Ali Tarık Parlakışık / Din / Yazarlar

İmam-ı Azam’ın ‘El-Âlim Ve’l-Müteallim’ Adlı Eseri Üzerine

ali-tarik-parlakişikEbu Hanife’nin fikriyatında, “El-Âlim ve’l-Müteallim”in yeri mühimdir. Ayrıca bu eserin İslam düşüncesi içinde de mühim bir yeri vardır; “El-Âlim ve’l-Müteallim”in hem bir ekole aidiyeti zemininde hem de umumi fikirler-felsefe zemininde yeri mühimdir.

Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî ile İmam Ebu Hanife arasında geçen bir diyalog şeklindeki “El-Âlim ve’l-Müteallim”, Ebu Hanife’ye atfedilen risalelerin en derinlikli olanlarından biridir. Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin üslubundan anladığımıza göre kendisi, Ebu Hanife’nin ilmine saygı duyan[1] ama aynı zamanda kendisi de (ilmi seviyesini bilmediğimizi belirterek diyebiliriz ki) belli bir ilmi seviyede olan bir isim. Yazının konusu olan mezkûr risaleden ötürü mühim olan şudur ki; muarızları ile karşılıklı tartışan bir kişidir Semerkandî. Aynı şekilde tartıştığı kişilerle olan ihtilafı sıradan meseleler değil bilakis ciddi meselelerdir. Ki zaten bu minvalde Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin, Ebu Hanife’ye yönelttiği sualler ciddi ve temel meseleler hakkındadır. Ebu Hanife’nin, Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’ye cevapları ise -“El-Âlim ve’l-Müteallim”deki üslubu, vurguları- ciddi, net, anlaşılır bir tondadır. Tartıştığı kişiler Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’ye bir takım sualler yöneltmiş ve kendisine yöneltilen sualler karşısında cevapsız kalmış, Ebu Hanife’ye gelip, vereceği cevapları merak edip beklemiş, talep etmiş ve tartıştığı kişilerin yönelttiği suallere karşı öne çıkaracağı delilleri istemiştir.

“El-Âlim ve’l-Müteallim”de birçok mesele masaya yatırılıyor. Hukuki işleyiş ve hukukun nevi meseleleri, tefsir usulünün nevi meseleleri, nasih-mensuh ilişkisi, mensuh ile amel, nevi felsefi mülahazalar, iman-amel ilişkisi, zahir ve batın, büyük ve küçük günahlar, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin tasdiki, korkunun nevileri, irca’nın membaı ve içeriği ve daha birçok mesele “El-Âlim ve’l-Müteallim”de, Ebu Hanife tarafından adeta bir filozof, bir bilge adam edası ve üslubu ile işleniyor, cevaplandırılıyor. Bu yazıda sadece birkaç meseleye değineceğiz. Ebu Hanife’nin fakihliğinin yanında “El-Âlim ve’l-Müteallim”, “El-Fıkhu’l-Ebsat”, “El-Fıkhu’l-Ekber”, “Risaletü Ebi Hanife” ve “El-Vasiyye”den müteşekkil beş eseri Akaide-Kelam’a dair görüşlerinin yer aldığı eserler olarak bilinir ama bir zeyl mesabesinde belirtelim ki “El-Âlim ve’l-Müteallim”deki konular hem kendi aralarında nevi hem de diğer dört esere nazaran paralel ve aynı zamanda birbirinden çok farklıdır.

Ebu Hanife’nin fikriyatında, “El-Âlim ve’l-Müteallim”in yeri mühimdir. Ayrıca bu eserin İslam düşüncesi içinde de mühim bir yeri vardır; “El-Âlim ve’l-Müteallim”in hem bir ekole aidiyeti zemininde hem de umumi fikirler-felsefe zemininde yeri mühimdir.

