Atilla Fikri Ergun / Din / Yazarlar / Yorum-Analiz

Tek Çıkış Yolu: İrfan Mektebi

atilla-fikriergun-köşeİrfan Mektebi’nin varlık-tabiat, insan, hayat ve cemaat/toplum anlayışı benimsenmediği müddetçe önümüzde iki seçenek bulunmaktadır: Modern ya da arkaik bedevîlik.

Siyaset malın, mülkün, faizin, rantın emrinde, ilmin, irfanın, fikrin hükmü yok. Dünyevîleşme modernleşmenin kaçınılmaz gereği ve sonucu. Muhafazakâr modernleşme toplumun çözülmesini daha da hızlandırdı, zira insanlar “Müslüman” kimliği taşımak şartıyla her yolu mubah görür hale geldiler.

Eskiden camilerin yanına medreseyi de içinde barındıran külliyeler yapılırdı, modern zamanlarda ise okullarda mescid olsun-olmasın tartışması yapılıyor. Bunun anlamı şudur: Eskiden ilim öğrenmek ibadet telakki edilirdi, bu yüzden de caminin yanında medrese yer alırdı; günümüzde ise mevcut “eğitim” sistemi modern paradigmanın gereği olarak okul ile ibadeti birbirinden ayrı telakki ediyor. İçindeki küçük odalardan birinin girişinde “mescid” yazan okullara bakıp aldanmamalı, onlar işin ruhuyla değil şekliyle ilgili sadece, ayrıca kapısına “mescid” levhası asılan bu küçük odalar opsiyonel.

İslamcılık radikalizmi, Neo-Selefîliği ve modern bedevîliği “İslamî/Tevhidî uyanış” olarak takdim etti. Bunların yayıldığı yerlerde tedhiş hareketlerinin baş göstermesi tesadüfî değil, zira birbirleriyle yakından ilişkili olan bu üç yaklaşımın tabiatı böyle; yıkıcılık, meselelerin arka planını kavrayamayan, hikmet ve irfan yoksunu zahirî bakış açısının temel vasfı.

Oysa İslam, Orta Asya’da, Anadolu’da, Balkanlarda ve Siyah Afrika’da ilim-irfan ehli sayesinde maya tutmuş, ülkeler kılıçtan önce irşad faaliyetleriyle fethedilmişti. İslam girdiği ülkelerde asla nefret uyandırmadı, bilakis fethedilen ülkelerin halkları Müslümanları kendilerini zulümden kurtaran kimseler olarak gördüler. Örneğin Hıristiyan aileler çocuklarını eğitim görmeleri için tekkelere gönderdiler. Günümüzde ise “Müslümanlık” denince insanların aklına bedevîlik geliyor, zira mevcut yaklaşımın ilmi yok, irfanı yok, irşadı yok.

Mısır’dan, Pakistan’dan, İran’dan tercüme radikal literatür başımıza büyük belalar açtı, birileri üç-beş radikal içerikli tercüme kitap okuyup dinin ideoloji olduğu zannına kapılarak sonradan türedi bir “din” icat etti. İlim, irfan, tefekkür, ahlak, sanat-estetik hak getire, hepsinden de önemlisi insanı olmayan bir yaklaşım bu, bir tuhaf ideoloji, içi boş, sıfır.

Bir kısım İslamcılar tekfirci-tedhişçi “dinî” yaklaşımın son üç yüz yıllık tarihte en önemli kaynağını teşkil eden Muhammed b. Abdulvehhab’ı “ıslahatçı”, Vehhabîliği de “ıslahat hareketi” olarak takdim edip belayı başımıza sardılar. Modernistlerin pek bir sevdikleri Muhammed Esed bile kitaplarında bu yaklaşımı över, zira ihtidası onların eliyle gerçekleşmiştir. Modernistlerle Neo-Selefîlerin birleştiği nokta bedevîliktir, biri modern, diğeri arkaik bedevîdir.

