Ali Tarık Parlakışık / Din / Yazarlar

İmam-ı Azam’ın ‘El-Fıkhu’l-Ekber’ ve ‘El-Fıkhu’l-Ebsat’ına Dair

ali-tarik-parlakişikEbu Hanife’nin farklı iki kanaldan gelen, iki itikadi eseri: “El-Fıkhu’l-Ekber” ve “El-Fıkhu’l-Ebsat”…

A. Giriş

I.

Ebu Hanife’nin farklı iki kanaldan gelen, iki itikadi eseridir “El-Fıkhu’l-Ekber” ve “El-Fıkhu’l-Ebsat”.

“El-Fıkhu’l-Ekber”in, Ebu Hanife’nin oğlu Hammad b. Ebu Hanife rivayeti ile, “El-Fıkhu’l-Ebsat”ın ise Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî rivayeti ile geldiği bilinir.

“El-Fıkhu’l-Ekber” adeta Ebu Hanife ile özdeşleşmiş bir haldedir, bu noktada “ismi ile müsemma” diyebiliriz.

“El-Fıkhu’l-Ekber”de inanç esasları özlü bir şekilde anlatılmıştır. “El-Fıkhu’l-Ekber” için; ‘Ehl-i Sünnet inancını anlatan ilk eser’ ve ‘Ehl-i Sünnet inancını özetleyen özlü bir eser’ gibi vasıflandırmaların olduğunu biliyoruz. Umumi görünüşü itibariyle “El-Fıkhu’l-Ekber” gerçekten de inanılacak ilkeleri ve fikirleri ihtiva eden, yer yer gerekli görülen açıklamalar yapılmakla birlikte esasında mücmel bir risaledir.

“El-Fıkhu’l-Ebsat”ta ise “El-Fıkhu’l-Ekber”e nazaran daha ayrıntı sayılabilecek diğer bazı mühim meseleler vardır.

II.

Ebu Hanife, akaidi, ameli fıkıhtan üstün görmüştür. İnanç esaslarının işlendiği “El-Fıkhu’l-Ekber” eserinde “ekber” vurgusunun yer alması da bu duruma işaret ediyor; öte yandan literatürün yeni tekevvün etmeye başladığı bir zamanda “fıkıh” kavramının, Ebu Hanife’ye ait, inanç esaslarının işlendiği bir eserin isminde bulunması hem Ebu Hanife’nin telakkisine dair bir açılım yapıyor ve hem de umumi veçheden İslami ilimlerin tekevvün ettiği bir dönem için, İslami ilimlerin tarihi seyri buudundan açılım yapıyor.

Şu iktibas ile burayı bağlayıp, devam edelim…  Meselemizle ilgili olarak ve devamında paralel olarak meselemizle irtibatlı olan satırları vurgulama kastı ile ve öte yandan ihtiva ettiği satırlar buudundan meselemizin dışında(n) da sayılabilecek bir iktibas… Şu şekilde:

““Fıkh” (fekıhe-yefkahu-fıkhen) kelimesi esas itibariyle “bilmek, anlamak, bilinen şeyin/objenin idrak edilmesi, bir konuda ehil olan kimsenin o konuyla ilgili bilgisi ve kavrayışı” gibi kök anlamlarına sahiptir. Ayrıca “fekuhe-yefkuhu-fekhaten” yapısı ile “fıkhetme” eyleminin sahibi için sıfat olarak kullanılır ve böyle bir kimseye “fakih” denir.

Ayet ve hadislerde kullanılan fıkıh kelimesi, bir ilim dalı haline gelip terimleşen “Fıkıh” kavramıyla lafız ve mana bakımından irtibatlı olsa da, tamamen örtüşmez. “Fıkıh” kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de “bir şeyi iyi ve tam anlamak ve kavramak” anlamlarına gelmekte olup, “fi’d-dîn” kaydıyla kullanıldığında ise, “dinde derin bilgi sahibi” şeklinde daha özel bir anlamı ifade eder. Tevbe Suresi 22. Ayette, Müslümanların topyekun savaşa çıkmaları ve bir kısmının geride kalarak dini konularda bilgi sahibi olmaları (li-yetefakkahû fi’d-dîn) emredilmektedir. Aynı şekilde hadislerde “fi’d-dîn”  kaydıyla geçmekte olan “fıkıh” kelimesi Din ve Kur’ân konusunda bilgi anlamına kullanılmıştır.

İlk dönem kullanımında fıkıh ve ilim kavramları İslam’ı bilme anlamında birbirinin yerine kullanılabiliyordu. Hicri 1. Asrın sonlarına doğru hadis toplama hareketi başlayıp sırf hadis rivayetiyle uğraşanlar ile fıkıh konularında uzmanlaşmaya doğru gidilmesi, ilim kavramı ile fıkıh kavramının biraz daha birbirinden farklılaşmasına yol açmıştır. Bu süreçte ilim kavramı Kur’ân, Sünnet ve sahabeden gelen rivayet (eser) bilgisi, fıkıh da Kur’ân ve Sünnet’ten istinbat ve içtihad yoluyla elde edilen bilgi anlamında kullanılmaya başlamıştır. Şer’î ameli hükümlerle ilgili bilgileri kapsayacak şekilde kullanılmaktaydı. İmam Azam Ebu Hanife’ye atfedilen ve içeriği tamamen İman, Allah’ın birliği, sıfatları ve peygamberlik gibi itikadi esaslarla ilgili olan eserin adının el-Fıkhu’l-Ekber olduğu dikkate alınırsa, fıkıh kavramının bu dönemde akaid ilkelerini de içerdiğini görürüz.

Ebu Hanife’ye atfedilen “Fıkıh, kişin leh ve aleyhine olan şeyleri (haklarını ve yükümlülüklerini) bilmesidir” şeklindeki tanım da Fıkh’ın bu kapsamlı içeriğini yansıtmaktadır.