“El-Âlim ve’l-Müteallim”de, Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin yönelttiği ve Ebu Hanife’nin cevaplandırdığı ilk üç sual kendi içinde ince bir bütünlüğe maliktir. Ebu Hanife’nin tafsilatlı cevapları doyuruculuk arz ederken, meşhur kıyas usulüne/metodolojisine dair çıkarımlar yapmaya da müsaittir. Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî ilk suale geçmeden önce Ebu Hanife’ye meramını bildirmesi üzerine, Ebu Hanife’den aldığı geri dönüş içinde şu ifade/teşbih geçer: “Bil ki, uzuvların göze tabi olması gibi, amel de ilme tabidir. Az amelle beraber olan çok ilim, çok amelle birlikte olan cehaletten daha hayırlıdır. Bunun gibi hayat için zaruri olan azık ile hidayet, cehaletle beraber olan çok azıktan daha faydalıdır. Bundan dolayıdır ki, Allah: “Hiç bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu?”[2] buyurmaktadır.”

Ebu Hanife bu sözleri dillendirerek; ilmi göz ile teşbih eder ve gözün görüp, yönlendiriciliğe zemin hazırlaması, ön ayak olması ile vücudun diğer uzuvlarının harekete geçmesi gibi amelin ilme tabi olduğunu söyler. Burası esas meseleye, yani ilk üç suale medhal gibi bir nitelik sunarken Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî esas meseleye girer: “Bir takım kimseler gördüm. Onlar “Bu meselelere asla girme, Hz. Peygamber’in ashabı bu konulara girmediler, onlar için kâfi olan şey senin için de kâfidir” diyorlardı. Böyle söyleyenler benim üzüntümü arttırdılar. Onların halini, büyük ve suyu bol bir nehirde çıkış yerini bilmediği için boğulacak olan kimseye, bir başkasının “Yerinde dur, sakın çıkış yeri arama.” demesine benzettim.”

Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin üslubu aşikâr ediyor ki burada ciddi usuli/metodolojik bir ayrışma var. Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin teşbihi meselenin gelişi itibariyle çok yerindedir: “Onların halini, büyük ve suyu bol bir nehirde çıkış yerini bilmediği için boğulacak olan kimseye, bir başkasının “Yerinde dur, sakın çıkış yeri arama” demesine benzettim.” Böyle bir durum için başvurulan ferdin Ebu Hanife olarak seçilmesi ise; onun fikirleri ve fıkıh dünyası ile İslam fikir ve kültür dünyasını sulamış birinin olması hasebiyle yerinde bir tercihtir. Ki Ebu Hanife’nin fıkıh usulünde/metodolojisinde Kur’an, Sünnet, sahabelerin sözleri, kıyas, istihsan ilh. olduğunu göz önüne aldığımızda, gelecek olan cevaplarda üzerinde bulunulan meseleyi aşikar edici, meseleyi çözücü net ifadeler gelecektir. Ebu Hanife, Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’ye diyor ki: “Senin onların kusurlarını tespit ettiğini ve onlara karşı bazı delillerin olduğunu görüyorum. Fakat onlar sana “Hz. Peygamber’in ashabı için kâfi olan senin için de kâfi değil midir?” dediklerinde “Evet, ben onların durumunda olsaydım, onlar için mümkün olan benim için de mümkün olurdu.” şeklinde cevap ver. Oysa onların şartları ile bizim şartlarımız birbirinin aynı değildir. Biz, bize ta’n eden, kanımızın dökülmesini helal sayan kimselerle karşı karşıyayız. O halde aramızda isabetlinin ve hatalının kim olduğunu bilmememiz, canımızı ve ırzımızı müdafaa etmememiz caiz değildir. Hz. Peygamber’in ashabının hali kendisiyle vuruşanı olmayan, silah taşımaya ihtiyaç duymayan bir kavmin hali gibidir. Hâlbuki biz, bizi ve kanımızı helal sayanlarla karşı karşıyayız. Öyle ki kişi insanların ihtilaf ettikleri konuda dilini tutsa bile, işittiği hususlarda kalbini men edemeyecektir. Zira kalp iki şeyden birini yahut her ikisini de kötü görecektir. Kalbin birbirinden farklı iki hususu sevmesi mümkün değildir. Kalp zulme meylettiği zaman zalimleri sever, zalimleri sevdiğinde de onlardan olur. Hakk’a ve hak ehline meylettiği zaman onlarla dost olur. Bu duruma göre söz ve amellerin gerçekliği ancak kalp cihetiyle mümkün olur. O halde lisanı ile amel eden ve fakat kalbi ile iman etmeyen kimse Allah katında mü’min olamaz. Buna mukabil kalbi ile iman eden fakat dili ile söylemeyen kimse Allah katında mü’mindir.”

