Ali Tarık Parlakışık / Din / Yazarlar

İmam Ebu Hanife’de Epistemolojik Duruş ve Fikirlerin Liderliği

ali-tarik-parlakişikEbu Hanife ilkelerin liderliğine tabi olmuş bir adamdır. Haliyle ilkelere sadık kalma noktasında cehdini sunmuştur. Genişliğine ve derinliğine böyledir. Bu manada Ebu Hanife’nin verdiği hizmet, bıraktığı ilmi, fikri miras, bu nazardır. Verdiği siyasi mücadele de bu durumu gösterir.

Ebu Hanife’nin tecrit seviyesi yüksek bir şahsiyet olduğu aşikâr; bu tecrit ışınımının aslan payı ilim ve fikir sahasındadır. Yani; Ebu Hanife büyük tecrit faaliyetine girişmiş bir şahsiyettir.

Meseleleri, vakıaları ilh. yorumlayışta ve de bilhassa istidlal yollarında, metotlarında bu tecrit faaliyetlerini müşahede edebiliriz.

Bu noktada; Ebu Hanife’nin üç hususiyetini/veçhesini belirtmemiz gerekir. Şöyle ki;

  • Mütefekkir

  • Hakîm (Hikemiyat) – Filozof (Felsefe)

  • Fakih/Fıkıhçı (Fıkıh) – Hukukçu (Hukuk)

Bu üç hususiyet birbiriyle irtibatlı, alakalı görülebilir; biz kesin bir şekilde Ebu Hanife’de bu üç hususiyetin ahenkli bir şekilde vücut bulduğunu ve Ebu Hanife’nin bu hususiyeti ilginç ve de güzel olarak vasıflandırabileceğimiz bir şekilde/formda üzerinde taşıdığını görüyoruz. Yaptığı çıkarımlar, fıkhındaki “kıyas” mekanizmasını kullanış hali ve diğer ilmi, fikri çalışmaları bunu gösteriyor. (Ara bir vurgu olarak diyebiliriz ki) dolayısıyla “Hanefi Fıkhı’nın günümüzde Ebu Hanife ile bir ilgisinin kalmadığını” veya “Hanefilerin, Hanefi Fıkhı’nı bilmediklerini” dile getiren yorumlar meselenin bir veçhesiyle doğru, bir veçhesiyle mübalağa olsa dahi; Ebu Hanife’nin mütefekkir bir eda ile ortaya koyduğu filozofik üslubu ve fakih tavrı bir şekilde Hanefi Fıkhı’nda hayatiyetini devam ettiriyor. Bu son vurgular zaten bizim üzerinde yoğunlaşmamız gereken konular ki, tecrit terinin dökülmesinin gerekliliğini vurgulamamızın nedeni de budur.

Nihayetinde meseleye Hanefi Fıkhı ile hudut biçilemez, Ebu Hanife’nin üslup ve usulü/metodolojisi ile de hudut biçilemez; bu bir tavırdır, tutumdur, ‘klas’ bir duruştur. Her ne kadar Ebu Hanife bunun mucidi de olsa… Ebu Hanife bunun yoğurucusu olabilir ama ilimler de içtimai kültür gibi kat üstüne kat şeklinde inkişaf eder. Ve bir gün gelir karşınızda pırıl pırıl bir hamule olarak görünür. Velhasıl bu tavır, bu tutum, bu ‘klas’ duruş, İslam ilim geleneğine veya İslam fikir geleneğine veya İslam fikir mecrasına dâhil olur. Belki gün gelir, uzaktan misal ile Rönesans ve Reform’daki gibi harici bir gelenek, kültür, tefekkür ve (b)ilimi de etkileyebilir. Mühim olan hamuleyi muhafaza etmek, çatlamasına mani olmaktır.

Devamla ifade edecek olursak; Ebu Hanife’nin Cedel (ve Kelam ile) olan ilişkisinde membaını bulan ve bu alana has olan üslubu ve bu üslubunun getirdiği verimlerin izdüşümlerini onun fıkhında da buluyoruz.

Sözgelimi Platon’un akademisinin girişine geometri bilmeyenin giremeyeceğini yazmasının mantığı Ebu Hanife’de içselleşmiş ve özümsenmiş bir haldedir.

