Kemal Ramazan Haykıran / Tarih-Kültür / Yazarlar

Moğollar ve Moğol İstilasının Başlangıcı

kös-kemalAnadolu’dan Pekin’e kadar uzanan geniş coğrafyada farklı kültürleri bir çatı altında toplayan siyasi bir yapının ortaya çıkması hem bölgede güç ve istikrar getiren bir canlanmayı sağlamış hem de farklı kültürlerin tek siyasi gücün yönetiminde olması bu kültürlerin birbirlerini etkileme imkânını yaratmıştı.

Moğolların VI. Yüzyıldan önceki dönemlerine ilişkin elimizde çok net bilgiler bulunmamaktadır. VI. Yüzyıldan sonra faaliyetlerinden haberdar olduğumuz Moğolların dünya tarihinde adlarından söz ettirmeye başladıkları dönem ise Cengiz Han’la başlamıştır. Bu tarihten itibaren Moğol adı bir millet ve devlet ismi olarak anılmaya başlamıştır. XIII. Yüzyılda Cengiz Han, dağınık halde yaşayan Moğol boylarını bir çatı altında toplayarak güçlü bir Moğol imparatorluğu oluşturmuştu. Cengiz Han’ın pek çok devletin yok olması, pek çok köklü şehrin harap olmasıyla sonuçlanan askeri harekâtları neticesinde neredeyse Asya’nın tamamına hâkim olan büyük bir imparatorluk kurulmuştu. Anadolu’dan Pekin’e kadar uzanan geniş coğrafyada farklı kültürleri bir çatı altında toplayan siyasi bir yapının ortaya çıkması hem bölgede güç ve istikrar getiren bir canlanmayı sağlamış hem de farklı kültürlerin tek siyasi gücün yönetiminde olması bu kültürlerin birbirlerini etkileme imkânını yaratmıştı.

1249 yılında Tuluy’un en büyük oğlu olan Mengü, Moğol tahtına çıkmıştı[1]. Hükümdarlığının ilk yıllarında şehzadelerin isyanları ile uğraşmak zorunda kalan Mengü, özellikle Çağatay Han’ın oğulları ile hâkimiyet mücadelesine girişmişti[2]. Duruma hâkim olup devlet üzerinde otoritesini sağladıktan sonra devlet mekanizması içinde yeni atamalar yapmaya başlamıştı. Bu dönemde imparatorluğun sınırları batıda İran, doğuda Çin’e kadar ulaşmaktaydı. Bu geniş coğrafyada hâkimiyet kurmak oldukça zordu. Devletin her iki uç sınırında da önü alınamayan bir karışıklık ortamı hâkimdi[3]. Yasanın getirdiği meşruiyet neticesinde hanedan mensuplarının isyanları ve giriştikleri hâkimiyet mücadeleleri de Karakurum’daki merkezi otoriteyi zorlayan başka önemli bir unsurdu. İşte bu koşullar altında 1252 yılında toplanan kurultayda, Moğol tarihini, dahası sonuçları itibari ile Yakın-Doğu tarihini derinden etkileyecek kararlar alınmıştı[4]. Buna göre Çin’in hâkimiyeti Kubilay’a bırakılırken, Ceyhun’dan başlayarak; Anadolu, İran, Azerbaycan, Gürcistan, Suriye ve Mısır’a kadar uzanan toprakların hâkimiyeti İl-han olarak Hülâgü’ye verilmişti. Bu karar alındıktan sonra uçlarda bulunan Noyanlar uyarıldı ve Hülâgü’nun gelişi öncesi hazırlıklar yapılmaya başlandı. Çurmagun ve Baycu Noyanlara Anadolu’ya ilerlemeleri emredilmişti[5]. 1254 yılında ise Mengü Kaan, Kardeşi Hülâgü Han’a kendisine kurultayda verilen toprakları fethetmesi için bir yarlık vermiş[6] ve bu yarlık ile hazırlıklarını hızlandıran Hülâgü, 1256 yılında kalabalık bir ordu ile Ceyhun’u geçip batıya doğru ilerlemeye başlamıştı[7]. Onun bu harekâtı İlhanlılar Devleti’nin kuruluşu anlamına gelmekteydi. Hülâgü Han’ın 1256 yılında kalabalık bir ordu ile Ceyhun Nehri’ni geçip Horasan’a girmesiyle Moğol istilasının ikinci ve daha köklü dönemi başlamış oluyordu. Cengiz, Ögedey ve Göyük zamanlarında Moğollara metbû duruma giren Selçuklu ve Harezemşahlı olmak üzere pek çok ülke artık Hülâgü Han’a bağlı hale gelmişlerdi. Hülâgü idari taksimatta kendisine verilen toprakların yerel yöneticilerinden bağlılık almak ve yeni fetihler yapmak amacıyla batıya doğru ilerliyordu[8].