Yani ashab ile aynı şartlara haiz değiliz; biz, bizden olan, Müslümanlık iddiasındaki insanların bizim kanlarımızı helal görmeleri durumu ile karşı karşıyayız. Ebu Hanife’nin bu cevabındaki bazı ibareler, kelamın bu zamanda elimizdeki silah olduğunu düşündüğü şeklinde belirtilebilir. Ebu Hanife’nin kalpten söz ettiği satırlar da bu duruma uygundur esasında. Öte yandan, Ebu Hanife; bu cevabında bir takım ilmi, fikri ihtilaf, konu, mesele ilh. hakkındaki ihtilaf sırasında/anında Hakk’ı savunabilmek, ortaya çıkarabilmek durumundan bahsediyor. İman’da (kalp ile) tasdikin yerini bu vesileyle belirtmiş oluyor. Söz tekrar Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’de: “Evet, bu sizin dediğiniz gibidir. Fakat hata edenle isabet edeni bilmediğim takdirde bu husus bana zarar verir mi?”

Ebu Hanife’nin bu suale cevabı şöyle: “Bu sana sadece bir konuda zarar vermemesine karşın birçok konuda zarar verecektir. Zarar vermeyecek olan cihet, senin hata eden kimsenin amelinden dolayı mesul tutulmamandır. Buna karşın sana zarar verecek hususlardan birisi; önce doğruyu hatalıdan ayıramadığın için cehaletle itham edilmendir. İkincisi; senden başkaları için olduğu gibi senin için de çıkış yolunu bilemeyeceğin bir şüphe durumumun ortaya çıkmasıdır. Zira sen hatalı mı yoksa isabetli mi olduğunu bilmediğin bu durumdan kurtulamazsın. Üçüncüsü ise; hatalıyı isabetliden ayıramadığın için kimi Allah için seveceksin, kime Allah için buğz edeceksin? İşte bunu bilemezsin.”

Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin “Hata edenle isabet edeni bilmediğim takdirde” sözü bir önceki sualdeki fikri, ilmi ilh. alanlardaki meselelerde bahsi geçen mevzu ile ilgili bir durum. Sözü edilen durum, tabii bir durumdur; bir meselede ferdin hata mı ettiği ya da isabet mi ettiğini bilmeme hali ve şüphe durumunun tekevvün etmesi durumu. Bu mesele, üçüncü sualde artık meselenin zirve noktasını temsil edecektir ve ihtilaflı meselelerde diyalektik bağlamında Ebu Hanife’nin ikinci suale verdiği cevap, diyalektiğin muhafazası durumunu teşkil eder; mevcut halin izahı ve kontrol mahiyetidir/mekanizmasıdır/uyarısıdır aynı zamanda. Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin üçüncü suali, yani doruk noktası vardır sırada, ihtisar haliyle üçüncü sual şöyledir: “Hakkı tavsif eden fakat muhalifinin zulüm ve haklılığını bilmeyen bir kimse için ne dersiniz? Bu o kimse için caiz olur mu? O kimsenin hakkı bildiği yahut hak ehli olduğu söylenebilir mi?”

