Ali Tarık Parlakışık / Din / Tarih-Kültür / Yazarlar

İmam Ebu Hanife Bağlamında Ehl-i Rey (Rey Ekolü)

ali-tarik-parlakişikRey Ehli (çizgisi); Ebu Hanife’nin ellerinde, fıkıh sahasında oturması gereken temellere ve yere oturmuştur. Ebu Hanife’nin; ‘Hanefi Mezhebi’nin imamı olması dolayısıyla, reyin ‘Hanefi Fıkhı’nda işgal ettiği alan görünür haldedir.

Önce İki Nokta

Birinci nokta: Ebu Hanife’ye kimlerden ders aldığı sorulduğunda; talebeleri vasıtasıyla Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. İbn-i Abbas ve Hz. Abdullah b. Mes’ud’u (İbn-i Mes’ud) işaret ettiği geçer. Bazı farklı rivayetler yine bu rivayete benzerliğiyle birlikte bazı farklılıklar arz eder. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. İbn-i Mes’ud, Hz. İbn-i Abbas’dan talebeleri aracılığıyla ders almak; salt bir nazarla kendi içinde büyük bir iddia barındırır. Ebu Hanife’nin kendisi de bu iddianın farkındadır.

Meselemiz için belirtmemiz gereken ikinci nokta: Tabiin’den Mesrûk b. el-Ecda’, iki sahabede ashabın ilminin toplandığını belirtir ki, o iki sahabe Hz. Ali ve Hz. İbn-i Mes’ud’dur.

İbn-i Mes’ud ve Kûfe’nin Ehemmiyetine Dair

Irak’ın Basra ve Kûfe şehirleri ilmi olarak önde gelen iki şehirdir.

Ebu Hanife’nin çizgisi; Kûfe-Irak fıkıh çizgisidir/ekolüdür. Taalluk itibariyle; Rey Ehli’nin çizgisi/ekolü, Kûfe fıkıh çizgisidir.

Kûfe; Sa’d b. Ebu Vakkas tarafından, Hz. Ömer’in halifeliği sırasında fethedilir. Sonrasında Hz. Ömer, İbn-i Mes’ud’u hoca, kadı, hazine emiri olarak Kûfe’ye gönderir. Bu hamle burada mühimdir. Çünkü eski eserlerde belirtildiğine göre; o sırada Hz. Ömer’in İbn-i Mes’ud’a kendi yanında ihtiyacı vardır ama o, İbn-i Mes’ud’u Kûfe’ye gönderir. Stratejik bir hamledir bu; mecazi-manevi buuddan belirtirsek, Kûfe’nin o sırada İbn-i Mes’ud’a ihtiyacı vardır. İbn-i Mes’ud, hem Hz. Peygamber’in hususi hizmetlerinde bulunmuştur, hem de Hz. Peygamber’den tahsil görmüştür. İbn-i Mes’ud, ashabın Kur’ân konusunda önde gelenlerindendir. Öte yandan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’den de ders alan İbn-i Mes’ud’un, Kûfe’ye gelmesi; Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in de ilminin Kûfe’ye gelmesi manasına geliyor.

İbn-i Mes’ud, Kûfe’ye gelince fıkıh dersi okutmaya başladı.

Silsileler Bağlamında

İmdi, bu noktada, İbn-i Mes’ud’dan başlayarak, hoca-talebe ilişkilerine göz atıp meseleyi derinleştirelim.

İbn-i Mes’ud’un talebeleri arasında; Alkame ve Esved en-Nehai öne çıkanlar arasındadır. Alkame’nin talebeleri arasında; İbrahim en-Nehai öne çıkanlar arasındadır. İbrahim en-Nehai’nin talebeleri arasında; Hammad b. Ebu Süleyman öne çıkanlar arasındadır. Hammad b. Ebu Süleyman’ın talebeleri arasında; Ebu Hanife öne çıkanlar arasındadır. (Sonrasında ise bu fıkıh çizgisinin/ekolünün, usûlü/metodolojisi Ebu Hanife’nin talebelerinden İmam Ebu Yusuf, Züfer b. Hüzeyl, Muhammed İbn-i el-Hasen İbn-i Ferkad eş-Şeybani eliyle devam etmiştir, desek yanılmış olmayız. Bu noktada; Ebu Hanife’nin talebeleri arasındaki Abdullah İbn-i Mübarek gibi muhaddis isimleri de unutmamak gerekir. Dolayısıyla bu çizgi/ekol; fıkıh, hadis gibi İslami ilimlerin farklı alanlarındaki yetkin isimler ile devam etmiş olup, haliyle farklı alanlarda etkisini göstermiş ve de farklı alanların sağladığı imkânlar ile güçlenmiş(tir), desek müzakere yapmaya gerek olsa bile yanlış bir teşhis/kanı dillendirmiş olmayız.)

