Ali Tarık Parlakışık / Din / Yazarlar

Hanefi Mezhebi (1)

ali-tarik-parlakişikHanefi Mezhebi, ‘entelektüel’ bir çizgidir. Bu çizgiye, yalnız kendisini yakın hissedenlerle ilgili bir durum olarak nazar edilmesi büyük bir eksiklik doğuracaktır. Çünkü (hususiyetle, söz gelimi) ilk dönem Hanefi fukahasında, fıkıh-hukuk ilişkisinin haricinde ‘entelektüel’, fikri bir duruş söz konusudur.

“Hanefi Mezhebi” dediğimizde ‘fıkıh’ itibariyle bir örgü akla gelir. Ebu Hanife ve talebelerinin içtihatlarından, reylerinden, istidlal yollarından ilh. temelini alan bir örgü; bir fıkıh ekolü… İçtihadlar; müçtehidlerin fıkhi vakıalar karşısında, İslam Fıkhının/Hukukunun hudutlarına, direktiflerine, membalarına dayanarak çıkardıkları hükümlerdir. Resulullah’tan rivayet edilen hadise göre; müçtehid, doğru içtihad ederse iki ecir alır, yanlış içtihat ederse bir ecir alır. Dolayısıyla samimi bir içtihad faaliyetinin sonucu, yanlış olursa vebal yoktur. Hanefi Mezhebi de, bu doğrultuda tefekkür edilmelidir. Taklit konumunda olan Müslümanların, taklit ettikleri müçtehidin içtihadı yanlış ise dahi; aynı şekilde bu yanlış içtihada uydukları takdirde günahları yoktur, içtihadın/fetvanın yanlışlığına dair elinde bir delil ilh. yok ise, ‘mukallitlik’ esprisi ihtivasında…

Delillere vukufiyeti, taklit ettiği müçtehidin içtihadına temel aldığı delillere dair manalandırma ‘kapasitesi’ ve ‘birikimi’ olan bir mukallidin ve ‘tasnif karakteri’, ‘tecrid faaliyeti’ olan ve benzeri durumlarda bulunan Müslümanların “mukallit” vasıfları/sıfatları değişmemek kaydıyla herhangi bir müçtehidin içtihadlarına, reylerine ilh. yaklaşımları diğer Müslümanlara göre farklı olacaktır, içtihadlar/fetvalar arasında seçim yapabilme ehliyeti/kolaylığı bağlamında… Burada Ebu Hanife’ye ve İmam Şafii’ye atfedilen, kendi fetvalarına aykırı delil bulunduğu takdirde fetvanın terk edilmesi telkini/isteği veya Ebu Hanife’ye atfedilen, verdiği fetvaya deliline bakılmadan uyulmaması isteği/telkini bu durumu dillendirmektedir.

Hanefi Mezhebi; bu telakki(ler) üzerine oturmuş, ilmiyle amil ‘entelektüel’ görünümleri baskın başta Ebu Hanife olmak üzere Ebu Yusuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybani, Züfer b. Hüzeyl gibi âlimlerin ve devamına Abdullah b. Mübarek gibi alanında söz söyleme ehliyetine ve lokal olarak görünüme malik, farklı ilim dallarında otorite durumundaki âlimlerin usuli/metodolojik, fıkhi birikimlerinin hamulesidir.[1]

Öte yandan… Hanefi Mezhebi (çizgisi) ile ilgili pek rastlayamadığımız bir nazar var ki, bu nazara pek rastlayamamamızın bir eksiklik teşkil ettiği fikrindeyiz. Hanefi Mezhebi, ‘entelektüel’ bir çizgidir. Bu çizgiye, yalnız kendisini yakın hissedenlerle ilgili bir durum olarak nazar edilmesi büyük bir eksiklik doğuracaktır. Çünkü (hususiyetle, söz gelimi) ilk dönem Hanefi fukahasında, fıkıh-hukuk ilişkisinin haricinde ‘entelektüel’, fikri bir duruş söz konusudur.