Ebu Hanife’nin cevabı ise ihtisar edilmeden şöyle: “O kimse hakkın özelliklerini ortaya koyup, muhalifinin haksızlığını bilmediği zaman adli de, zulmü de bilmiyor demektir. Ey kardeşim, bil ki bana göre bütün zümrelerin en cahili ve en kötüsü, şüphesiz bu kimselerdir. Onların durumu kendilerine beyaz bir elbise getiren ve rengi sorulan kişinin durumuna benzer: Bu dört kişiden birisi “bu bir kırmızı elbisedir”, diğeri “bu bir sarı elbisedir”, üçüncüsü ise “bu bir siyah elbisedir”, dördüncüsü ise “bu elbise beyazdır” diye cevap verir. Bu sonuncuya önceki üç kişinin hatalı mı yahut isabetli mi olduğu sorulduğunda , “Şüphesiz ki, ben elbisenin beyaz olduğunu biliyorum. Fakat onların da doğru söylemiş olmaları mümkündür.” der. Böylece bu sınıfa giren insanlar: “Biz biliyoruz ki zina eden kimse kâfir değildir. Fakat zina edenin zina fiili, kendisinden elbisenin çıkarılması gibi iman özelliğini de giderir, görüşündeki kimselerin kanaatlerinin de doğru olması mümkündür, biz onları yalanlayamayız” derler. Keza “Hacc’a gitmeye gücü yettiği halde hacca gitmeyen kimseyi mü’min olarak isimlendirir ve cenaze namazını kılarız, onun için Allah’tan af dileriz, Haccını kaza ederiz. Fakat o kimsenin Yahudi yahut Hıristiyan olarak öldüğünü ileri sürenleri de yalanlamayız.” derler. Bunlar Şia’nın görüşünü hem reddederler hem de benimserler. Havaric’in sözünü hem inkâr ederler hem de kabul ederler. Mürcie’nin düşüncesini hem reddederler hem de benimserler. Bu halleriyle de kendi düşüncelerinin doğrulanması, bu üç zümrenin de görüşlerinin tezyif edilmesi gerektiğini ileri sürerler. Ayrıca bu konuda bir takım rivayetler de naklederek Hz. Peygamber’in böyle söylediğini naklederler. Şüphesiz biz biliyoruz ki, Allahu Teâlâ elçisini tefrika ve Müslümanları birbirleriyle vuruşturmak için değil, ayrılığı gidermek ve aralarındaki sevgiyi arttırmak için bir rahmet olarak gönderdi. Hâlbuki onlar ihtilafın rivayetlerde nasih ve mensuh olması dolayısıyla meydana geldiğini iddia ederek “biz duyduğumuz şekilde rivayet ederiz” diyorlar. Yazıklar olsun, kendi akıbetleri ile ilgili konuda ne kadar az ihtimam gösteriyorlar. Öyle ki insanların karşısına çıkıp mensuh olduğunu bildikleri şeyleri naklediyorlar. Hâlbuki bugün mensuh ile amel etmek dalalettir. İnsanlar da onların sözlerini kabul ederek dalalete düşüyorlar. Biz şüphesiz biliyoruz ki, Hz. Peygamber bir ayeti iki nevi tefsir etmemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in nasih olan ayetini herkes için nasih, mensuh olanını da herkes için mensuh olarak tefsir etmiştir. Kur’ân’daki ilahi sıfatlar ve haberlere gelince; bunların hiçbirinde mensuh yoktur. Nasih ve mensuh ancak emir ve nehiyde cereyan eder.”

Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî, Ebu Hanife’ye bir görüşü savunduğu halde, savunduğu görüşün zıddı olan bir görüşe mümkün olabilir nazarıyla nazar edenlerin durumunu soruyor. Bu sual esasında usuli/metodolojik bir sualdir, fıkhi buudu kuvvetli bir sualdir. Ebu Hanife bu insanların en cahil, en kötü zümre olduğunu söylüyor. İslami ilimlerin ve amellerin ve paralel meselelerin sıhhati, sahihliği, şüphe uyandırmayacak şekilde girişilip sıyrılmak adına Ebu Hanife’nin tutumu bu konuda serttir. Savunduğu bir görüşün zıddının haksızlığını bilmeyenin, adaleti de, zulmü de bilmediğini belirtiyor. Ebu Hanife’ye göre, bilse mümkün olma ihtimali vermez zaten. Dikkat celb edilmesi gereken bir nokta da cevapta “beyaz elbise” misalidir. Cevapta bahsi geçen zümredekiler bu tavırları sırasında Hz. Peygamber’den nakiller olduğunu söylüyorlar, ihtilafların nasih-mensuh dolayısıyla olduğunu söylüyorlar; lakin mensuh ile amel dalalettir. Mensuh olanın mensuh olduğunu bildikleri halde rivayet ediyorlar. Mühim bir nokta da şu: Hz. Peygamber bir ayeti zıt/farklı şekillerde, iki manada tefsir etmemiştir. Nasih herkese karşı nasihtir, mensuh herkese karşı mensuhtur; muhataba/kula göre farklılık yoktur. İlahi sıfatlarda ve ilahi haberlerde nasih-mensuh yoktur. Akide de nasih-mensuh olmaz. Emir ve nehiylerde nasih-mensuh olur. Nasih-mensuh; (ed-Din’de olmaz, şeriatlarda olur.[3] Bir konuda bir görüş doğru, hak, adil ise zıddının doğru, hak, adil olma ihtimali yoktur; yanlış, bâtıl ve zulümdür ancak. Ebu Hanife’nin görüşü bu doğrultuda.

