Atilla Fikri Ergun / Yazarlar / Yorum-Analiz

Modernleşmenin Kaçınılmazlığı ve Modernleşmeye Karşı Modernleşme

atilla-fikriergun-köşeTarihe direnmekle sisteme entegre olmak arasında makul ya da vasat tarzda, gelenekle irtibatlı bir modernleşme -bir diğer ifadeyle bize dayatılan modernleşmeye karşı kendimize özgü bir modernleşme- kaçınılmaz olmuştur.

İslamcılık millî olup Arapçı bedevî radikalizmin yerine Anadolu İrfan Mektebi’nin adabını erkânını yol edinebilseydi şimdiye kadar on kere ahlak ihtilâli olmuştu bu ülkede. İslamcılar sözde devrim yapacaklardı, sistem bir devrim daha yapıp onları kendine kattı, iktidar vasıtasıyla onları yamulttu. Gelinen noktada ideallerin yenilgisi “sistemi içeriden dönüştürme” söylemi vasıtasıyla “zafer” olarak takdim ediliyor; İslamcıların gördükleri görecekleri bu kadar.

Müslüman için meşruiyetin kaynağı Kur’an ve Sünnet’tir, şu veya bu iktidar değil. Meşruiyet zeminini iktidara dayandıran geleneksel -an itibariyle modern- cemaatler de, siyasal İslamcı kafa da İslam’ı yozlaştırdı. Nitekim burjuva taklidi yapan “Müslüman sosyete” bunların eseridir. Dinin insanlık tarihiyle yaşıt değerleri bu yolla dünyaya kurban edildi. Kur’an ve Sünnet’in belirlediği meşruiyet alanı üzerinde iktidarı onay makamı olarak telakki etmek Allah’a eş koşmak değilse nedir?

İktidara kendi yapısı üzerinde belirleyici rol biçen veya iktidarı kendi söylem ve pratiklerinin meşruiyeti için onay makamı olarak telakki eden, iktidarın emri altına girip, onun çizdiği rotada seyreden herhangi bir cemaat ancak iktidarın izin verdiği ölçüde “İslamî” olabilir. İslam ise herhangi bir iktidarın iznine ya da onayına tabi olmadığı gibi, iktidarlara göre standardize de edilemez. İslam olursunuz ya da olmazsınız yahut üçüncü bir seçenek olarak meseleyi bulandırıp, alacalı bulacalı bir hale sokarsınız ki, bu da ferdin veya cemaatin kendini kandırmasından öte hiçbir anlam ifade etmez.

Dünyevîleşme karşısında muhalif bir hareket olarak ortaya çıkan Tasavvuf’un tarih içinde tarikatlar bağlamında yozlaştığı nokta da tam olarak burasıdır. İktidara eklemlenenler varlık nedenlerinin hilafına bir yol tutturarak sahih çizgiden koptular. Yanlışa itiraz etmek yerine yanlışı meşrulaştırma görevi üstlenmenin veya iktidarı kendine getirmek yerine her hal ve şartta ona arka çıkmanın İslamî bir yanı yok.

An itibariyle Türkiye’de -amiyane tabirle- yeri geldiğinde muktedire fırça atacak geleneksel Sünnî ehl-i tarîk kalmadı, onlar da muktedirin emrine amade; yozlaşma sadece radikallerle sınırlı değil, gelenekçiler de ziyadesiyle yozlaştı.

Öte yandan Türkiye’de İslamcı radikalizmin çöküşüne tanık oluyoruz. Düşüncesini “cahiliye toplumundan ayrışma” üzerine kuran tarih ve toplum dışı radikal İslamcılar, 1 Kasım genel seçimine % 87 katılım oranı ve mütedeyyin ahalinin AK Parti’ye yönelimiyle birlikte sinir krizine girdiler âdeta. Herkesin dinî bir vecibe olarak ‘self isolation’ yapmak zorunda olduğunu zannedecek kadar düşük düşünce seviyesinde seyrediyorlar.

Radikal Müslümanların dilinde bir cahiliyyedir gidiyor, “modern cahiliyye”, “21. Yüzyıl cahiliyyesi” vs. Hâlbuki Müslümanlar “cahiliyye” dedikleri dünyanın ilerisinde değil fersah fersah gerisindeler, hem kel hem fodul durumundalar yani. Modern dünyanın en azından iyi kötü bir hukuku var, Müslümanların nesi var, her taraflarından zulüm akıyor, güçleri dışarıya da yetmediği için birbirlerine karşı cürüm işlemede üstlerine yok.

Türkiye radikal İslamcıların kafalarında kurdukları türden “İslamî” bir rejimi hem tarihî ve sosyo-kültürel açıdan hem -şeklen ve kısmen de olsa- modernleşmiş olması bakımından hem de çok parçalı sosyal yapısı itibariyle kaldırmaz. Bu anlayış Osmanlı gibi Şeriat’ın yürürlükte olduğu bir imparatorlukta dahi tutmadı, Kadızâdelilerin akıbeti malum. Böyle olduğu için ne kadar şükretsek az.