Hicri II. asırda Kelâm ilminin ortaya çıkmasına paralele olarak, bu asrın sonlarına doğru akaid konularının fıkıh ilminden ayrılarak tartışıldığı görülmektedir. Daha önce rivayete dayalı bilgi de hadis çalışmaları sebebiyle Fıkıh’tan ayrılmaya başladığı için, Fıkıh kavramının kapsamı, hicri II. Asrın sonlarına doğru gittikçe daralmış ve Fıkıh, Şer’i ameli hükümlerin sistemli bir şekilde incelendiği literatüre ve bilim dalına mahsus hale gelmiştir. Ancak belirtilen yaklaşımın tarif şeklinde literatürde kendisine yer bulması, her ne kadar İmama Şafiî’ye atfedilse de, hicri V. Yüzyılda mümkün olabilmiştir.

Hanefiler çoğunlukla Ebu Hanife’ye atfedilen “Fıkıh kişinin leh ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir.” şeklindeki tanıma “amelen” kelimesini ekleyerek fıkhın tanımını “amel bakımından kişinin leh ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” şeklinde benimsemiştir.

Genel kabul gören ve yerleşik olan tanım ise şöyledir: “Fıkıh, Şer’i ameli hükümleri, tafsili delillerinden çıkararak bilmektir.” Bu tanımda “ameli” kaydı yerine “fer’i” kaydını kullanan fıkıhçılar da vardır.”[1]

III.

“El-Âlim Ve’l-Müteallim”, “Risaletü Ebî Hanife” ve “El-Vasiyye”ye nazaran hususi olarak; “El-Fıkh’ul-Ekber” ve “El-Fıkhu’l-Ebsat”ın, Ebu Hanife’ye aidiyeti konusundaki tartışmalar bilinen bir meseledir. Veya esere Ebu Hanife’nin vefatından sonra eklemeler yapılması meselesi de iddialar arasındadır. Veya benzeri iddialar mevcuttur. Birer değini şeklinde “El-Fıkhu’l-Ekber” ve “El-Fıkhu’l-Ebsat”ın Ebu Hanife’ye nispetinin sıhhati ilh. hakkında iktibas ve değerlendirmede bulunup ardından bu iki eserin ana bölümlerine değineceğiz.

“El-Fıkh’lu-Ekber”in sıhhati konusunda Prof. Dr. İlyas Çelebi’nin şu değerlendirmelerine nazar edelim:

“İslam bilginlerinin çoğunluğu bu eserin Ebu Hanife’ye nispetini kabul etmekle beraber eserde henüz o devirde tartışma konusu yapılmamış bazı meselelerin yer aldığını da kabul etmektedirler. Bu bilginlerden biri Ahmed Emin’dir (ö. 1373/1954). O, “El-Fıkhu’l-Ekber”in Ebu Hanife’ye ait olduğunu kabul etmekle beraber elimizde bulunan nüshaların içinde bazı sonradan ilavelerin bulunduğunu belirtmekle ancak bu ziyadelerin neler olduğu konusunda bilgi vermemektedir. Şibli Nu’mani (ö. 1332/1914) ve Muhammed Ebu Zehra bu ilavelere açıklık getirmektedirler. Şibli bu ilavelere örnek olarak “El-Fıkhu’l-Ekber”de dönemi için erken sayılan cevher, araz gibi felsefi terimlerin kullanılmasını, Halku’l-Kur’ân meselesine nispeten fazla yer verilmesini göstermektedir.

Muhammed Ebu Zehra ise bu konuda şöyle demektedir: “El-Fıkh’ul-Ekber”de bazı öyle meseleler görüyoruz ki, bunlar Ebu Hanife’nin asrından ve ondan önceki çağlarda söz konusu edilmiş şeyler değildir. Elimizde bulunan kaynaklardan hiçbirinde onun çağdaşlarından veya ondan öncekilerden birinin mucize, keramet ve istidraç arasındaki farkı anlatmaya teşebbüs ettiğini göremiyoruz. Hâlbuki “El-Fıkhu’l-Ekber”de şöyle deniliyor: Peygamber’in mucizeleri ve evliyanın kerameti haktır. Fakat haberde geldiği üzere iblis, Firavun, deccal gibi Allah düşmanlarına ait olup da onlardan şimdiye kadar vukua gelmiş ve gelecek bulunan hallere ne mucize ve ne de keramet deriz. Bu hacetlerini yerine giderme demek olan istidraçtır. Zira Allah, düşmanların hacetini onları derece derece azaba çekmek ve nihayet cezaya çarpmak kabilinden yerine getirir. Onlar da buna aldanıp daha azarlar. Bunlar caiz ve mümkündür.

Evliyanın kerametini kâfirlerden sadır olan harikulade hallerle olağanüstü şeyler arasındaki farka dair bir söze o asırda cereyan eden münakaşalarda tesadüf edemiyoruz. Bunlar İslam’da Tasavvuf meydana çıktıktan sonra Kelâm uleması arasında bahis mevzuu yapılmaya başlanmıştır. Ulema ermiş evliyaya Allah’ın neler bahşettiğinden söz açtılar, erenlerin olağanüstü hallerinden bahse daldılar. Bu cihet bizi meselenin esere sonradan ilave edildiği zannına götürmektedir. Yahut da eser Maturidi ve Eş’ari görüşlerine göre o asırda yeniden yazılmıştır.”[2]

Öte yandan Mevdudi de bazı âlimlerin “El-Fıkhu’l-Ekber”in bazı bölümleriyle ilgili şüphe duyduklarını belirtir. Açıklamalarına geçmeden önceki bir dipnotta şöyle der, Mevdudi: “… daha sonra bazı âlimler kitabın bazı bölümlerinin sıhhati konusunda tereddüde düştüler. Söz konusu bazı bölümlerin kitaba sonradan dâhil edildiğini düşündüler. Ancak bizim burada ele aldığımız bölümlerin sıhhati konusunda bir tereddüt söz konusu değildir.”[3] Mevdudi’nin ele aldığı konulara baktığımızda; raşid halifelerin konumu, ashabın konumu, iman, imanın tanımı, imanın küfürden farkı meselelerini görürüz.