Üç sual ve esas olarak da Ebu Hanife’nin mezkûr üç suale verdiği cevapları birlikte, topluca ele almaya, tabir caizse birleştirmeye cehd edelim; 1) Sahabelerin girmediği konulara girmemeyi salık verenlerin dediklerine karşı; Ebu Hanife’nin, sahabelerin durumunda olsaydık girmezdik, şeklinde yürüttüğü mantık. 2) Hata edenle isabet edenin tefrik edilemediği durum için; Ebu Hanife’nin, bir konuda zarar vermemesine karşın birçok konuda zarar vereceğini belirtmesi. 3) Bir görüşün hak, adil olduğunu savunup zıddı olan bir görüşün de mümkün olma ihtimalini vermek, zulüm ve haksızlık olduğunu bilmemek/bilememek durumu için; Ebu Hanife’nin, “en cahil”, “en kötü” gibi vurgularla bu şekil bir telakkiyi reddetmesi. Yani… Fıkha gereken ehemmiyeti vermek, caiz olan ve günün şartları/ihtiyacı ortamında olan her ‘kul keşfi’ne açık olmak; temkinli, dikkatli olmak, hakkı bâtıldan, adli zulümden tecrit edip saf bir halde ortaya koymak; net, emin, delillere aşina, fikir-ilim nazarlı olmak. Yani… Fıkhın imkânları içerisinde, temkinli bir halde derleyici, toparlayıcı, çözümleyici, hamle edici (bir çizginin yolcusu) olmak.

Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî ile Ebu Hanife arasındaki ilmi, hikemi sohbet devam eder. Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin “İmanın ne olduğunu açıklayın.” demesi ile Ebu Hanife mana buudu yoğun ve muhtasar cevaplar vermeye girişir. Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin yenilediği benzer manalardaki sualleri burada tekrarlamayacağız. Ebu Hanife’nin mevzu harici belirttiği meseleleri de katmıyoruz ve Ebu Hanife’nin cevabını muhtasar hale getirerek iktibas ediyoruz: “İman; tasdik, marifet, yakîn, ikrar ve İslam’dır. İnsanlar tasdik konusundan üç halde bulunurlar. Allah’ı ve Allah katından gelen her şeyi kalp ve lisanla tasdik eden kimse, Allah katında ve insanlar yanında mü’mindir. Lisanıyla tasdik, kalbi ile tekzip eden kimse Allah katında kâfir, insanlara göre mü’mindir. Çünkü insanlar onun kalbinde olanı bilemezler. İkrar ve şehadetten dolayı onu mü’min diye isimlendirmeleri gerekir. Zira kalptekini öğrenme külfetine girme durumu yoktur. Bu kısım kimseler de Allah katında mü’min insanlara göre kâfir olur. Bu imanını gizlemesi için böyle yaptığını bilmeyen kimse, onu kâfir olarak isimlendirir. Fakat o kimse Allah katında mü’mindir.”

Ebu Hanife burada bir ferdin, başka bir ferdin imanı ile ilgili nazarındaki zahir ve batın konteksti buudundan söylüyor. “Tasdik”, “Marifet”, “Yakîn”, “İkrar”, “İslam”; manaları itibariyle ‘İman’ manasına gelen kavramlardır. Kabul, itminan, hissetme; bilgi; şek ve şüpheden uzak inanç; dışarıya aşikâr olacak şekilde ‘dillendirme’; teslimiyet… Bilindiği üzere Ebu Hanife’nin fikriyatında; İman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir ve Mü’minin İman’ı ile meleklerin, peygamberlerin İman’ı aynıdır, ancak amel veçhesinden farklılık vardır.

