Felsefe-Düşünce / Mevlüt Hönül / Yazarlar

Onur ve Onursuzluk – Hak ve Hürriyetlerin Gasbı

mevlüt-hönül-köşe-2Sömürülen, hak ve hürriyetleri ellerinden alınan insanlar mücadele etmek zorundadırlar, bu insan olmanın gereğidir. Sessizce köşeye çekilmek, her vurulan darbeye, her sömürüye sessizce “eyvallah” demek, insanın insanlık vasfını yitirmesi, kendi kişiliğini yok etmesi, kendi kendini soysuzlaştırması demektir.

Müslümanlar neden zulüm ve baskı altında yaşıyorlar? İslam’ın özünden uzaklaşma, ilim, irfan ve ahlakın hayatın her alanından çekilmesi, Ümmet’i bâtılın, bid’at ve hurafelerin, yozlaşmanın kucağına itmiştir. Ümmet-i Muhammed, sorgulamayan, araştırmayan, akletmeyen vasıfsız bir kimliğe bürünmüştür.

İnsan hak ve hürriyetlerinin gasp edilmesinin nedeni, imanın sosyal hayattaki varlığını yitirmesi ile ilgilidir. Bütün bu suiistimallerin altında lüks alışkanlığı, makam-mevki sevdası, insanları kendine kul köle etme ameliyesi, birlik yerine benliğin hâkim olması yatmaktadır. Bu durumda yozlaşmanın bütün hızıyla devam etmesi kaçınılmazdır.

İnsanların ekonomik alanda hak ve hukukunu gözetmeyen tekelleşme eğilimleri de hak ve hürriyetlerin gasp edilmesinin bir başka boyutudur. Kişisel ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda iş başına gelen iktidarların ve yöneticilerin, insanların içinde bulundukları durumu umursamayışları, dünya genelinde açlığı ve yoksulluğu yaygın hale getirmekte, terörü tetiklemektedir.

İnsanların adalet ve refah içinde yaşayabilecekleri bir dünya düzeni için Allah’ın emrettiği esaslar devre dışı bırakılmıştır. İslam, softa anlayış çerçevesinde şekillenmiş bir dinî düşünceyi reddetmekte, gösterişten öteye gitmeyen şekilciliği ve kuru ibadeti eleştirmekte, bunları adeta yerden yere vurmaktadır.

Suret-i haktan görünen şekilci zihniyet on bir ay boyunca hiç hatırlamadığı yoksulları Ramazan’da hatırlamakta, böylece bir yandan gerçekte olmayan vicdanını rahatlatmakta, öte yandan dinî değerleri ve duyguları istismar etmektedir.

Hz. Ali, halkı sınıflara ayırdığı bir konuşmasında şöyle buyurmaktadır:

“Bir grubu kapasitesiz kimselerdir; yöneticiliğe erince her türlü rezalet ve kötülükten çekinmezler. Bir grubu ise zahit görünümündedir ve bir makama erişmek için zühdünü bir tuzak gibi kullanmaktadır. Diğer bir grubu ise tüm himmetleri ve gayretleri ölünceye dek insanlara kılavuzluk etmeye çalışan çok değerli kimselerdir.”

Hz. Ali, toplumu yönetmeye kalkışan kimselerin öncelikle toplum fertlerinin yaşam biçimini, kendi hayatlarına uygulamayı, onları anlamayı ve sorunların üstesinden nasıl gelineceği hususunda fikir sahibi olmayı gerekli görmekte, kişinin ancak bundan sonra toplumun yöneticiliğine hak kazanabileceğini ifade etmektedir.

Hz. Ali’nin yaklaşımı şu şekilde özetlenebilir: İlahî buyrukla sabit evrensel hak ve hürriyetleri her ne suretle olursa olsun gasp edilemez, yönetici sınıfı, İslam’ın emir ve yasaklarını önce kendi hayatına hâkim kılmalı, daha sonra toplumdan bunlara riayet etmesini istemelidir ki, adalet bunu gerektirir. Bugün ise bunun tam tersi olmaktadır.

Yönetici sınıfının halkın neredeyse gözüne sokarak sergilediği “dindarlık”, eylemle alakalı değildir, bilakis şekilciliğin en bariz örneğidir. Kendileri refah ve huzur içinde bir elleri yağda öbür balda yaşayıp, geçim sıkıntısı, borç, icra takibi nedir bilmeyenler, ülkeyi belli başlı küresel sermaye ve baskı grupları adına -vekâleten- yönetmektedirler. Dolayısıyla bunlar, gerçek anlamda halkın yöneticisi olmaktan uzaktırlar.

Allah’ın emrettiği sorumlulukları hatırlarına getirmeyen toplumlar, Allah’ın emir ve yasaklarını yok sayan sistemler içinde kölelik yapmaktadırlar. Ne yazık ki, bu sistemleri vekâleten idare edenler de namaz kılan, oruç tutan, hacca giden beyefendilerdir. Halk ise, dinin içinin boşaltıldığını dahi kavrayamayacak derecede hakikatten kopmuş, uzaklaşmış durumdadır.

