Ali Tarık Parlakışık / Din / Yazarlar

İmam-ı Azam’ın ‘El-Vasiyye’ İsimli Eserine Dair

ali-tarik-parlakişik“El-Vasiyye”; ihtiva ettiği meseleler bakımından “El-Fıkhu’l-Ekber”i tedai ettirir, bir yerde “El-Fıkhu’l-Ekber”in muhtasarı gibidir. “El-Vasiyye”, kaleme alındığı dönemde var olan, tartışılan konulara değinip gerekli bulduğu kadar açıklama getirerek meseleleri ortaya koyuyor. Yine bu risalede felsefi meselelere de değiniliyor.

Ebu Hanife’nin “El-Vasiyye” adlı eserinde onun yaşadığı dönemdeki akidevi, kelami, felsefi tartışmalarla ilgili net ifadeler görüyoruz. Esasında “El-Vasiyye”nin umumi panoraması bu şekildedir. İman ile ilgili meseller, ameli meseleler, Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı ile ilgili meseleler, Peygamber’den sonra ümmetin faziletlileri ile ilgili meseleler, mahlûkatın acizliği ile ilgili meseleler, insanın istitaatı ile ilgili meseleler ve diğer bazı meseleler ile ilgili net, mücmel ifadelerle “kırmızı çizgiler” belirtilmiştir. “El-Vasiyye”; ihtiva ettiği meseleler bakımından “El-Fıkhu’l-Ekber”i tedai ettirir, bir yerde “El-Fıkhu’l-Ekber”in muhtasarı gibidir. “El-Vasiyye”, kaleme alındığı dönemde var olan, tartışılan konulara değinip gerekli bulduğu kadar açıklama getirerek meseleleri ortaya koyuyor. Yine bu risalede felsefi meselelere de değiniliyor.

“El-Vasiyye”nin ilk pasajı şu şekildedir: “İman; dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir.[1] Sadece ikrar iman olmaz. Çünkü sadece ikrar iman olsaydı, büyün münafıkların mü’min olmaları gerekirdi. Keza sadece tasdik de iman olmaz. Eğer sadece tasdik iman olsaydı, bütün kitap ehlinin mü’min olması gerekirdi. Zira Allah; “Allah şahitlik eder ki, münafıklar yalancıdırlar.”[2] ve “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Peygamber’i oğullarını tanır gibi tanırlar.”[3] buyurmaktadır.”

Bilmek ve iman etmek, farklı iki insani tekevvündür. İktibas ettiğimiz pasajda; Bakara Suresi’ndeki ayeti, Ebu Hanife “tasdik” ile ilgili olarak, sadece “tasdik”in iman için yeterli olmadığına yormuştur. İman konusunda “ikrar” ve “kalb”i yeterli gören Ebu Hanife, bu görüşünde İmam Şafii, İmam Malik, Ahmed b. Hanbel ile paralel değildir. Hatta Selefi bir çizgide olan Prof. Dr. Muhammed el-Humeyyis; İmam Şafii’nin, İmam Malik’in, Ahmed b. Hanbel’in itikadi görüşlerini anlattıktan sonra, Ebu Hanife’nin iman ile ilgili bu görüşündeki farklılıktan dolayı şöyle yazar: “İşte dört mezhep imamının -Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed’in-  itikadı budur. Onlar, bu itikadı din olarak kabul ederler. Sadece imanın tanımı konusunda, Ebu Hanife ile diğerleri arasında bir anlaşmazlık vardır. Zira Ebu Hanife bu konuda selefin görüşüne muhalefet etmiştir.”[4]