“El-Âlim ve’l-Müteallim”de, Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin, Ebu Hanife’den bir isteğini görüyoruz. Bu istek üzerine Ebu Hanife’nin yaptığı açıklama kendisinin hem usulüne/metodolojisine hem de ilim tedrisine -ki nazarına- dair kapı aralayacak şekilde bir misaldir. Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin isteği şu şekilde: “Fakat burada bizim yakînimiz, korkumuz, cür’etimiz ile meleklerin yakîninin, korkusunun, cür’etinin nasıl olduğu konusunda bir kıyas yapmanızı arzu ediyorum.” Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin kıyas isteği, Ebu Hanife’nin hoşuna gider. İstenen şey, kıyas; istenen kişi, Ebu Hanife! Vakıa aşikâr ki işi ustasından istemenin farkı başka! Ebu Hanife der ki: “Kıyas istemen iyi bir şey. Meselelerin karşılıklı müzakeresinden faydalanmak isteyen kimse, o esnada söyleneni anlamadığı zaman kıyas yapılmasını ister. Bil ki kıyas, hakkı bulmak isteyenin aradığı hakkı ortaya koyar. Kıyas, hak sahibinin iddia ettiği hakka ulaşmasında adil şahitler gibidir. Eğer cahiller hakkı inkâr etmeselerdi, âlimler kıyas ve mukayese külfetine girmeyeceklerdi. Meleklerin ve bizim yakînimizin bir olması, fakat onların bize nazaran Allah’tan daha çok korkmalarının nasıl olduğu konusunda istediğin kıyasa gelince; bunu sana şöyle anlatayım: Yüzme bilen iki kimse var. Bunlardan biri diğerinden daha usta yüzücü değil. İkisi de suyu bol, şiddetli, akıntılı bir nehre geliyorlar. Bunlardan biri suya girme konusunda çok cür’etli, diğeri ise korku duyuyor. Yahut aynı hastalıktan muzdarip olan iki hastadan biri kendisine getirilen çok acı bir ilacı içmekte cür’etli, diğeri ise korku duyuyor. İşte bu hususta kıyas budur.”

Kıyas mevzuuna küçük bir değini yapmamız gerekiyor bu noktada ki, karşısındakinin kıyas ile misal istemesi durumunda Ebu Hanife’nin bunu sevinerek, güzel karşılamasını idrak edebilelim. Kıyasa ilişkin gerekli bilgiler ise Allal el-Fasi’den: “Kıyas lügatte “eşitlemek” anlamına gelir. Usulcülere göre kıyas, hakkında nass bulunmayan bir meseleyi, hükmü gerektiren bir vasıfta eşit olması sebebiyle hakkında nass bulunan asıl meseleye katmaktır. Şu halde kıyas için dört şeyin bulunması şarttır: Nass; hakkında nass bulunan asıl; başkasına kıyas edilen fer’; illet. Bu kıyasın dayanağını oluşturur, buna aynı zamanda “hükmün dayanağı/menâtü’l-hükm” de denir, çünkü hüküm ona dayandırılmış, varlık ve yokluk bakımından onunla irtibatlandırılmıştır.”[4] “Hanefiler, “Senin sorduğun her şeyi biz ezbere biliyor değiliz, ancak biz bir şeyin hükmünü başka bir şeye bakarak biliriz, onu diğerine kıyas ederiz.” demişlerdir.”[5]

Yine Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî şöyle bir sual yöneltiyor Ebu Hanife’ye: “Eğer, Allah’ın katili affetmesinin harama bakan bir kimseye de azap etmesinin mümkün olduğunu bilmiyor musunuz? Affedilmelerinin umulması bakımından size göre ikisi de aynı durumda değil midir?”