Öte taraftan diyebiliriz ki; Ebu Hanife’nin, farklı fırka ve akımlarla tartışmalara ilh. girdiği bir dönemde Mutezili fikirleri benimseyenlerin mevcudiyeti ve Mutezile’nin Yunan Felsefesi ile inişli çıkışlı ilişkileri malumdur. Yunan Felsefesi’nde ise Aristoteles ve Platon gibi filozoflarda cevher ve araz kavramı ile ilgili açıklamaların öyle veya böyle varlığını biliyoruz. Mutezili fikirleri benimseyenlerle de tartışmalara giren Ebu Hanife’nin, Mutezili fikirlere bir şekilde etki etmiş olan Aristoteles ve Platon gibi Yunan filozofları pek ala biliyor olması gerekir.

“El-Fıkhu’l-Ebsat” ile ilgili olarak ise ihtisar edilmiş bir şekilde, yine Prof. Dr. İlyas Çelebi’den:

“İbnü’n-Nedim, Abdülkahir el-Bağdadi, Ebü’l-Muzaffer el-İsferâyini, Fahru’l-İslam el-Pezdevi, Ebu Yüsr Muhammed el-Pezdevi gibi ilk dönem müelliflerinin Ebu Hanife’ye “El-Fıkhu’l-Ebsat” adıyla bir eser nispet etmemelerine ve Fahru’l-İslam el-Pezdevi’nin, Ebu’l-Muin en-Nesefi gibi müelliflerin “El-Fıkhu’l-Ekber”in muhtevasından söz ederken verdikleri bilgilere dayanarak, “El-Fıkhu’l-Ebsat”ın ayrı bir risale olmayıp, Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî’nin kanalıyla gelen rivayetle Hammad’ın rivayetini birbirinden ayırmak için Hammad’ın rivayetine “El-Fıkhu’l-Ekber”, Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî’nin rivayetine ise “El-Fıkhu’l-Ebsat” denilmiş olabileceğini ifade etmek istiyorum. Tespitlerime göre bu tür isimlendirmeyi önce Beyazizade arkasından da Zebidi yapmıştır. Taşköprüzade ve Kâtip Çelebi, Ebu Hanife’nin eserlerini zikrederken “El-Fıkhu’l-Ebsat” ismine yer vermemektedirler. Kâtip Çelebi her iki rivayeti de “El-Fıkhu’l-Ekber”e nispet etmektedir.”[4]

B. “El-Fıkhu’l-Ekber” ve “El-Fıkhu’l-Ebsat” Arasında

“El-Fıkhu’l-Ekber” ve “El-Fıkhu’l-Ebsat”; Ebu Hanife’nin iki ayrı eseri… “El-Fıkhu’l-Ekber” inanılacak meseleleri özlü bir şekilde anlatır, işler; “El-Fıkh’ul-Ebsat” ise sadece direkt inanılacak meseleleri değil ama o meseleler muhitinde şekillenen, şekillenebilecek bir takım meseleleri ele alır. Teşbih edersek; “El-Fıkhu’l-Ekber” mevzuudur, “El-Fıkhu’l-Ebsat” mevzuu muhitinde doğabilecek, şekillenebilecek meselelerdir. “El-Fıkhu’l-Ekber” ana mevzuudur, “El-Fıkhu’l-Ebsat” ana mevzuudan yola çıkılarak üretilebilecek bir takım meselelerdir. “El-Fıkhu’l-Ebsat”, “El-Fıkhu’l-Ekber”in etrafında ama “El-Fıkhu’l-Ekber”i de örgüleştirici bir metindir.

“El-Fıkhu’l-Ekber” ile “El-Fıkhu’l-Ebsat”ın içerisinde bazı meseleler birbirine doğrudan paralel bir görünüm arz eder. Bir misal vererek hem bu kanımızı delillendirmiş olalım hem de “El-Fıkhu’l-Ekber” ve”El-Fıkhu’l-Ebsat”ın aynı yazı içerisinde işlenişinden ötürü, yazının içeriğini konusu ile ilgili olarak haleleştirelim.

“El-Fıkhu’l-Ebsat” karşılıklı diyaloglarla geçen bir üsluba maliktir. Karşılıklı diyalogların haricinde eserin birçok yerinde “Ebu Hanife şöyle dedi” şeklinde devam eden eserin, bu hususiyetinden dolayı direkt Ebu Hanife’nin kaleminden çıkmamış olduğu kanaatine ulaşabiliriz belki. Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî’nin, Ebu Hanife ile olan diyaloguna/müzakeresine şahit oluyoruz “El-Fıkhu’l-Ebsat”ta. “El-Fıkhu’l-Ebsat”,  Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî’nin ağzından “Ebu Hanife’ye fıkh-ı ekber nedir diye sordum, şöyle dedi“  demesi ile başlar ve hemen arkasından Ebu Hanife’nin bu suale verdiği cevap ile devam eder. Ebu Hanife’nin cevabı şöyledir: “Ehl-i kıble olan bir kimseyi herhangi bir günahla tekfir etmemen, kimseyi imandan uzaklaştırmaman, marufu emredip münkerden sakındırman, senin için takdir olunan şeyin sana mutlaka isabet edeceğini, senin için takdir olunmayanın da sana isabet etmeyeceğini bilmen, Hz. Peygamber’in ashabından hiçbiri ile ilgini kesmemen, birini sevip diğerini sevmemezlik etmemen, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin durumunu Allah’a havale etmendir.” İmdi… “fıkh-ı ekber nedir” sualine, Ebu Hanife bu cevabı veriyor…  Birazdan açıklanacak olan mesele; buradaki sualde “fıkıh” ibaresinin “ekber” vasfı ile birlikte geçmesidir. Öte yandan Ebu Hanife’nin cevabı, hem Ebu Hanife’nin fikriyatında, mantalitesinde ve de “El-Fıkhu’l-Ebsat” dışındaki diğer eserlerinde sık sık geçen[5] günah işleyeni işlediği günah sebebiyle tekfir etmeme meselesi ile başlıyor. İmani vurguların yoğun olduğu bir cevap, Ebu Hanife’nin cevabı. Daha sonra Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî, Ebu Hanife’den kendisine imanın ne olduğunu açıklamasını istiyor. Ebu Hanife’nin açıklaması şöyle: “İman, Allah’tan başka ilah olmadığına, O’nun bir olup şeriki bulunmadığına, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennetine, cehennemine, kıyamete, hayır ve şerrine, hiçbir kimseye kendi amelini yaratama gücünün verilmediğine, insanların kendisi için yaratıldıkları sonuca ve takdirin cereyan ettiği şeye intikal edeceklerine şahitlik etmendir…”  Bu cevabın usuli/metodolojik tefekkürü ve sıralanış şekli “El-Fıkhu’l-Ekber”in girişindeki şu cümle ile paraleldir: “Tevhidin aslı, buna iman etmenin en doğru yolu şudur: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.” Panorama ortada…