Alkame; Tabiin’dendir. İbn-i Mes’ud, Alkame ile ilgili “Eğer seni Hz. Peygamber görseydi sevinirdi.” demiştir.

İbrahim en-Nehai; hafız, muhaddis, fakihtir. Şöhret bulmuş biridir. Halktan farklı olmamaya hususi cehd etmiş, elit bir çizgiye hiçbir şekilde dâhil olmamış biridir. Ebu Hanife’ye ilim tahsili için telkinde bulunan Şa’bi ile hadis müzakere ettiği bilinir. Siyasi bilinci yüksek biridir. Ebu Zehra, Irak’ta Rey fıkhını varlık alanına çıkaran ve kabul edilebilir bir kıvama getiren ilk fakihin o olduğunu belirtir.

Hammad b. Ebu Süleyman; Ebu Hanife’nin hocası olup, 18 yıllık tahsil ilişkileri olmuştur. Hammad b. Ebu Süleyman’ın, “Ehl-i Sünnet Mürciesi”nden olduğu bilinir. Hocası İbrahim en-Nehai hayatta iken fetva vermeye başlamıştır. Şa’bi’nin kendisine muhalefet ettiği bilinir.

İbn-i Mes’ud, Alkame ve İbrahim en-Nehai’nin hususi olarak birbirlerine benzedikleri ifade edilenler arasında yerini almıştır.

(Ebu Hanife, Ehl-i Beyt’ten; Zeydiyye İmamı Zeyd İbn-i Ali Zeynelabidin, İmamiyye İmamı Cafer es-Sadık ve Cafer es-Sadık’ın babası İmam Bakır’dan ders almıştır.)

(İbn-i Mes’ud’dan, Ebu Hanife’ye kadar olan silsileden ayrı olarak şu silsileyi de burada zikretmekte fayda var;

(Hz. Ömer’in oğlu) İbn-i Ömer’in talebeleri arasında; en-Nafi öne çıkanlar arasındadır. En-Nafi’nin talebeleri arasında; İmam Malik öne çıkanlar arasındadır. İmam Malik’in talebeleri arasında; İmam Şafii öne çıkanlar arasındadır. İmam Şafii’nin talebeleri arasında; Ahmed b. Hanbel öne çıkanlar arasındadır. Ahmed b. Hanbel’in talebeleri arasında; Davud-i Zahiri öne çıkanlar arasındadır.

Ebu Hanife’nin talebesi Muhammed İbn-i el-Hasen İbn-i Ferkad eş-Şeybani; İmam Malik, İbn-i Uyeyne ve İbn-i Mübarek’e talebelik yaptı.

İmam Şafii; Ebu Hanife’nin talebeleri Muhammed İbn-i el-Hasen İbn-i Ferkad eş-Şeybani ve Vekî’ye talebelik yaptı.)

İlim silsileleri ile ilgili bu faslı, pekiştirici mahiyette İbn-i Kayyim el-Cevziyye’den iktibas ile noktalayıp devam edelim:

“Bu ümmet içerisinde din, fıkıh ve ilim Abdullah b. Mes’ud, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas’ın arkadaşları aracılığı ile yayılmıştır. İnsanlar, dinin genelini bu dört kişinin arkadaşlarından öğrenmişlerdir. Medineliler Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Ömer’den; Mekkeliler Abdullah b. Abbas’tan; Iraklılar Abdullah b. Mes’ud’un arkadaşlarından ilim almışlardır.”[1]

“Kûfe’nin müftüleri, Alkame b. Kays en-Nehai, Esved b. Yezid en-Nehai -Alkame’nin amcası-, Amr b. Şerahbil el-Hemdani, Mesruk b. el-Ecda’ el-Hemdani, Ubeyde es-Selmani, Şurayh b. el-Haris el-Kadı, Selman b. Rebia el-Bahili, Zeyd b. Suhan, Süveyd b. Gafele, Haris b. Kays el-Cu’fi, Abdurrahman b. Yezid en-Nehai, Abdullah b. Utbe b. Mes’ud el-Kadı, Hayseme b. Abdurrahman, Seleme b. Suhayb, Malik b. Amir, Abdullah b. Sahbere, Zir b. Hubeyş, Halas b. Amr, Amr b. Meymun el-Evdi, Hemmam b. Haris, Haris b. Süveyd, Yezid b. Muaviye en-Nehai, Rebi’ b. Huseym, Utbe b. Ferkad, Sıla b. Züfer, Şerik b. Hanbel, Ebu Vail Şakik b. Seleme ve Ubeyd b. Nadle’dir ve bunların hepsi Hz. Ali ve İbn-i Mes’ud’un öğrencileridir.