Bu suale Ebu Hanife’nin cevabı şöyle: “Eğer Allah katili affederse harama bir defa bakan kimsenin affedilmeye daha çok layık olduğunu biliyorum. Bir bakıştan dolayı Allah’ı azaba çekerse öldürme fiilinden dolayı azaba çekmesi daha uygundur. Zira Allah, “Allah katında en şerefliniz en çok takva sahibi olanınızdır.” buyurur. Buna göre bakma fiilinin sahibi eğer adam öldürme fiilini işlememişse katil olan kimseden daha çok takva sahibidir. Belirttiğin şekilde her ikisinin de affedilmesinin umulmasında bana göre ikisi de aynı seviyede değildir. Çünkü ben büyük günah işleyen kimseye nazaran küçük günah işleyenin affedilmesini daha çok ümit ederim. Bu konuda şöyle bir kıyas yapalım: İki kimse var, bunlardan biri denizde diğeri de küçük bir nehirde yolculuk yapıyor. Ben her ikisinin de boğulmasından endişe eder ve fakat ikisinin de kurtulmasını ümit ederim. Bununla birlikte denizdeki kimseye nazaran küçük nehirdeki şahsın kurtulacağını daha çok ümit ederim. Tıpkı bunun gibi büyük günah işleyenin durumundan da küçük günah işleyene nispetle daha çok korkarım, küçük günah işleyenin büyük günah işleyene nazaran affedilmesi durumunu daha çok ümit ederim. Buna mukabil her ikisinin affını ümit etmeme rağmen her ikisinin de amelleri nispetinde akıbetlerinden korkarım.”

Ebu Hanife’nin “Buna göre bakma fiilinin sahibi eğer adam öldürme fiilini işlememişse katil olan kimseden daha çok takva sahibidir.” cümlesini/kanısını biraz tefekkür edip, misal olarak ele alırsak; burada, işlenen bir büyük günahın takvaya etkisiyle ilgili bir durumdan söz ediliyor. Bu Ebu Hanife’nin mantalitesine ve fikriyatına uygun bir durumdur. Zira Ebu Hanife’ye göre takvada, amelde ve tabii olarak tersinden günahta ve masiyette mü’minler farklı farklı olabilirler ama İman’da olamazlar, birbirlerine müsavidirler.[6] Yine “El-Âlim ve’l-Müteallim”de bu durumu farklı bir zaviyeden pekiştirebilecek bir bölüm şu şekildedir (bu da istidrac kabilinden): “Adl ve hak ehli, Allah’ın mukaddes emirlerine hürmet konusunda aynı seviyededirler. Fakat onların bir kısmı; ilim, delil, mukaddes ilahi emirlere ta’zim ve davet, bu konuda sıkıntılara katlanmak ve ümmetin bozulmaması hususunda büyük gayret sarf etmelerinde, onların haklarını aramak, müdafaa etmek bakımından diğerlerinden üstündür. Tıpkı düşman karşısında el ve gönül birliği yapmış bir ordunun fertlerinin; harp bilgisi, karşılıklı mücadele, hile, silah ve harp malzemelerini kullanmak ve askeri harbe teşvik hususunda, birbirinden farklı bir durum arz etmesi gibi onlarda da birbirlerinden farklıdırlar.”

“El-Âlim ve’l-Müteallim”in hacmi ve ihtiva ettiği konular itibariyle sadece birkaç konuya değindiğimiz bu yazıyı noktalamadan önce son bir konuya değinelim. İhtisar ederek vereceğimiz bu bölümde Ebu Hanife; ibadetleri muhtelif ve çok olduğu halde kâfirlerin küfrünün niçin bir olduğunu izah ediyor: “Kâfirlerin küfrü, inkârı bir, ibadetleri farklıdır. Bir Yahudi’ye kime ibadet ettiğini sorarsan “Allah’a ibadet ediyorum” der. Allah’ı sorduğun zaman, onun insan şeklinde yaratılmış olan oğlu Üzeyir olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah’a ibadet etmiş olmaz. Bir Hıristiyan’a kime ibadet ettiğin sorarsan “Allah’a ibadet ediyorum” der. Allah’ı sorduğun zaman, O’nun İsa’nın cesedinde ve Meryem’in rahminde gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah’a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah’ı bilmemeleri, inkârları birdir. Vasıfları, sıfatları, ibadetleri çok ve değişiktir. Sen bir olan Allah’ı tavsif ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin ma’budun, onların ibadet ettiğinden başkadır.”