Daha çok fıkıh-hukuk muhitinde hususileşmek üzere, esasında umumi bir durum olan bir duruştan söz açmaya cehd ediyoruz burada. Söz gelimi Ebu Hanife’nin muarızları ile yaptığı tartışmalarda; Ebu Hanife’nin üzerinde bu durumu müşahede ediyoruz. Yine aynı şekilde Ebu Hanife’nin kelâm tartışmalarına uzunca bir süre katılmış olmakla birlikte oğlu Hammad’ı kelâm tartışmalarına katılmaktan men etmesi de bu entelektüel duruşu parıldatıyor. Ebu Hanife, oğlunu kelâm tartışmalarından neden men etti? Ebu Hanife’nin kendisi daha önceden kelâm tartışmalarına neden iştirak etti? Kelâm tartışmalarında nasıl bir usul/metodoloji benimsedi? Bu tartışmalardan ne bekledi? Bu ve bu minvalde devam edebilecek sualler karşısında cevap vermeye girişildiği vakit oldukça ilginç, mantık hudutlarına münasip, ilmi, fikri, ‘felsefi’  ilh. ve yerinde, güzel olan bir dizi tafsilat ışıldar. Bu suallerin cevaplarını eşeleyip kurcaladığımız takdirde altından yine mühim ve de ciddi bir tartışma meselesi çıkar: Bilgiye pratik bir fayda objesi olarak mı nazar edeceğiz ya da fayda getirip getirmemesine göre mi muhataplık biçeceğiz?[2] Yani… Hanefi Mezhebi fikri bir ekoldür; anlayana, bilene, görene…

Ebu Hanife’de ve Hanefi Mezhebi’nde, istihsan için idrakin ehemmiyetine vukufiyet, bu manada şüphesiz önümüzü aydınlatacak bir noktadır. İstihsan ki, Hanefi Mezhebi’nin fıkıh usulündeki yeri aşikârdır. Ebu Hanife, talebeleri ile meseleleri çözmede istihsan noktasına kadar gelip “istihsan yapıyorum” dediğinde, talebeleri sus pus olurdu. “İstihsan yapmak” nedir, ne değildir, nasıl ve ne zaman yapılır; ipuçları burada…

Ali Tarık Parlakışık akilvefikir.org

[1] “Fıkıh mezheplerinin teşekkülünün, İslam medeniyetinin gelişimi ve İslam’ın yayılması ile aynı zaman diliminde buluşması tesadüfi değildir. Otuz yıl süren Hulefa-i Raşidin dönemi ve yaklaşık bir asır süren Emeviler devri İslam’ın yayılma, devletin ve İslam medeniyetinin kuruluş aşaması, II. (VIII.) yüzyılın ortalarına doğru başlayan Abbasiler dönemi ise devletin bütün kurumlarıyla yerleşmesi, İslam medeniyetinin gelişme süreci olma özelliği taşır. Yeni ve ihtilaflı meselelerin giderek çoğaldığı ve fakihlerce farklı çözümlerin benimsendiği bir ortamda orta seviyede bir ferdin fıkhi tartışmalara katılması, hatta gelişmeleri yakından takip etmesi mümkün olmadığından, güvendiği bir fakihin veya mezhebin görüşünü alıp onunla amel etmesi kendisi için tek çıkar yol olmuştur. Aynı şekilde yargılamada güven ve istikrarı sağlamak, kanun ve yargı önünde insanlara eşit davranmada da toplumda adaletin tesisi ve devletin bekası için ön şart niteliğini taşıdığından, gelişen İslam devletinin temel meselelerinden birini teşkil etmeye başlamıştır. O zamana kadar halifeler tarafından re’sen tayin edilen ve tayin edildiği bölgede bağımsız olarak görev yapan müctehid-kadıların toplumda adaletin sağlanmasında inisiyatif ve dirayetlerine de bağlı olarak aktif bir rol oynadıkları ve bu konuda yeterli oldukları doğrudur. Ancak İslam coğrafyasının genişlemesinin ve taklit zihniyetinin giderek yaygınlaşmasının tabii sonucu olarak her bölgeye müctehid bir kadı gönderilmesi imkanının azalması, öte yandan yargılamada düzen ve istikrarı sağlama ihtiyacının belirgin bir hal alması, Harunü’r-Reşid’den itibaren Abbasi halifelerini bu konuda tedbir almaya sevk etmişti. Bu ortamda Ebu Hanife ve öğrencilerinin geliştirip sistemleştirdiği Irak fıkıh ekolü, hem fertler hem Abbasi yönetimi açısından bu amaçları gerçekleştirme yönünde önemli bir fırsat teşkil etmiştir.” (Prof. Dr. Ali Bardakoğlu; Hanefi Mezhebi Maddesi; sh. 2; Diyanet İslam Ansiklopedisi; 16. Cilt; 1997)