Ebu Hanife’ye göre iman artmaz ve eksilmez. İman, artmaya ve eksilmeye müsait bir vakıa değildir. İmanın artıp ve eksilmesi için bir ferdin hem mü’min hem kâfir olması gerekir ki, böyle bir durum mümkün değildir. Mü’min gerçekten iman eden, kâfir de gerçekten inkâr edendir. Artma ve eksilme durumunun olması için birinin artmasıyla öbürünün eksilmeye müsait olması gerekir, birinin eksilmesiyle de öbürünün artmaya müsait olması gerekir; ters orantılı bir durumun mevcut olması gerekir. Bu tefekkür şeklini Ebu Hanife’de şu ifadeler ile görüyoruz: “İman artmaz ve eksilmez. Çünkü imanın artması ancak küfrün azalmasıyla tasavvur olunabilir. Bir şahsın aynı durumda mü’min ve kâfir olması nasıl mümkün olur? Mü’min gerçekten iman eden, kâfir de gerçekten inkâr eden kimsedir. İmanda şüphe olmaz. Zira Yüce Allah “Onlar gerçekten mü’minlerdir.”[5] ve “Onlar gerçekten kâfirlerdir.”[6] buyurmaktadır. Hz. Muhammed’in ümmetinden asi olan kimselerin hepsi gerçekten mü’min olup, kâfir değillerdir.”

Yine Ebu Hanife, “El-Vasiyye”de “Amel imandan ayrı, iman da amelden ayrı şeylerdir” kanısını; adet gören kadının adet süresince namazdan muaf tutulmakla beraber imandan muaf tutulmamasını, fakirin zekât vermesi gerekmez demenin caizliğiyle beraber iman etmesi gerekmez demenin caiz olmadığı misal vererek açıklar. Bu misallendirmede; Ebu Hanife’nin akli çıkarımlarını ve fıkıh usulüne/metodolojisine dair ortaya koyduğu örnekleri görüyoruz.

Kur’an-ı Kerim’in mahlûk olup olmaması tartışmasında Ebu Hanife’nin görüşü; Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın mahlûku değil kelâmı olduğudur. Ebu Hanife’ye göre; Kur’an-ı Kerim mahlûk değildir, bilakis Allah’ın kendisi olmamakla birlikte O’ndan bağımsız, ayrı, tefrik de değildir, Allah’ın ilahi zatının kelâm sıfatıdır. Yazı, harf, kelime gibi öğeler kulların anlama,  idrak ihtiyacından dolayı manaya delalet eden öğelerdir. Kulların fiillerinin sonucunda Allah’ın yarattığı mürekkep, kâğıt ve yazıların hepsi mahlûktur. Kur’an-ı Kerim, mahlûk değildir. Allah’ın kelâmı dediğimizde, Allah’ın sıfatlarını mevzubahis etmiş oluruz ki, kelâm da Allah’ın ezeli ve ebedi bir sıfatıdır. Bundan dolayı “Kur’an-ı Kerim mahlûktur” diyen kâfir olmuştur; çünkü Allah’ın sıfatını iptal etmiştir.

Ebu Hanife der ki: “Kur’an Allahu Teâlâ’nın mahlûk olmayan kelâmı, vahyi, tenzili, ilahi zatının aynı olmayan, zatından da ayrı düşünülemeyen kelâm sıfatıdır. O, Mushaflarda yazılı olup dille okunur, kalplerde yer tutmaksızın muhafaza edilir. Mürekkep, kâğıt ve yazıların hepsi mahlûktur. Zira bunlar kulların fiilleri sonucudur. Fakat Allah’ın kelâmı mahlûk değildir. Yazılar, harfler, kelimeler, işaretler kulların anlama ihtiyacından dolayı manaya delalet eden şeylerdir. Allah’ın kelâmı zatıyla kaim olup, manası bu delalet edici şeylerle anlaşılır. Allah’ın kelâmımın mahlûk olduğunu söyleyen kimse kâfir olur. Allahu Teâlâ, daima kendisine ibadet edilen mabuddur. Kelâmı ise kendisinden ayrılmaksızın okunan, yazılan ve hıfz olunandır.”

Hayır ve şerrin takdirinin Allah’a ait olması inancı, mutlaklık barındıran bir şekilde inanılması gereken bir inançtır. “Hayır ve şerrin takdiri Allah’tandır. Eğer bir kimse hayır ve şerrin takdirinin Allah’tan başkasından olduğunu söylerse, o kimse Allah’ı inkâr ve tevhid inancını iptal etmiş olur.”