Tabiun neslinin büyükleri dini konularda fetva verirler, insanlar onlara fetva sorarlardı. Sahabenin büyükleri onların yanında olur, bu davranışlarını onaylarlardı. Bunların çoğu ilmini Hz. Ömer, Hz. Aişe ve Hz. Ali’den almışlardır. Amr b. Meymun el-Evdi, Muaz b. Cebel ile tanıştı ve beraber oldu, ondan ilim tahsil etti. Muaz b. Cebel vefat ederken kendisine İbn-i Mes’ud’u tavsiye etmiş, kendisiyle birlikte olup ilim tahsil etmesini söylemişti. O da bu tavsiyeye uyarak İbn-i Mes’ud’dan ilim tahsiline devam etti.

Yukarıda isimlere Abdullah b. Mes’ud’un oğulları Ebu Ubeyde ile Abdurrahman, Abdurrahman b. Ebu Leyla -bu zat yüz yirmi sahabiden ilim tahsil etmiştir-, Meysere, Zazan ve Dahhak’ı da eklemek gerekmektedir.

Bunlardan soran İbrahim en-Nehai, Amir eş-Şa’bi, Said b. Cübeyr, Kasım b. Abdurrahman b. Abdullah b. Mes’ud, Ebu Bekir b. Ebu Musa, Muharib b. Disar, Hakem b. Uteybe, Cebele b. Sühaym  -ki o İbn-i Ömer’e arkadaşlık etmiştir- gelir.

Bu şahsiyetlerden sonra Hammad b. Ebu Süleyman, Mansur b. Mutemer, Süleyman el-Ameş, Mis’ar b. Kidam; daha sonra Muhammed b. Abdurrahman b. Ebu Leyla, Abdullah b. Şübrüme, Sadi b. Eşva’, Şerik el-Kadı, Kasım b. Ma’n, Süfyan es-Sevri, Ebu Hanife, Hasan b. Salih, b. Hayy; ve son olarak Hafs b. Gıyas, Veki b. Cerrah, Ebu el-Kadı, Rakka Kadısı Muhammed b. Hasan eş-Şeybani, Afiye el-Kadı, Esed b. Amr, Nuh b. Derrac el-Kadı, Süfyan es-Sevri’nin arkadaşları olan Eşca’i, Muafa b. İmran, Hasan b. Hayy’ın iki arkadaşı Humeyd er-Ruasi ve Yahya b. Âdem gelmektedir.”[2]

Ebu Hanife Üzerinden Devamla…

Ebu Hanife, fıkıh telakkisini Hammad b. Ebu Süleyman’dan geriye doğru silsiledeki fakihlerin usûllerini/metodolojilerini alarak, ‘yoğurarak’, içselleştirerek, örgüleştirmiştir. Ebu Hanife’nin; Hammad b. Ebu Süleyman’dan ders aldığı dönemde Rey, karakteristik hususiyetleri ile görünür hale gelmiştir artık. Bu durum için Hammad b. Ebu Süleyman’dan da önce, İbrahim en-Nehai’nin bu yoldaki cehdini yok sayamayız; Reyin, örgülü bir görünüm arz etmesinde İbrahim en-Nehai’nin katkısı azımsanamayacak bir ölçüdedir. İşte Ebu Hanife, hocası Hammad b. Ebu Süleyman’dan böyle bir miras devralarak, kendi ictihad, rey, ilh. ile bir fıkıh usûlü/metodolojisi vücuda getirmiş oldu. “Ebu Hanife’nin reyci kişiliğinin şekillenmesinde en müessir olan isimler ise hiç şüphesiz Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mesud’un (ilkinin dolaylı) Kufe’de bizzat ellerinde yetişmiş olan Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda, Esved b. Yezid, bunların yetiştirmiş oldukları rey mektebinin temsilcisi İbrahim en-Nehai ve eser yanlısı eş-Şa’bi, bunların yetiştirdikleri Hammad b. Ebu Süleyman olmaktadır.”[3]

“İbn-i Mes’ud Irak’taki resmi faaliyetlerinin sürdürdüğü sırada ilmi faaliyetleriyle rey ağırlıklı tefsir ve fıkıh mektebinin ve ilm-i kıraatin temellerini atan kişi olmuştur. Irak fıkıh mektebinin en önemli iki vasfını teşkil eden  “nassın bulunmadığı yerde rey ve kıyasa başvurma” ilkesi ile “sahih olduğu kesin olarak bilinmeyen hadislerin yerine içtihadın tercih edilmesi”[4] esası, temelde İbn-i Mes’ud’un düşünce tarzına dayanmaktaydı. Hz. Ömer kendisi Irak’ta bulunmuş olmasa bile fikirleri itibariyle rey ekolünün en belirgin simalarından kabul edilir. Hilafet merkezini buraya taşıyan Hz. Ali de Irak rey mektebinin ilk temsilcilerinden sayılır.”[5]