Allah Resulünün, Kur’an’ın ifadesiyle kitap nedir iman nedir bilmediği vahiy öncesi dönemde (Şura: 52) dahi erdemliler topluluğu içinde yer alarak zulümle mücadele etmesi ve yüksek insanî vasıflarını en gür seda ile ortaya koyması, yaratılıştan sahip olduğumuz hak ve hürriyetlerin gaspına karşı mücadele edebilmek için insan olmanın tek başına yeterli olduğunu göstermektedir.

Sömürülen, hak ve hürriyetleri ellerinden alınan insanlar mücadele etmek zorundadırlar, bu insan olmanın gereğidir. Sessizce köşeye çekilmek, her vurulan darbeye, her sömürüye sessizce “eyvallah” demek, insanın insanlık vasfını yitirmesi, kendi kişiliğini yok etmesi, kendi kendini soysuzlaştırması demektir.

Sayısı milyarla ifade edilen Müslümanlar, ahlak, erdem, adalet, hürriyet adına ne yapmaktadır? Niçin Müslüman halklar sömürüden kurtulamıyor? Müslümanlar neden hak, hukuk, adalet, iyilik konularında etkin rol oynayamıyorlar? Müslümanlar mevcut halleriyle tarih yapabilirler mi? Bu ve benzeri onlarca soru sorulabilir. Gidişat Müslümanların geneli tarafından sorgulanmadığı ve ortak bir zeminde hareket edilmediği müddetçe sorun devam edecek, hatta gittikçe derinleşecektir.

İnsanları kitleler halinde ezmeye, yok etmeye azmetmiş olan, üstün teknolojik ve askerî güce sahip “gelişmiş” ülkelerin, açlığa, yoksulluğa, adaletsizliğe mahkûm edilmiş milyarlar için harekete geçmesini beklemek şeytandan hayır ummak gibi bir şeydir. İslam dünyasında halklar -eğer böyle bir dünya varsa- kendi işlerini kendileri görmek zorundalar.

Onurunu kaybetmiş toplumlar, hürriyetlerini ve insanlıklarını kaybetmiş olan toplumlardır. Onurlu insanların en büyük özelliği, karşılarına çıkan sorunlar ne kadar çetin olursa olsun, göğüs germek anlamında bunlara sabredebilmeleridir. Kendilerine güvenen -özgüven sahibi- insanlar, sorun ne kadar büyük, ne kadar derin olursa olsun umutsuzluğa kapılmazlar, aslolan iman, akıl, irade ve azimdir.

Hz. Ali ‘onur sahibi insan’dan bahsederken şöyle söylemektedir: “Onur sahibi bir insan için, dünya değerini yitiriyor. Onurlu, kişilik sahibi olan insan, dünyanın değer yitirmesini, kendi değerini hakkıyla fark ettiğinde daha iyi anlar. Şöyle ki; insan yaradılış gayesini kavrayınca sebep ve sonuç üzerinde tefekkür ederek neden bu dünyada olduğunu, nereye gideceğini, görevlerinin ne olduğunu açıkça görecektir.”

Dolayısıyla dünyanın aldatıcı yüzü, para pul, makam mevki ve zevk-ü sefa, onurlu insanı yaradılış gayesi olan kulluktan alıkoyamayacaktır. Onurlu insan, dünyayı ahiretin tarlası olarak görecek, temel ihtiyaçlarını karşılamakla birlikte onu kendine amaç edinmeyecek, ahiretin kazanılması için bir araç olarak telakki edecektir. Bu görüş açısıyla dünyanın gelip geçiciliğini kavrayarak ona körü körüne bağlılığı ortadan kaldıracaktır.

Mülkü yalnızca kendi emelleri için kullanmak isteyenler aracı amaç edinmekte, bilincin, sorumluluğun, yanı sıra insan onurunun yok olması için çaba sarf etmektedirler. Maddeye taparak ruhlarını kirletenler, kılıktan kılığa girenler, sahtekârlık, riya ve ahlaksızlıkla kendi kişiliklerini yok edenler, herkesten önce kendilerini köle haline getirmiş olan kimselerdir; onlar dünyanın köleleridir. 70–80 yıllık ömrün geçici hevesleri; servet, iktidar, lüks, konfor vs. kefenin cebine girmeyecektir şüphesiz.

Herkesin tadacağı ölüm gerçeği karşısında dünyaya kölelik etmenin akıl mantık dışı olduğu tartışma götürmez. Maddeyi araç olmaktan çıkarıp amaç haline dönüştürenler, doğada meydana gelen -bizim “felaket” olarak nitelendirdiğimiz- alt üst oluşlardan ibret alacak kadar dahi akıl sahibi değil.

Hz. Hüseyin’le bitirelim:

“… Kendinizi satmayınız, hür insanlar olunuz, kendini satan satıcılardan olmayınız.”

Mevlüt Hönülakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s