Vehhabîlik Arapçı bir hareket olarak tebarüz etmiştir. Tekfirci-tedhişçi “dinî” yaklaşımın Osmanlı’daki en önemli örneği ise Kadızâdeliler’dir. Kadızâdeliler’in tekfirci ve tedhişçi oldukları Köprülü’ye “Bütün tekkeleri yakıp yıkın, iman tazelemeyen dervişleri öldürün” teklifinden dolayı aşikârdır. Dolayısıyla Kadızâdeliler ile Vehhabî Neo-Selefîler aynı kafadadırlar. Vehhabî Neo-Selefîleri net bir biçimde Arapçı arkaik bedevîler kategorisinde ele almak icap eder.

“Kâfire kâfir demeyene kâfir demeyeni tekfir etmeyen de kâfirdir…” “Mantık” böyle işliyor. Önce bir “kâfir” belirliyorlar, yalnız bu “kâfir” bütün Müslümanlarca aşikâr olan, “gâvur” dediğimiz kâfir değil, kendini Müslüman olarak tanımlayan yurdum insanı, camideki adam, sokaktaki adam veya âlim, mütefekkir yahut ehl-i tarik, sûfî vs. Buna “kâfir” demediğiniz zaman ana, avrat, bacı, baba, gardaş, bakkal, kasap, manav herkes kâfir oluyor.

Yeni nesil çok talihsiz, Esad Coşan, Ali Ulvi Kurucu, Halûk Nurbaki, Tahir Büyükkörükçü gibi isimleri tanıyıp onlardan feyz alamadı, Osman Nuri Topbaş hâlâ hayatta, ancak zihinler modern dinî düşünce, Radikal İslamcılık ve Neo-Selefîlikle malul olduğundan yanına varan, sözünü dinleyen az. İslamcı gençlik geçenlerde Hakk’ın rahmetine kavuşan Ali Nar’ı ne kadar tanımış, ne kadar okumuştur?

Eğer Türkiye’de bir İslamcılıktan söz edeceksek Millî İslamcılık’tan söz etmeliyiz. Bu akımı başlatan Şeyh Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî yabancı bankalara karşı çıkan, pazarın ecnebilerin eline geçmesini engellemek amacıyla millî sermaye oluşturmak için kolları sıvayan ilk kişiydi. İslamcı gençlik ne Abdulaziz Bekkine’yi bilir ne de Mehmed Zahid Kotku’yu, bildiği tek şey “şirk, küfür, bid’at, hurafe”dir. Buradan felah çıkmaz, medeniyet çıkmaz, fazilet çıkmaz, ülkeye, millete hayır gelmez.

Hem tekfir-tedhiş belasına karşı hem de İslamî bir içtimaî nizamın tesisi için tek çıkış yolu İrfan Mektebi’dir. Selçuklu ve Osmanlı dönemi Anadolu tekke-hankâh örgütlenmeleri model alınarak hem toplum ilim-irfan ekseninde irşad edilebilir hem de bu yolla eli iş tutanların birlikte kazan kaynattıkları, yardımlaşmaya ve paylaşmaya dayalı bir sosyal hayatın inşası mümkün olur. İrfan Mektebi’nin varlık-tabiat, insan, hayat ve cemaat/toplum anlayışı benimsenmediği müddetçe önümüzde iki seçenek bulunmaktadır: Modern ya da arkaik bedevîlik.

Anadolu coğrafyası tarih boyunca irfandan beslendi, bu sayede bu coğrafyada bin yıl ayakta kaldık, başımıza gelen felaketleri bu sayede savuşturabildik, yenildiğimiz zamanlarda dahi bu sayede tutunacağımız bir dal oldu her zaman. İrfan damarının kurumaya yüz tuttuğu, yerini kör taklide dayalı modernleşmeye ve bedevî “dindarlığa” bıraktığı andan itibaren adım adım yolun sonuna yaklaşıyoruz. Bir geri dönüş imkânı var, o imkânı da çok geç olmadan kullanmak lazım. Yoksa son demlerdir bunlar.