Belirgin nokta şu ki; Ebu Hanife ilk fıkıh tedvin çalışmalarını başlatan kişidir, Ders meclisinden ayrı olarak -tekevvün ettirdiği rivayetlerde- kırk kişilik meclisinde İslam fıkhını tedvin çalışmalarına başlamıştır ve bu çalışmayı kendisinin vefatından sonra talebeleri devam ettirmiştir. (Bu kırk kişilik meclisteki talebeleri ile ilişkisi hoca-talebe ilişkisinin yanında dinamik, etkin, aktif bir ilişki idi. Birlikte meseleleri müzakere edip, netleştirip mukayyet hale getiriyorlardı.) İşte bu noktada diyebiliriz ki; bu fıkıh tedvini çalışmasında rey ehlinin tesiri, birebir usûli/metodolojik buuddan etkili idi. Ebu Hanife’nin rey usûlünü/metodolojisini bire bir benimsemiş bir fakih olması da, zaten bu durumun tekevvün etmesine zemin sağlıyordu. Burada karşılıklı ve nosyon merkezli bir paradigmatik etkileşim müşahede edilebilir.

Rey Ehli (çizgisi); Ebu Hanife’nin ellerinde, fıkıh sahasında oturması gereken temellere ve yere oturmuştur, diyebiliriz.

Ebu Hanife’nin; ‘Hanefi Mezhebi’nin imamı olması dolayısıyla, reyin ‘Hanefi Fıkhı’nda işgal ettiği alan görünür haldedir.

Öte yandan Ebu Hanife’nin kırk kişilik talebe zümresi ile başladığı fıkıh tedvini çalışmasına hususi literatürden değil umumi literatürden nazar edersek; vücut bulan ehemmiyet, ‘Hanefi Fıkhı’ üzerinden değil ‘İslam Fıkhı’ ve ‘İslam Fıkıh Tarihi’ üzerinden okunabilecek bir ehemmiyettir ve daha sağlıklı sonuçlar ile karşı karşıya gelmemize yarayacak bir durumdur. (Bu nokta bize hem ‘İslam Fıkhı’nda hem de ‘İslam Fıkıh Tarihi’nde rey ehlinin konumunu gösterecektir.)

Bunun tafsilatlı belirişleri için Ebu Hanife’de ve (Ebu Hanife sonrası da dâhil olmak üzere) ‘Hanefi Fıkhı’nda; ‘kıyas’, ‘istihsan’ ve ‘mürsel maslahat’ mevzularındaki tavır ve tutumlara el atmak yeterli olacaktır.

Ali Tarık Parlakışıkakilvefikir.org

[1] İbn-i Kayyım el-Cevziyye; İ’lâmü’l-Muvakkı’în 1. Cilt; sh. 47; Pınar Yayınları; 2013

[2] İbn-i Kayyım el-Cevziyye; a. g. e.: sh. 51-52

[3] Prof. Dr. Ali Bakkal; İbn-i Mes’ud’dan Ebu Hanife’ye Rey Mektebi (“İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Düşünce Sistemi” içinde); sh. 333; KURAV Yayınları

[4] Bu noktada İbn-i Kayyım el-Cevziyye’nin şu notunu da zeyl etmemiz gerekiyor ki; karşılıklı manalandırma veçhesinden sıhhatsiz bir yoruma mahal verilmesin: “Ebu Hanife’nin arkadaşları, Ebu Hanife’ye göre zayıf hadisin re’y ve kıyastan daha öncelikli olduğu hususunda ittifak halindedirler. Ebu Hanife’nin mezhebini bu esas üzerine kurması da bunu göstermektedir. Nitekim o “kahkaha” hadisini, yolculuk esnasında hurma şırası ile abdest alma ile ilgili hadisleri zayıf olmalarına rağmen re’y ve kıyasa tercih ettiği gibi, yine zayıf olmasına rağmen hadise dayanarak on dirhemden az olan hırsızlıklarda el kesilmemesini söylemiş, hayızın en çoğunu on gün kabul etmiş, Cuma namazında da şehir şartını ileri sürmüştür. Kuyularla ilgili meselelerde merfu olmamasına rağmen kıyası terk etmiş ve sahabeden gelen rivayetleri esas alarak hüküm vermiştir. Bu da göstermektedir ki zayıf hadis ve sahabe sözlerini kıyas ve re’ye tercih etmek hem onun hem de Ahmed b. Hanbel’in görüşüdür. Şüphesiz selef âlimlerinin dilindeki zayıf hadis tabiri, müteahhir âlimlerin dilindeki zayıf hadis tabiri ile aynı değildir. Çünkü müteahhir âlimlerin nezdinde “hasen” olan kimi hadisler selef nezdinde “zayıf” hadis grubunda sayılmıştır.

[5] Prof. Dr. Ali Bakkal; a. g. e.; sh. 323

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s