Burada Ebu Hanife’nin “O kimse hakkın özelliklerini ortaya koyup, muhalifinin haksızlığını bilmediği zaman adli de, zulmü de bilmiyor demektir. Ey kardeşim, bil ki, bana göre bütün zümrelerin en cahili ve en kötüsü, şüphesiz bu kimselerdir. Onların durumu kendilerine beyaz bir elbise getiren ve rengi sorulan kişinin durumuna benzer: Bu dört kişiden birisi “bu bir kırmızı elbisedir”, diğeri “bu bir sarı elbisedir”, üçüncüsü ise “bu bir siyah elbisedir”, dördüncüsü ise “bu elbise beyazdır” diye cevap verir. Bu sonuncuya önceki üç kişinin hatalı mı yahut isabetli mi olduğu sorulduğunda , “şüphesiz ki, ben elbisenin beyaz olduğunu biliyorum fakat onların da doğru söylemiş olmaları mümkündür” der.” sözüne eğilmek gerekiyor. Ciddi bir şekilde, tefekkür mecrasını inkişaf ettirici bir ihtar söz konusudur burada. Burada iki noktayı işaretleyip, dikkat çekebiliriz; 1) Meselelere vukufiyetin olması gerektiği ölçüde malik olmak ve de gereken asgari bir bilgi ile meseleleri bilme durumunda bulunmak. 2) Meseleleri; meselelerin hak ettiği seviyede, meselelerin bulunması gerektiği seviyede ele almak. Öte yandan meselelere derinlikli yaklaşmak ile açık görüşlü bulunmak ama aynı zamanda da meseleleri bir ilim disiplininin gerektirdiği eminlik içerisinde ele almak.

Meselelere muhatap olma anında, ele aldığı vakıanın üzerinde bulunduğu minvale gereken ehemmiyeti idrak ve ciddiyet ile tayin etmek de, Ebu Hanife’nin umumi çizgisinde yerini muhafaza etmiştir.

Yine sözgelimi; Ebu Hanife’ye izafe edilen bir “fıkıh tanımı” var ki, Ebu Hanife’nin (vakıaya ve) meseleye yaklaşımını gösteriyor: “Nefsin lehinde ve aleyhinde olanı bilmesi.” Bu söz fıkıh ilmi tanımı olabilir mi? Veya bu, fıkıh ilminin hususiyeti midir? Veya fıkıh ilminin hususiyetleri üzerinden bir anlama/manalandırma çabası mıdır? Veya bu bir tavsif midir? O veya bu veya şu… Neticede görüyoruz ki, Ebu Hanife, “Nefsin lehinde ve aleyhinde olanı bilmesi” derken mücmel ve özlü bir cümle kurmuş ve de geniş bir alana el atmış oluyor. (“Fıkıh” kelimesinin manasındaki tarihi değişim gibi meseleleri göz önüne almamız burada mevzubahis değil, çünkü umumi halde “muamelat” ve “ibadat” olarak ikiye tefrik edilen bugünkü manada fıkıh ile ilgili bir ifade burada zikredilen).

Ebu Hanife, “Nefsin lehinde ve aleyhinde olanı bilmesi” derken şu noktaları zikrediyor; nefs, leh(de olan vakıalar), aleyh(te olan vakıalar) ve bilme. İnsan hayatında “leh” ve “aleyh”te olan her şeyi bilmek fıkhın ihtivasına dâhil olur mu? Belki de en temelde “bilme”nin vakıası başlı başlına ağır bir vakıa mıdır; diye tefekkür etmek gerekir. Ebu Hanife’nin tanımı bağlamında veya değil; lakin bir mesele olarak “bilme”nin yeri bariz, aşikâr ve mühimdir. Yine bilinen bir durum da şudur ki; Ebu Hanife’den sonraki Hanefi fakihleri “amelen” kelimesini dâhil etmişlerdir. Şimdi… İlmi terettübün zuhur edip, vuku bulmasının tedailerinin sunduğu hudutlar dâhilinde nazar edecek olursak, burada bir katkı olabilir veya eksik bırakılan bir alanın doldurulması söz konusu olabilir veya değişen şart ve koşula göre bir yenile(n)me cehdi söz konusu olabilir. Veya hiçbirisi olmayıp sadece basit bir zeylden/ekten ibaret de olabilir. Ama burada gün ışığı gibi aşikâr olan bir durum var; o da, epistemolojik bir ayrılmadan ziyade epistemolojik bir katkı/ilave/zeyl/ genişletmedir.

Mezhebi hudutları görmezden gelerek sadece ilmi gelenek/birikim/hamule ihtivasında tefekkür etmeye yeltenirsek, tefekkür ve idrak edilmeye ne kadar müsait bir durum mevcut burada; burası da mühim bir sorunsal olarak mevcut.