Hülâgü, kalabalık ordusu ile geçtiği bütün beldeleri zapt ederek ilerlemişti. Hülâgü’nün bu seferinin en önemli olayı 20 Aralık 1256 tarihinde Alamut Kalesi’ni ele geçirmesiydi[9]. Alamut, İsmaîlîlerin önemli bir merkeziydi. Tuğrul Bey’in 1055 yılında Bağdat’a girmesi ve Büveyhoğulları’nı tasfiye etmesi ile siyaset merkezinden uzaklaşan Şiîlerin illegal bir örgütlenmesiydi Alamut, pek çok defa Müslüman komutanlarca kuşatılmasına rağmen ortadan kaldırılamamıştı. Onu şimdi İslam ile hiç alakası olmayan Moğollar ortadan kaldırmıştı. Bu da Hülâgü’nun seferinin basit bir istiladan çok sistematik bir büyüme politikası olduğunun önemli göstergelerindendi. Hülâgü, sonra coğrafi ve askeri açıdan küçük, ruhani açıdan ise büyük bir güç olan Abbâsî Halifeli’ğinin sınırlarına dayanmıştı. Önce karşısına çıkan tüm emir ve sultanlara karşı oldukça sert ve acımasız davranan Hülâgü Han, halifeye karşı ağabeyi Mengü’nün de uyarısıyla daha merhametli ve itibarlı bir teslimiyet çağrısında bulundu[10]. Son Halife olan el-Musta’sım ise makamının ruhani gücü ile geçmiş hadiselerde olduğu gibi bu taarruzu da atlatabileceğini düşünüyordu. Ama işler onun hesapladığı gibi gelişmedi[11]. Nihayetinde 1258 yılında Hülâgü, Bağdat’a girmiş ve bu kadim şehri tahrip ettiği gibi, Abbâsî Halifesi’ni de ortadan kaldırmıştır. Böylelikle yeni bir siyasi dönem başlamış oluyordu. İslam dünyasının bir taraftan siyasi ve ruhani gücü ortadan kalkarken, diğer yandan da Hazar Denizi’nin güney sahilleri hariç tüm Yakın-Doğu coğrafyası tek bir siyasi hâkimiyet altında toplanmış oluyordu[12].

Bu gelişmenin ardından Hülâgü, batıya doğru ilerleyişine devam etmiş, Suriye’ye girmişti. Ancak bu, ilerleyişinin son hamleleri olmaktaydı. 1260 yılında Ayn-ı Câlût’ta Moğol orduları Memlûk orduları ile karşılaşmış ve yapılan savaşta Hülâgü’nun ordusu ilk defa ağır bir yenilgiye uğramıştı. Bu savaş ile Moğol ilerleyişi durmuş, batıya daha fazla ilerleme imkânı bulamamıştır. Bu savaştan sonra Memlûk-Moğol çatışmaları uzun yıllar daha devam etmiş fakat İlhanlılar burada lehlerine bir sonuç alamamışlardı. Böylelikle İlhanlıların batı sınırı ana hatları ile bu savaş neticesinde belli olmuştu. Fırat Nehri iki devlet arasındaki sınırı belirlemiş oluyordu[13]. Bu aynı zamanda Ön Asya’da XIII. Yüzyılın siyasal bloklaşmasını da ortaya koymuş, İran-Azerbaycan coğrafyasını kendine merkez olarak belirleyen İlhanlılar ile Mısır’da kurulan Memlûkler bu çağın siyasi rekabetinin taraflarını belirlemiş oluyordu. Rekabetin bir diğer boyutu da kuzeyde Altın Ordu-İlhanlılar arasında yaşanmıştı.