Sadece ‘kenara not’ kabilinden belirttiğimiz bu noktayı da geçebiliriz…

C. “El-Fıkhu’l-Ekber”e Dair

“El-Fıkhu’l-Ekber” akideye dair bir eserdir.

“El-Fıkhu’l-Ekber” muhtevası itibariyle “El-Vasiyye”ye benzer; hatta “El-Vasiyye”, “El-Fıkhu’l-Ekber”in muhtasarı gibi bir görünüm arz eder. Bundan ötürü Prof. Dr. Abdülvahap Öztürk’ün, “El-Vasiyye”yi “Tevhid Vasiyeti” olarak çevirmesi/neşretmesi dikkate değerdir/ilginçtir.[6]

“El-Fıkhu’l-Ekber”de umumi olarak bilinmesi ve inanılması gereken meseleler yer alır. Allah’ın birliği, Allah’ın sıfatları, iman, kulların hareket ve sükûn gibi filleri, büyük günah işleyen bir Müslüman’ın kâfir sayılmayacağı, mucize, keramet, kabir, Kur’ân’ın mahlûk olmadığı, Hz. Peygamberin annesi, babası, çocukları, miraç ve birçok mesele “El-Fıkhu’l-Ekber”in muhteviyatında barınır.

Ebu Hanife’nin diğer eserlerinde de müşahede ettiğimiz gibi; “El-Fıkhu’l-Ekber”de de, Ebu Hanife’nin Mürcii olduğu iddialarına mugayir, Ebu Hanife’nin Mürcie inancı ile paralel olmayan açıklamalarını müşahede ediyoruz. Ebu Hanife “El-Fıkhu’l-Ekber”de diyor ki: “Mürcie’nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affedilmiştir, demeyiz. Fakat kim bütün şartlarına uygun müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü’min olarak ayrılırsa, şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder, ondan dolayı sevap verir, deriz.” Keza Ebu Hanife bu sözlerden önce şöyle diyordu: “Günahlar, mü’mine zara vermez, demeyiz. Keza günah işleyen kimse cehenneme girmez de demeyiz. Dünyadan mü’min olarak ayrılan kimse fasık da olsa cehennemde kalacaktır, demeyiz.” Sonrasında ise şöyle diyordu: “Allah’a ortak koşmak ve küfür dışında, büyük ve küçük günah işleyen fakat tevbe etmeden mü’min olarak ölen kimsenin durumu Allah’ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona cehennemde azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.”

Yine Ebu Hanife, “El-Fıkh’ul-Ekber”de, Allah’ın sıfatlarını başlı başına bütünlüklü olarak tafsilatıyla açıklayarak tabiri caizse meselenin felsefesini ortaya koyar, bitirir. Ebu Hanife, “El-Fıkhu’l-Ekber”in bir yerinde der ki: “Allah bir şeydir (varlık), fakat diğer şeyler gibi değildir. Onun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O’nun Kur’ân’da zikrettiği gibi eli (yed) , yüzü (vech) ve nefsi (nefs) vardır. Allah’ın Kur’ân’da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O’nun eli, kudreti veya nimetidir, denilemez. Zira bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu Kaderiyye ve Mutezile’nin görüşüdür. O’nun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.” “El-Fıkhu’l-Ekber”de bu pasajdan biraz daha ileride şu şekilde bir pasaja şahidiz: “Âlimlerin, Allah’ın sıfatlarını Farsça (Arapça’dan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat yed=el kelimesi, Allah’ın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Farsça olarak Rûyi Hüda=Allah’ın yüzü demek caizdir. Allah’ın kula yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı değil, kulun keramet ve zilleti manasındadır. İtaatli olan kul, Allah’a keyfiyetsiz olarak yakın, asi olan kul ise keyfiyetsiz olarak Allah’tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula racidir. Keza cennette komşuluk ve Allah’ın huzurunda bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir.” Yani… Burada mühim olan iki nokta vardır; a) Allah’ın sıfatları vardır (ve kul iman etmekle sorumludur). b) Kul bu sıfatlarda keyfiyet tefekkür edemez. Devamla… Allah’ın sıfatlarına iman etmek, kulun üzerine farzdır. Kul, Allah’ın sıfatlarını herhangi bir keyfiyet ile tefekkür edemez. Allah’ın sıfatlarını bilip, iman etmek gerekir. Allah’ın sıfatları ile ilgili olarak ihtivasına, şekline ilh. dair yorum yapılamaz. Ve bunlar, kul için gözle müşahede edebilme gibi herhangi bir yolla müşahede edilebilecek sıfatlar değildir. Allah’ın sıfatları, teşbih ve benzeri yollarla, başka ve farklı bir manaya te’vil edilemez. Allah’ın sıfatlarına olduğu gibi iman edilir ve keyfiyetine dair yorum yapılamaz. Teşbih veya diğer yollarla yorumlamak, keyfiyet ile tefekkür etmek, Allah’ın sıfatlarını inkâra götürür (bu, inkâr etmek demektir). “O’nun eli, kudreti veya nimetidir, denilemez. Zira bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu Kaderiyye ve Mutezile’nin görüşüdür.” sözü de bu durumu belirtir. Allah’ın sıfatları ile ilgili bu şekilde yorum yapan ilk (Ehl-i Sünnet âlimleri arasında da dâhildir bu manada) âlimlerden olan Ebu Hanife’nin bu görüşü; İbn-i Teymiyye’nin kaleminden şu şekilde yansır: “Allah’a iman kapsamına giren şeyler; tahrif ve tatil, tekyif (nasıllık) ve temsil (yaratıklara benzetme) olmaksızın Kitab’ında vasıflandırdığı ve Resulullah’ın, O’nu nitelediği üzere iman etmektir.”[7] Öte yandan Allah’ın sıfatı olan sıfatlar, Arapçadan başka bir dilde sadece kelime/kavram/sıfat olarak yani Allah’a izafe etmeden söylenebilir. Allah’ın sıfatı olan sıfatlar Arapçadan başka bir dilde söylenecekse, Allah’ın bir sıfatı olarak kullanılacaksa, Allah’a izafe edilerek kullanılır. Allah’ın sıfatları ile ilgili olarak yukarıda  “El-Fıkhu’l-Ekber”den iktibas ettiğimiz iki pasajdan başka, eser içinde daha öncesinde “El-Fıkhu’l-Ekber”in girişi sıralarında şu pasaj geçer: “Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O’nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir, O, ilmiyle daima bilir, ilim O’nun ezelde sıfatıdır. O, kudretiyle daima kadirdir, kudret O’nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O’nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima yaratıcıdır, yaratmak O’nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O’nun ezelde sıfatıdır. Mef’ul (yapılan şey), mahlûktur. Yüce Allah’ın fiili ise mahlûk değildir. Allah’ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah’ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen yahut bu konuda tereddüt veya şüphe eden kimse Yüce Allah’ı inkâr etmiş olur.”

“Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleridir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah’tır. Onların hepsi Allah’ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.” Allah dilemesi, ilmi, hükmü, kaderi ile kulların hareket ve sükûn gibi fiillerini yaratır, kul kesb eder. “Kesb” kazanmak çalışmak, edinmek,  elde etmek gibi manalara gelir. Maturidi ekolde “kesb” insan için bir sıfattır. İnsan yaratmaz, kesb eder. Yaratan Allah’tır. Öte yandan kulların hadiselere, eşyaya muhataplığı konusunda “keşif” kelimesini de meseleden bağımsız zikredebiliriz burada. Kullar hadiseleri, eşyayı ilh. keşfeder, farkına varır ve muhataplığına göre bir hale bürünür. Allah yaratır. Kul için yenidir; Allah için değildir. Allah yaratır, kullar keşfeder.

“İman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir.  Gökte ve yerde bulunanların ikrarı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve tasdik artar ve eksilir. Mü’minler iman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdırlar.”[8] Ebu Hanife’nin fikriyatında bilinen meselelerdir bu meseleler/kanılar… İman; dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Dili ve kalbi ile iman eden bir fert, mü’mindir. Dili ile iman edip, kalbi ile iman etmeyen bir fert, kulların nazarında mü’min, Allah katında kâfirdir ve (yani) münafıktır. Dili ile iman etmeyen ama kalbi ile iman eden bir fert, insanlar nazarında kâfirdir ama Allah katında mü’mindir. Çünkü biz kullar zahire göre bilir, hüküm veririz. Farz olan amelleri işlemeyen mü’minler günahkâr müminlerdir. “Günahkâr mü’min”, “fasık mü’min”, “zalim mü’min” denilebilmesi caizdir, uygundur. Günahlarından dolayı bir mü’minin kâfir olduğu söylenemez ve de ahirette cehennem azabından korunacağı (da) söylenemez. Cehennemde azap görecek olan mü’min, işlediği günahlardan, terk ettiği farz amellerden ötürü cehennemde azaba uğrar. Günahlar mü’mine zarar vermez, denilemez; tekfir sebebi değildir, denilebilir. Günahkâr olan mü’min ile günahkâr olmayan mü’minin imanı aynıdır. Meleklerin, peygamberlerin ve mü’minlerin imanları aynıdır, müsavidir. Çünkü iman edilmesi gereken hususlar aynıdır, iman ediş usulü aynıdır. İman edilmesi gereken şeyler veçhesinde imanda artma, eksilme olmaz, yakîn, tasdik veçhesinde artma, eksilme olur. Mü’minler, imanda müsavidirler; amelde, fazilette müsavi değildirler.

“İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olan ne ise ona inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edip beklemesi mazur görülemez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kâfir olur.” Şöyle bir yorum denemesi yapabiliriz burada: Tevhidin ana meselelerinden biri değil de “inceliği” deniliyor. Ve devamında bulana kadar ‘Allah katında doğru olana inanılmasının’ gerekliliği vurgulanıyor. Ayrıntısını, “inceliğini”; “sorup öğreneceği bir âlim bulunca” öğrenmesi gerektiği vurgulanıyor. Yani meseleye muhatap olup, bilip, duyup, ayrıntısını, ihtivasını, derinliğini, “inceliğini” kavrayamama durumu belirtiliyor burada. Kâfir olması da tereddütlü bekleyişten dolayı; normal bir bekleyiş vurgusu değil buradaki vurgu. İmana şüphe ve tereddüt karışması durumu yani…

D. “El-Fıkhu’l-Ebsat”a Dair

Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî tarafından gelen “El-Fıkhu’l-Ebsat”, daha önce de belirttiğimiz gibi, “El-Fıkhu’l-Ekber”de işlenen inanılması gereken hususların muhitinde tekevvün eden, hem “El-Fıkhu’l-Ekber”deki hususları örgüleştiren hem de “El-Fıkhu’l-Ekber”deki hususların muhitinde şekillenen, şekillenebilecek, dolayısıyla “El-Fıkhu’l-Ekber”e nazaran ayrıntı sayılabilecek meseleleri ihtiva eder.