Ebu Hanife, “Nefsin lehinde ve aleyhinde olanı bilmesi” diyor ve bu çizginin devamındaki fakihler “amelen” kelimesini dâhil ediyorlar, Ebu Hanife’nin sözüne. Ebu Hanife de ucu Hz. Ömer’e kadar gidebilecek bir çizgiden aldığı ilmi ve fikri tahsilden sonra bu tanımı yapıyor. Etki-katkı ikileminde belirtmek ihtiyacı da burada doğar ki; Hz. Ali, Cafer es-Sadık gibi şahsiyetlerin de ‘iz’ini hatırdan uzak tutmamak gerek. Ebu Hanife’nin sözünün, İslam Hukuku’nda “maslahat” ve “makasıd” ile irtibatlı bir söz olduğunu da tefekkür edip, ifade etme cüretine girişebiliriz burada. Ebu Hanife, bu mücmel sözü/tanımı bir anlık ağzından çıkan bir söz/tanım olarak söylemiyor. Bilakis ciddi bir idrak ve tefekkürden sonra süzülmüş, damıtılmış ‘ifade’ olarak dillendiriyor. İşte bu şekilde örgülü bir tefekküre maliktir Ebu Hanife.

Öte yandan bilgiye ve ilime yaklaşımı bu şekilde iken; bu hususiyet, Ebu Hanife’de ilkelerin-fikirlerin liderliği şuurunu da müşahede ettiriyor. Bu durumu anlatan en iyi iki misal, Hammad b. Ebu Süleyman’ın ders halkasına katılması ve daha sonraları ders halkasından ayrılmayı kafasına koyduğu bir zamanda bu fikrinden vaz geçmesi ile ilgilidir. Bir kadın Ebu Hanife’ye gelerek, Sünnet’e göre boşanma ile ilgili bir sual yöneltir. Ebu Hanife cevap veremez ve az ileride ders halkasında ders yapan Hammad b. Ebu Süleyman’a sormasını söyler ve aldığı cevabı da kendisine bildirmesini ister. Kadının, Hammad b. Ebu Süleyman’dan aldığı cevabı Ebu Hanife’ye bildirmesinin akabinde Ebu Hanife, Hammad b. Ebu Süleyman’ın ders halkasına katılmaya karar verir. Diğer meselede de Ebu Hanife, Hammad b. Ebu Süleyman’ın ders halkasından bir ara ayrılmayı düşünür. Bir ara Hammad b. Ebu Süleyman şehir dışına gidecektir ve kendisi gelene kadar derse devam etmesi için Ebu Hanife’yi vazifelendirir. Ebu Hanife’nin o sıralarda Hammad b. Ebu Süleyman’ın ders halkasından ayrılma fikri vardır kafasında. Hammad b. Ebu Süleyman geri dönünce, yokluğunda çıkan bazı meseleler hakkında Ebu Hanife vardığı sonuçları iletir kendisine. Ebu Hanife’nin vardığı sonuçların çoğunda Hammad b. Ebu Süleyman ile Ebu Hanife mutabık olurlar, bir kısmında ise mutabık olmazlar. Ebu Hanife bu durumdan mütevellit Hammad b. Ebu Süleyman’ın ders halkasından ayrılmamaya karar verir. Ebu Hanife’ye umumi bir nazar yönelttiğimizde, bu iki durumdan yola çıkarak, ilim ve fikirde derinlikli olmakla birlikte sergilediği emin tavrın, ilkelerin-fikirlerin liderliğine, üstünlüğüne dair şuurunu aşikâr bir şekilde gözler önüne serer.

Mühim ve umumi bir panoramayı müşahede edebiliriz bu noktada. Ebu Hanife’nin verdiği fetvalar ile ilgili kesin hak olup olmadığı konusundaki suale “belki de tamamıyla bâtıldır” şeklinde cevap vermesi ve yine kendi verdiği fetvaya aykırı bir delil-nass’dan dolayı kendi fetvasının yok sayılmasını salık vermesi meseleyi billurlaştıracak mühim bir husustur. Evet, Ebu Hanife ilkelerin liderliğine tabi olmuş bir adamdır. Haliyle ilkelere sadık kalma noktasında cehdini sunmuştur. Genişliğine ve derinliğine böyledir. Bu manada Ebu Hanife’nin verdiği hizmet, bıraktığı ilmi, fikri miras, bu nazardır. Verdiği siyasi mücadele de bu durumu gösterir.

Ali Tarık Parlakışıkakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s