Bugünkü Azerbaycan, İran ve Anadolu toprakları üzerinde kurulmuş olan İlhanlılar, 80 yıl bu coğrafyanın hâkimi oldular. Doğuda kalan Moğollar ise Cengiz’in başlattığı Çin fütuhatını devam ettiriyorlardı[14]. 1260 ile 1294 yıllarında hanlık yapan Kubilay Kağan uzun süren zorlu mücadelelerin sonunda Çin’e hâkim olmayı başarmıştı. O, 1260 yılında Pekin’e hâkim oldu ve devletinin merkezini Pekin’e taşıdı[15]. İleri harekâtına devam eden Kubilay, Hind-i Çin ve Japonya’ya hâkim olmak için faaliyetlere başladıysa da bunda başarılı olamadı. Kubilay Kağan’ın 1274 Kasım’ında 900 gemi ve 15.000 asker ile Japonya’yı istila girişimi başarısızlıkla sonuçlanmış, bundan sonra bir iki defa daha Japonya üzerine sefer düzenleyen Kubilay, 1285 tarihinden sonra amacına ulaşamayacağını anlayıp bu uğraşlarına son vermiştir[16].

Doğuda ve batıda oldukça geniş sınırlara ulaşan Moğol imparatorluğunda XIII. Yüzyılın ikinci yarısında merkezi yönetim duruma hâkim olamaz hale gelmişti. Buna Cengiz’in varisleri arasındaki hâkimiyet mücadeleleri ve iç çekişmeler de eklenince büyük imparatorluk dağılmış ve yerine üç güçlü Moğol Devleti ortaya çıkmıştı. İlhanlılar ile Altın Ordu arasında başlayan Azerbaycan’a hâkimiyet mücadelesi ve Derbent sorunu iki Moğol Devleti arasında uzun yıllar boyunca devam eden bir rekabeti de beraberinde getirmişti. Bu rekabetin sonucunda da Memlûk-Altın Ordu ittifakı gelişmiş oldu[17]. İlk bakışta İslam birlikteliğinin bir yansıması olarak algılanan bu ittifak, stratejik olarak İlhanlılar karşısında çıkar birliğinin doğal bir sonucuydu. Altın Ordu güneyinde güçlü bir devlet istemiyor ve Azerbaycan’ın tamamına hâkim olmak istiyordu. Memlûkler ise sınırlarına kadar ilerleyen ve İslam dünyasının merkezine yerleşen bu gücü kendilerine büyük bir rakip olarak görüyorlardı. Derbent meselesi daha uzun yıllar İlhanlı Devleti’nin gündemini işgal edecekti. İlhanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk İlhan’ı olan Hülâgü Han, 8 Şubat 1265 tarihinde öldü ve yerine oğlu Abaka İlhan oldu[18].

Kemal Ramazan Haykıranakilvefikir.org

[1] Abdülkadir Yuvalı, İlhanlı Tarihi I, Kayseri 1994, s. 39.

[2] İlhan Erdem, Türkiye Selçukluları-İlhanlı İlişkileri (1258-1308), s. 150.

[3] İlhan Erdem, Türkiye Selçukluları-İlhanlı İlişkileri (1258-1308), s. 150.

[4] Bertold Spuler, İran Moğolları, çev. Cemal Köprülü, Ankara 1987, s.50.

[5] İlhan Erdem, Türkiye Selçukluları-İlhanlı İlişkileri (1258-1308), s. 154.

[6] Reşîdüddîn, Camiu’t-Tevârih,  nşr. Muhammed Rûşen –Mustafa Mûsevî, Tahran 1373/1994, II, s. 686-87.

[7] Bertold Spuler, İran Moğolları, s.  59.

[8] Cüveynî, Tarih-i Cihangüşâ, çev. Mürsel Öztürk, Ankara 1998, III, s. 487.

[9] Cüveynî, Tarih-i Cihangüşâ, III, s. 498.

[10] Reşîdüddîn, Camîu’t-Tevârih, II, s.236-237.

[11] R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu, s. 337.

[12] Osman G. Özgüdenli, Ortaçağ Türk- İran Tarihi Araştırmaları, İstanbul 2006, s. 164.

[13] Abdülkadir Yuvalı, İlhanlı Tarihi I, s. 90.

[14] R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu, s.276.

[15] R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu, s.280.

[16] Osman G. Özgüdenli, Ortaçağ Türk İran Tarihi Araştırmaları, s. 165, dn.15.

[17] Bertold Spuler, İran Moğolları, s. 79.

[18] Bertold Spuler, İran Moğolları, s. 78.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s