicdanlardaki kararların arkasında yatan düşünceler, onları da çok hata yapmaktan alıkoyan ahlak ve hukuktur. Bunları da ayakta tutan şey, yüksek ahlak ve yüksek hukuk şuuru olan insanların toplum içinde olmaları gereken yerlerde olmalarıdır.

Hasan Köseakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s