Farklı akidelere inandıkları halde, ibadetleri, gelenekleri farklı olduğu halde, tasavvurları farklı olduğu halde kâfirler, ‘küfür’de birdirler. Hiçbirinin inancı makbul bir inanç değildir. İbadetleri çok ve muhtelif olsa bile kendi anladıkları ama makbul olmayan bir inanca malikler. Hiçbirisi Allah’ı bilmiyor, tanımıyor. Ama mü’min makul bir akideye, imana maliktir, onun peşinden gider. Mü’min tek Rab olan, tek İlah olan Allah’a iman ve ibadet eder. Mü’minin/mü’minlerin ibadet ettiği ‘mabud’ farklı; kâfirin/kâfirlerin ibadet ettiği/ettikleri ‘mabudları’ farklıdır.

Ali Tarık Parlakışıkakilvefikir.org

[1] Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî, Ebu Hanife’den aldığı cevaplar karşısında, ondan, kendisinde hoşlanmadığı bir şeyi görürse uyarmasını istedikten sonra  “Çünkü hastanın hastalığının tedavi zahmeti tabibe aittir. Keza görmeyen kimsenin elinden tutma zahmeti de görene aittir.” demesinde, Ebu Hanife’ye olan güvenini, kendisinden ilim alma isteğini/talebini ve saygısını görüyoruz. “Konuştukça meselelerin müzakeresinde arzumu daha çok arttırıyorsunuz.” demesinde ise hem Ebu Hanife’nin ilmi tafsilatlandırışını, doyuruşunu hem Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin ilmi müzakereyi içselleştirip ondan faydalandığını hem de ikisi arasındaki ilmi sohbetin/diyaloğun/müzakerenin nasıl ciddi ve ilim seviyesinde olduğunu görüyoruz.

[2] Zümer Suresi/9

[3] Ebu Hanife yine “El-Âlim ve’l-Müteallim”in başka bir yerinde, Ebu Mukâtil Hasf b. Selm es-Semerkandî’nin bir başka suali üzerine şöyle cevap verir: “Bilmiyor musun ki, Allah’ın Resulleri -Allah hepsine salat ve selam eylesin- değişik dinlere mensup değillerdi. … Zira Resullerin şeriatları çok ve muhteliftir. Bundan dolayı Allah, Kur’ân’da “Sizin her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı.” (Maide/48) buyurmuştur. Allah, bütün peygamberlere tevhid demek olan dinin ikamesini, dinlerini tek bir din kıldığı için de ayrılmamalarını emretmiştir. “O, size, dinden Nuh’a emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi; dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye kanun yaptı.” (Şûra/13), “Senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki ona, benden başka hiçbir ilah yoktur, ancak bana ibadet edin diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya/25), “Allah’ın yarattığı değiştirilmez, en doğru din budur.” (Rûm/30). Yani Allah’ın dini değiştirilemez. Nitekim din; tebdil, tahvil ve tağyir edilmemiştir. Şeriatlar ise tebdil ve tağyir edilmiştir. Zira bir takım şeyler bazı insanlara helal iken, Allah onları diğer insanlara haram kılmıştır. Birçok emirler vardır ki, Allah onların yapılmasını bir kısım insanlara emrettiği halde diğer insanları onları işlemekten nehyetmiştir. O halde şeriatlar çok ve muhteliftir.”

[4] Allal el-Fasi; İslam Hukuk Felsefesi; s. 150-151; Mana Yayınları; 2014

[5] Allal el-Fasi; a. g. e.; s. 155

[6] Bu kanımıza ve cevabın umumuna dair Ebu Hanife’nin; Osman el-Betti’ye yazdığı “Risaletü Ebî Hanife”den şu satırları bir katkı mahiyetinde, bir zeyl olarak okuyabiliriz: “Bil ki; benim görüşüme göre kıble ehli mü’mindir. Onları terk ettikleri herhangi bir farizadan dolayı İman’dan çıkmış kabul etmem. İman’la birlikte bütün farizaları işleyerek Allah’a itaat eden kimse, bize göre cennet ehlidir. İman’ı ve ameli terk eden kimse ise kâfir ve cehennemliktir. İmanı bulunduğu halde farizaların bazısını terk eden kimse günahkâr mü’mindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Eğer Allah ona azap ederse günah işlediğinden dolayı azap eder, günahını mağfiret buyurursa affeder.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s