Öte yandan “El-Fıkhu’l-Ebsat”ta derin hikemi/felsefi noktalar vardır. Belli başlı hususların uzun uzadıya tafsilatlı bir şekilde açıklandığını müşahede edebiliriz “El-Fıkhu’l-Ebsat”ta.

Öte yandan “El-Fıkhu’l-Ebsat”ın içerisinde dikkat çeken belli bölüm başlıklarının varlığını da müşahede ediyoruz; “Kader Konusunda Bir Bölüm”, “Allah’ın Dilemesi Babı”, “Allah’ın Dilemesi Konusunda Bir Başka Bölüm”, “Günah İşleyen Kimsenin Kâfir Olduğu İddiasının Reddi Bölümü”, “İman Babı”.

Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî, Ebu Hanife’ye “Eğer Allah kullarını günah işlemeye icbar ediyor, daha sonra onları günahtan dolayı cezalandırıyor, denirse nasıl cevap veririz?” diye soruyor. Ebu Hanife’nin cevabı şu şekilde: “O kimseye, “Kul kendisi için fayda veya zarar vermeye kadir olabilir mi?” diye sor. Eğer “Hayır çünkü onlar taat ve masiyet dışında kendileri için fayda ve zarar konusunda mecburdurlar” derse, ona “Allah şerri yarattı mı?” diye sor. O buna “evet” derse kendi iddiasından vazgeçmiş olur. Eğer “hayır” derse “De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden… sabahın Rabbine sığınırım.”[9] ayetinden dolayı kâfir olur. Çünkü bu ayet, Allah’ın şerri yarattığını haber vermektedir.” Sözgelimi müddeilerin, iddiası o ki; Allah, kulları günah işlemeye zorluyor, sonra işledikleri günahlardan dolayı kulları cezalandırıyor. Ebu Hanife’nin üslubundan belli ki; bu iddiayı dillendirenler, Müslümanların dışında herhangi bir zümreden değil, bilakis Müslüman cemaatin içinden birileri. Yani Müslüman cemaat içindeki kelâmi tartışmalar ile ilgili bir mesele masaya yatırılıyor burada. Ebu Hanife, bu iddiayı dillendirenlere kulun kendisine fayda ve zarar vermeye güç yetirip yetiremeyeceğini sormasını söylüyor. Yani… Evet, kul kendisine fayda ve zarar vermeye güç yetirebilir derlerse, zaten Allah’ın kulları günah işlemeleri için zorlamadığını söylemiş olacaklar. Ama cevap bu şekilde olmazsa, o takdirde şöyle bir durum vuku buluyor: Kul, itaat ve masiyet, isyan konusunda serbesttir; ancak kendisine fayda ve zarar verme konusunda serbest olmadığı söylenirse, yani itikatta, akidede kulların serbest oldukları söylenirse, bu sefer Allah’ın şerri yaratıp yaratmadığı sorulmalıdır. Yani inanıp inanmamakta serbest olan kullar, kendileri için fayda ve zarar vermede serbest değiller; bu şekilde tefekkür etmiş ve bu tefekkürlerini dillendirmiş oluyorlar. Allah’ın, kulları günah işlemeye zorladığını, sonra da günahlarından dolayı cezalandırdığını söyleyenler; Allah, şerri yarattı derlerse, imanda, itikatta, akidede serbest olan kulların şerri seçip seçmeme durumunda da serbest olacaklarını söylemiş oluyorlar… Ama tam tersini derlerse, yani Allah şerri yaratmadı, derlerse zaten Felak Suresi’ndeki ayetten dolayı kâfir olacaklar.

Öte taraftan “İmanda istisna” ismi verilen mesele ile ilgili olarak yine Ebu Hanife’nin açıklamalarını görüyoruz “El-Fıkhu’l-Ebsat”ta. Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî, Ebu Hanife’ye “‘Kendisine, sen mü’min misin?’ diye sorulan kimse, ‘Allah daha iyi bilir’ diye cevap verirse, sorulan kimse hakkında ne dersin?” diyor. Ebu Hanife “Onun imanında şüphe vardır” diyor. Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî’nin, Ebu Hanife’nin bu cevabı karşısında çıkışı ise şu şekilde: “İmanla küfür arasında, üç durumdan biri olan münafıklıktan başka bir durum var mıdır? O kimse ya mü’min, ya kâfir, ya da münafıktır.” Ebu Hanife “Hayır, imanında şüphe olan kimse münafık değildir” diyor.