[2] Ebu Hanife ile ilgili eserlerde geçen bu husus mühim bir husustur. Tafsilatını, Ebu Zehra’dan olan iktibastan sonra yapacağız: “Hayatının gençlik çağında akaid esasları hakkında münazara yapmaktaki hevesi onu olgunlaştırmış, en yüksek mertebeye ulaştırmıştı. Din esaslarını anlama tarzı kuvvetli idi. Hatta kendini fıkha verdikten sonra bile icap ettiği zaman ara sıra usul ve akaid esaslarında münakaşa yaptığı olurdu. Hariciler, Kufe Mescidi’ni bastıkları zaman Ebu Hanife mescidin içinde idi. Onun yanına girdiler onlarla münazara yaptı. Gulat-ı Şia’dan bazılarıyla münakaşa yaptı ve onları ikna etti. Ve daha böyle nice vakaları oldu. Bütün bunlar o kendisini fıkha verdikten sonra oluyordu. Fakat kendisi ara sıra böyle usul ve akaid hakkında münakaşalar yapmakla beraber talebelerini ve yakınlarını böyle münakaşalardan men ediyordu. Rivayet olunduğuna göre oğlu Hammad’ı kelâm meselesinde münakaşa yaparken gördü ve onu bundan vazgeçirdi. Ona: “Seni münakaşa yaparken görüyoruz, bizi neden men ediyorsun?” dediler. Cevabı şu oldu: “Biz münazara yaparken, arkadaşımız kayıp düşecek, yanılacak diye korkudan başımızda kuş varmış gibi dururduk. Sizse münazara yapıyorsunuz ve arkadaşınızın düşmesini istiyorsunuz. Arkadaşının kayıp düşmesini isteyen, arkadaşını tekfir etmek istiyor demektir. Arkadaşını tekfir etmek isteyense, arkadaşından önce küfre düşer.” (Muhammed Ebu Zehra; Ebu Hanife; sh. 36-37; Diyanet İşleri Başkanlığı; 2005). Bilinen bir husustur ki, Ebu Hanife fıkıh-hukuk ile yoğun iştigal etmeden önce kelâm tartışmalarına uzun uzadıya iştirak edip akidesini, fikirlerini savunmuştur. Bu tartışmalarda oldukça şöhret de bulmuştur. Kanaatimizce, Ebu Hanife’nin kelâm ilminden, kelâm tartışmalarından uzaklaşmasının alt yapısı, oğluna verdiği cevapta saklıdır. Esasen, Ebu Hanife kelâmın faydasız olduğunun tefekküründe değil, kelâmın faydasız, nefsi bir çizgide işletilmesinin ve tartışılan meselelerin ciddiliğine mugayir bir halde ilerletilmesinin tefekküründedir. Oğluna verdiği cevapta da belirttiği üzere, tartışılan mecliste reddettiği bâtıl fikirlerden karşısındakini kurtarmak gibi bir takım halis amaçlar barındıran bir tefekkürdür Ebu Hanife’ninki. Ebu Hanife’nin, kelâm tartışmalarına katılanların kalplerinin katılaştığı ve yine selefin metoduna mugayir olduğu yönündeki rivayetleri dillendirmesi bu duruma işaret eder. Tartışmaların seyrinin, kişinin karşısındakinin küfre düşmesini dört gözle beklemesi gibi noktalara evrilmesi de zaten en dehşetli noktadır ki, reddedilecek bir meseledir. Yoksa usul/metodoloji, yöntem, tavır, tutum ilh. olarak İbn-i Sina gibi filozoflara hücum eden Gazali, Şehristani gibi âlimler ve Ebu Hanife, hiçbir zaman derin tefekkür, istidlal, akli tafsilat, ve delillendirmeden taviz vermemişlerdir. İşte Ebu Hanife’nin kelâm ve cedeldeki ilmi duruşu ve derin tecrübesi, onu selefin metodundan bu manada sapmaktan uzaklaşmak yoluna itmiştir. Hem bu ilmi, fikri, akli duruş hem de kelâm tartışmalarındaki deliller, yorumlar, reyler konusundaki baskın ve rahat hususiyet, Hanefi Mezhebi’nin karakteristik bir hususiyetidir. Hanefi Mezhebi’nde fıkıh usulü ve muhitindeki meselelerde ve kıyas, istihsan, maslahat, ahval-i şahsiye gibi noktalarda bu durumu müşahede edebiliriz/edebiliyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s