Radikal İslamcı zihin tağutî rejimi hep laik-seküler dünyada aradı; tağutî rejim görmek isteyenler öncelikle İran’a ve Suudi Arabistan’a bakmalılar; zira Allah adına tuğyan en tehlikelisidir.

Bu bakımdan Şeriat’la hükmedeceğini söyleyen hâl-i hazırdaki radikal Müslüman zihne güvenemeyiz, hile-i şer’iyyenin bin bir türlü yolunu bulur; modern hukukla hükmeden Batılı aklın ise Allah’ı, Kitab’ı, Peygamber’i hile-i şer’iyyeye alet etmeyeceğini biliriz en azından. İslam’a vurgu yapıp modern hukukla hükmeden “aklın” çelişkisi ise ayrı bir tartışmanın konusu. Şu bir gerçek ki, en kötü kanun dahi tutarlı insanların elinde iş görür, en mükemmel kanun ise mevcut zihniyetin elinde zulüm aracına dönüşür; belirleyici olan insan kalitesidir.

Orta vadede İslam Âlemi’nde bir medeniyet hamlesi gerçekleşmeyecek, bir diğer ifadeyle bir medeniyet hareketi tebarüz etmeyecek. Her şeyden önce zihinsel olarak buna hazır değiliz. Dolayısıyla İslam Âlemi’nin modern dünyaya entegrasyonu devam edecek. Her insan topluluğu, her millet, her medeniyet her çağda kendi modernleşmesini gerçekleştirmek zorunda, bizim ise an itibariyle kendimize özgü -kendi kaynaklarımızdan hareketle, kendimizi keşfederek giriştiğimiz- bir modernleşme çabamız yok, bizde modernleşme Batı Uygarlığı’na öykünme şeklinde cereyan ediyor.

20. Yüzyılın başında imparatorluklar yıkıldı ve böylece Sanayi Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan yeni ekonomik düzen olarak kapitalizm kesin bir biçimde dünyaya hâkim oldu ki, İslam nokta-i nazarından hayatın herhangi bir alanında ve tarihin herhangi bir evresinde Allah’tan bağımsız bir tasavvur mümkün olmadığı için, bu da neticede Allah’ın takdiri idi. Yasa böyle işler, ömrünü dolduran tarih sahnesinden çekilir, yerine yenisi gelir.

Üretim ilişkilerinin değişmesi sadece ekonomi-politik sonuçlar doğurmadı, değişim tabii olarak dini, kültürü, ahlakı ve içtimaî yapıyı da derinden etkiledi. İmparatorluklar çağının sonunda dünya siyaseti şekil değiştirirken hâkimiyet merkezi de Batı’ya kaydı. Bu bakımdan Osmanlı’nın Batı karşısında direnişi aslında tarihe karşı bir direnişti ve başarılı olamadı; zira tarih başka bir noktaya evriliyordu.

Osmanlı’da başlayan, Cumhuriyet’te devam eden modernleşme daha çok şekil-şemail üzerinden cereyan ettiği için, ortaya çıkan şey tam anlamıyla bir garabet oldu. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan farklı radikal tarzdaki modernleşmesi her şeyi alt üst etti, bir dönem din tamamen devre dışı kaldı, sağ iktidarlarla birlikte ortaya çıkan muhafazakâr modernleşme ise dini geri getirdi ancak İslam’ın içini de boşalttı.

Gelinen son nokta itibariyle kapitalist moderniteye ayak uyduran Müslüman’ı abdesti, namazı, orucu, haccı, kurbanı kurtaramamıştır, belki bunlar birer avuntu, birer kendini kandırma aracı, hakikatin üzerini örten birer örtü olmuştur. Ahiret günü umduğumuzla bulacağımız arasındaki farkla şok olacağımız tartışma götürmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Gerçek şu ki, modern kapitalist dünyada İslam diye bir din kalmamıştır, hâl-i hazırdaki “İslam” İslam’ın kötü bir karikatüründen ibarettir.

Şimdi tarih bir başka noktaya daha evriliyor, artık küreselleşme söz konusu. Bu noktada kayıtsız kalıp tarihe direnmekle sisteme entegre olmak arasında makul ya da vasat tarzda, gelenekle irtibatlı bir modernleşme -bir diğer ifadeyle bize dayatılan modernleşmeye karşı kendimize özgü bir modernleşme- kaçınılmaz olmuştur, aksi takdirde sadece Batı’nın değil bütün bir dünyanın krize girdiği bu zaman diliminde yakaladığımız bu fırsatı da heba edip tarihi geriden takip etmeye, haliyle kaybetmeye devam edeceğiz.

Özetle; artık gelenekle irtibatlı, kendimize özgü modernleşmeyi konuşmanın zamanıdır, yoksa köylü-kasabalı kafanın sonradan görme olmakla eş anlamlı uyduruk muhafazakâr modernleşmesi hepimizi helak edecek.

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s