Ve son olarak Ebu Mutî’ Hakem b. Abdillah el-Belhî “Niçin?” diye sorar ve Ebu Hanife uzun bir cevap verir. Önce Ebu Hanife’nin cevabına nazar edelim, değerlendirmesini ise sonrasında yapalım. Ebu Hanife’nin o uzun cevabı: “Muaz b. Cebel’in arkadaşı ve İbn-i Mes’ud’un hadisinden dolayı. Bana Hammad’ın Muaz b. Cebel’in ashabından Haris b. Malik’den haber verdiğine göre; Muaz b. Cebel’in ölüm anı geldi çattı. Bu durumda Haris de ağladı. Muaz, Haris’e niçin ağladığını sordu, o da “Ölümden dolayı ağlamıyorum. Biliyorum ki ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Fakat senden sonra bizim öğreticimiz kim olacak?” der. Bir başka rivayet de “Senden sonra dini bilen kim?” şeklindedir. Muaz da “Acele etme, Abdullah b. Mes’ud’a tabi ol” dedi. Daha sonra Haris, Muaz’a “Bana vasiyette bulun” dedi. O da Allah ne dilediyse vasiyet etti. Ve “Âlimin sürçmesinden sakın” dedi. Muaz vefat edince Haris, Kûfe’de İbn-i Mes’ud’un ashabına geldi. Namaz için nida edildiğinde Haris, “Bu davete uyun, bunu dinleyip icabet etmek her mü’min için haktır” dedi. Ona bakıştılar ve “Sen muhakkak mü’min misin?” diye sordular. O da “Evet, elbette mü’minim” diye cevap verdi. Onlar birbirlerine bakıştılar. Abdullah b. Mes’ud gelince durum ona anlatıldı. O da Haris’e onların söylediği gibi söyledi. Bunun üzerine Haris başını eğdi ağladı ve “Allah Muaz’a rahmet etsin” dedi. Ve İbn-i Mes’ud’a vaziyeti anlattı. İbn-i Mes’ud ona “Sen şüphesiz mü’min misin?” diye sorunca o da “evet” diye cevap verdi. İbn-i Mes’ud, Haris’e “Allah Muaz’a rahmet etsin, bana âlimin zellesinden, münafığın da hükmünü kabulden kaçınmamı vasiyet etti” dedi. İbn-i Mes’ud “Sen benim sürçmemi gördün mü?” diye sorunca, Haris “Allah aşkına söyle, Hz. Peygamber hayat iken insanlar, gizli ve açık durumlarında kâfir, gizlilik durumlarında münafık ve açıktan mü’min olmak üzere üç gruptan ibaret değiller miydi? Sen bu üç fırkanın hangisindensin?” dedi. İbn-i Mes’ud “Madem ki Allah için and verdin, söyleyeyim. Ben gizli durumda da açık durumda da mü’minim” dedi. Bunun üzerine Haris kendisini niçin “elbette mü’minim” dediğinden dolayı ayıpladığını sordu. İbn-i Mes’ud’ da “Evet, bu benim sürçmemdir. Onu benim üzerime gömün, Allah Muaz’a rahmet etsin” dedi.”

“İmanda istisna”, Ebu Hanife’ye göre doğru olandır.  Bir mü’mine, “Sen mü’min misin?” diye sorulduğunda net, kesin bir şekilde mü’min olduğunu beyan edip belirtmesinin, böyle bir tavır ve tutumda olmasının doğru olduğunu tefekkür ediyor. Bir fert, ona mü’minliği sorulduğunda, bilgisizlik veya tereddüt sebebiyle -Ebu Hanife’ye göre yanlış olan- bu şekilde tefekkür edip cevap verirse münafık değildir. Bu tefekkürü  “Muaz b. Cebel’in arkadaşı ve İbn-i Mes’ud’un hadisinden dolayı”dır. Anlatılan rivayete göre Haris, kendisine yöneltilen “mü’min misin” sualine karşı “evet” diyor ve cevabı eleştiriliyor. Haris, İbn-i Mes’ud’a insanın üç halden (kâfir, mü’min, münafık) başka bir halinin olmadığını söyleyerek hangisinden olduğunu soruyor. (Burada iki nokta mevcut; 1) İbn-i Mes’ud, insan için sadece bu üç halin var olduğunu ve başka bir halin olmadığını kabul ediyor/herhangi bir itirazda bulunmuyor. 2) Hangisinden olduğu sorulduğunda birini söylüyor ve kendisinin “sürçtüğünü” söylüyor/kabul ediyor/itiraf ediyor.) Yani… Ebu Hanife “mü’min misin” sualine tereddütlü cevap verenin durumunu tasdik etmiyor, doğru olmadığını tefekkür ediyor, imanında şüphe olduğunu söylüyor ve o kişinin münafık olmadığını, mü’min olduğunu söylüyor/dillendiriyor.

Ebu Hanife’nin zalim imama karşı tavrına dair de “El-Fıkhu’l-Ebsat”ın satır aralarında ipuçları yakalayabiliyoruz. Ebu Hanife’ye yöneltilen sual şu: “Tecavüz eden zümreye karşı kılıçla mı vuruşuruz?” Ebu Hanife’nin cevabı ise şu şekilde: “Evet, marufu emredersin, münkerden sakındırırsın. Eğer kabul ederlerse ederler, yoksa onlarla savaşırsın. İmam zalim de olsa, sen adil zümre beraber olursun. Zira Hz. Peygamber “Size zâlim olanın zulmü, âdil olanın adaleti zarar vermez. Sizin ecriniz size, onun vebali de ona aittir.”[10] buyurmuştur.”

Yine Ebu Hanife’nin “El-Fıkhu’l-Ebsat”ta kabir azabı ile ilgili şu yorumunu müşahede ediyoruz: ““Kabir azabını bilmem” diyen kimse, helake uğrayan Cehmiyye’dendir. Çünkü o; Allah’ın “Biz onları iki defa azaplandıracağız”[11] -ki burada kabir azabı kast olunmaktadır- ve “Zalimler bundan başka azaba uğrayacaklar.”[12] -yani kabir azabına çarptırılacaklardır- ayetlerini inkâr etmiş olurlar. Eğer “Ben ayete inanıyorum, fakat tefsir ve te’viline inanmıyorum” derse kâfir olur. Çünkü Kur’ân’da, te’vili tenzilinin aynı olan ayetler vardır.  Eğer bunu inkâr ederse kâfir olur.”