İrfan Mektebi’nde anahtar kavram “bilmek” değil “anlamak” veya “tanımak”tır (ma’rifet). Herhangi bir mesele hakkında kuru bilgi sahibi olmak kişiyi malumatfuruş yapar, bu yaklaşımda bilgiyi pratiğe/amele dönüştürme yoktur; bilgiye ilaveten meseleyi anlayan ise onu pratiğe/amele dönüştürür.

Amel/eylem bilmenin ve bunun devamında anlamanın/tanımanın doğurduğu bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Rüsum veya zahir ulemâsı meseleleri bilir ama genellikle anlamaz, İrfan Mektebi ise anlamayana/tanımayana itibar etmez.

İnsanın dünyadan ahirete yolculuk eden bir yolcu olduğu konusunda ihtilaf yoktur. Yolcu yolun sahibi veya hancı gibi davranamaz, davranırsa yoldan çıkıp ilahlık ve rablik iddiasında bulunmuş olur. Yolcu yolda yürürken hem çağdaşları hem kendinden sonra gelecek olanlar için yolda ıslahat çalışması yapar ve nasıl yürünmesi gerektiğini de gösterir.

Bu bir kervandır, peygamberler önden yürümüş, veliler ve sair zevat da onları takip etmiştir. Kervandakilerin arasına nifak sokmaya çalışanlar, kervanı zemmedenler, kervanın düzenini bozmaya çabalayanlar müfsit kimselerdir, hem kervanı dağıtmak hem de yolu ifsat etmek için gayret gösterirler.

Nefsinin peşine koşan köpek, kör taklitçi maymun, haram yiyici domuz, sinsice hareket eden kimse de yılandır. Hayvanlar kendi tabiatlarının gereğini yerine getirirken insan onlara benzemekle onlardan daha aşağı olmuştur; yeryüzü cehennemi hayvan-meşrepli “insanların” eseridir. Sahabe kavlidir, Ebu’d-Derdâ (r.a.) der ki, “İnsanların bazısı hayrın anahtarı, şerrin kilidi, bazısı da şerrin anahtarı, hayrın kilididir.” Demek oluyor ki, herkes kendine uygun kilidi açıp kapatır.

Şakileri seven ve onları destekleyen de aynı şekilde şakidir, kişi sevdiği ile beraber olduğu/olacağı için şakilerle haşrolunup onlarla birlikte cehenneme sürülür. Şakiliğini “İslam” diye takdim edenin uydurduğu kılıf ahiret günü paçavraya dönecektir.

Modern bedevî “akıl” sabahtan akşama kadar hemen her konuda olur olmaz “fikir” beyan ederken, zikri hor görmekte, zikredene ve zikri tavsiye edene saldırmaktadır, bilmez ki, zikir malayaniden hayırlıdır. Tekrardan hem mânâ husûle gelir hem de kalpler mutmain olur. Tesbihi elinden, zikri dilinden düşürmeyen adamın hali ne güzeldir, dil ile kalb birleşirse nur üstüne nur olur.

İrfan tevazuu gerekli kılar. Kusurumuz çoktur, ibadetimiz eksiktir, kendini tastamam gören kibirlidir ve Allah kibrin ve kibirlinin hasmıdır. Şu bir gerçek ki, ilim sürgüne gönderildi, irfan katledildi, tefekkür hapse yollandı, ne yazık ki, Türkiye’nin ahvali böyle. “Disconnect” olduğu zaman mağara devrine döndüğünü düşünen nesilden medeniyet beklentisi içinde olan varsa dileklerinin kabulü için kiliseye gidip mum yaksın.

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

(Bu yazı Yılkı dergisinin Kasım 2015 tarihli 5. Sayısında yayınlanmıştır)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s