Ve son değineceğimiz nokta ise “Allah’ın Dilemesi Konusunda Bir Başka Bölüm” başlığının altını tekevvün ettiren şu satırlar: “O kimseye “Allah bütün insanları melekler gibi itaatkâr yaratmak isteseydi, buna kadir olur muydu? Bunu haber ver.” denildiğinde “Hayır” diye cevap verirse, Allah’ı kendisinin tavsif ettiğinden başkası ile vasıflandırmış olur. Zira Allah, Kur’ân’da “Kullarının üzerine yegâne mutasarrıf O’dur.”[13], “O kulların küfrüne razı olmaz.”[14] ve “O sizin üzerinizden size azap göndermeğe kadirdir.”[15] buyurmaktadır. Eğer “kadirdir” derse “Allah iblisin itaat konusunda Cebrail gibi olmasını dileseydi, buna muktedir olmaz mıydı?” de. Eğer “hayır” derse kendi sözünü terk etmiş ve Allah’ı sıfatlarından başkası ile vasıflandırmış olur. Eğer “Kulun zina etmesi, içki içmesi, namuslu insanlara dil uzatması Allah’ın izni ile değil midir?” diye söylerse “evet” denir. Eğer “O halde o kimseye niçin had cezası tatbik edilir?” derse, “Allah’ın emrettiği şey terk olunmaz” denir. Çünkü o kimse kölesini kesse, bu Allah’ın dilemesi ile olur, insanlar da o kimseyi kötülerler. Eğer kölesini azad ederse insanlar da yaptığından dolayı onu överler. Bunların her ikisi de Allah’ın dilemesi ile vücuda gelir, o kimse bu filleri Allah’ın dilemesi ile işlemiş olur. Fakat kul, Allah’ın dilemesi ile masiyet işlerse, işleyen kimsenin fiiline ilahi rıza yoktur. “Niçin ona had cezası tatbik edilir?” sözü onların prensiplerine göre fasit bir sualdir. Çünkü onlar birçok masiyetlerde de Allah’ın dilemesini kabul etmiyorlar. Onlara göre içki içmek gibi bir fiilin had cezası gerekmiyor. Oysa yaptığı bütün işleri Allah’ın dilemesi ile yapmıştır.” Prof. Dr. Abdülvahap Öztürk’ün bu kısım ile ilgili şerhi şu şekilde: “Çünkü kul bir günahı iradesi ile yapmak istediği zaman, Allah’ın onu yaratmayı dilemesi kulu mesuliyetten kurtarmaz. Kul ne zaman iradesi ile gücü dâhilinde bir şey yapmak isterse sorumlu olması için Allah da süregelen hikmeti icabı onu halk eder. Kim hidayet arar ve hidayet isterse, Allah ona hidayet eder. Nitekim bir kudsi hadiste: “Hepiniz yoldan çıkmışsınız, ancak benim hidayet ettiğim hariç. Benden hidayet isteyin ki size hidayet edeyim.”[16] buyurulmuştur. Neden ona had (ceza) veriliyor, sözü onların (itiraz edenlerin) prensiplerine göre geçersizdir. Çünkü onlar, birçok isyanda Allah’ın dilemesinin olmadığını söylerler. O nedenle ona ceza, içki içme gibi fiilinden dolayı lazım gelmiştir. Bunların hepsini de yapmıştır.”[17]

Ali Tarık Parlakışıkakilvefikir.org

[1] Doç. Dr. Abdurrahman Haçkalı; Şatıbi’de Makasıd ve Fıkıh Usulü, Makasıdi Düşünce ve Delil Teorisine Katkıları; sh. 40-41-42; Rağbet Yayınları; 2010

[2] Prof. Dr. İlyas Çelebi’nin, Beyazizade Ahmed Efendi’nin “İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin İtikadi Görüşleri” isimli eserine yazdığı önsözden. Bkz.: Beyazizade Ahmed Efendi; İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin İtikadi Görüşleri; sh. 27-28; İFAV Yayınları; 2014

[3] Ebu’l-Ala Mevdudi; Ebu Hanife ve Ebu Yusuf; İslam Düşüncesi Tarihi 2. Cilt içinde; sh. 305; İnsan Yayınları; 1990

[4] Prof. Dr. İlyas Çelebi’nin, Beyazizade Ahmed Efendi’nin “İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin İtikadi Görüşleri” isimli eserine yazdığı önsözden. Bkz.: Beyazizade Ahmed Efendi; İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin İtikadi Görüşleri; sh. 27-31; İFAV Yayınları; 2014

[5] Hem de dönemin tabiri caizse keşmekeş ortamından membaını bulan, bir zorunlu vurguyu gerektiren bir kafa yapısının gereği ile…

[6] Prof. Dr. Abdülvahap Öztürk; İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri; Şamil Yayınevi; 2012

[7] İbn-i Teymiyye; el-Akidetü’l-Vasıtiyye; sh. 37; Takva Yayınları; 2014

[8] Ebu Hanife “El-Vasiyye”de de bu manada bir bölüm yazar. Şu şekildedir: “İman; dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Sadece ikrar iman olmaz. Çünkü sadece ikrar iman olsaydı, büyün münafıkların mü’min olmaları gerekirdi. Keza sadece tasdik de iman olmaz. Eğer sadece tasdik iman olsaydı, bütün kitap ehlinin mü’min olması gerekirdi. Zira Allah; “Allah şahitlik eder ki, münafıklar yalancıdırlar.”[Münafikun: 1] ve “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Peygamber’i oğullarını tanır gibi tanırlar.”[Bakara: 146] buyurmaktadır.”

[9] Felak/1-2

[10] İbn Mace, “Fiten”, 9.

[11] Tevbe/101

[12] Tûr/47

[13] En’âm/18

[14] Zümer/7

[15] En’âm/65

[16] Müslim, Birr, 55; Ahmed b. Hanbel, 5/154, 160.

[17] Prof. Dr. Abdülvahap Öztürk; a. g. e.; sh. 99; Şamil Yayınevi; 2012

Reklamlar

One thought on “İmam-ı Azam’ın ‘El-Fıkhu’l-Ekber’ ve ‘El-Fıkhu’l-Ebsat’ına Dair

  1. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, El Fıkh-ul Ekber kitabının bazı kısımlarının tahrif edildiğini,orjinal tek nüshanın Rusyada Saint Petesburg Kütüphanesinde olduğunu, piyasada bulunan kitapta geçen ” Peygamber efendimizin anne ve babasının küfür üzere öldüklerine dair ibarenin orjinal metinde : “Ma mate ala küfrin” yani “Küfür üzere ölmediler” şeklinde ifade edildiği fakat olumsuzluk anlamı veren “ma” edatının kasten kaldırıldığını ifade etmişlerdir.(Kaynak – Ebeveyni Resulullah Risalesi- Büyükdoğu Yayınları)

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s