Ebu Hanife; amelleri fariza, fazilet ve masiyet olmak üzere üçe ayırır. Ebu Hanife bu meselede tek tek fariza, fazilet ve masiyetin zuhur etmesi ilh. ile ilgili olarak mühim, ilginç, kelami, felsefi ama mücmel halde açıklamalar yapmıştır.

Önce Ebu Hanife’den mezkûr bölümü okuyalım, sonra irdeleyelim: “Ameller; fariza, fazilet ve masiyet olmak üzere üç kısma ayrılır. Farizalar Allah’ın emri, dilemesi, muhabbeti, rızası, kazası, kudreti, ilmi, muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfuz’da yazması iledir. Fazilet (farz olmayan ameller) Allah’ın emri neticesinde olan amel değildir. Eğer öyle olsaydı, fariza olurdu. Fakat fazilet olan ameller Allah’ın dilemesi, muhabbeti, rızası, kaderi, kazası, hükmü, ilmi, muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfuz’da yazması neticesidir. Masiyet olan amel Allah’ın emri neticesi değildir, fakat Allah’ın muhabbeti, rızası ve muvaffak kılması olmaksızın; dilemesi, kazası, takdiri, hızlanı (yardımsız bırakması), ilmi ve Levh-i Mahfuz’da yazması iledir.”

Bir irdeleme, yorumlama girişimine kalkarsak: Fariza, fazilet ve masiyet için ortak zikredilenler; Allah’ın dilemesi, Allah’ın kazası, Allah’ın ilmi, Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazması. Fariza ve fazilet için ortak zikredilenler; Allah’ın dilemesi, Allah’ın muhabbeti, Allah’ın rızası, Allah’ın kazası, Allah’ın ilmi, Allah’ın muvaffak kılması, Allah’ın yaratması, Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazması. Masiyet için zikredilip, fariza ve fazilet için zikredilmeyenler; Allah’ın takdiri, Allah’ın hızlanı. Fariza, fazilet ve masiyet için ortak zikredilenlere dair diyebiliriz ki; a) Allah’ın var olmasını istemediği, dilemediği hiçbir durum gerçekleşmez. b) Allah tayin ettiğinde, kazanın vakti geldiğinde, kaza gerçekleşir. c) Hiçbir durum Allah’ın ilmi dışında, Allah’tan hariç bir şekilde olamaz. d) Levh-i Mahfuz’da, olmuş ve olacak olan her şey yazılıdır. Fariza ve fazilet için ortak zikredilenlere dair diyebiliriz ki; a) Allah’ın var olmasını istemediği, dilemediği hiçbir durum gerçekleşmez. b) Allah, kul için kötü ameli, masiyeti dilemez, Allah masiyet olmayan, hayırlı olan her amele muhabbet duyar. c) Allah tayin ettiğinde, kaza için vakit geldiğinde, kaza gerçekleşir. d) Hiçbir durum Allah’ın ilmi dışında, Allah’tan hariç bir şekilde olamaz. e) Allah, kendisinin rızasına yöneldiğinde kulunu muvaffak kılar. f) Levh-i Mahfuz’da, olmuş ve olacak olan her şey yazılıdır. g) Kul hayırlı her amele her yöneldiğinde Allah, -kul (fiili olarak) amele yaklaştığında, yöneldiğinde- ameli, farizayı, fazileti yaratır.

“Yaratma”nın ikisinde de zikredildiği halde masiyet için zikredilmemesi, masiyeti yaratanın Allah olmadığı manasına gelmez, bilakis menfi olduğunu belirtmek kaydıyla diyebiliriz ki, kulun masiyetlere yönelmesinden ötürü, kulun masiyete yönelik girişiminden ötürü Allah yaratır. Ki, zaten bu noktada sadece masiyet için takdir ve hızlanın zikredilmesi durumunu da belirtmek gerekir. Allah’ın hızlanı halinde (yardımsız bırakmasının sonucunda) kul masiyete yönelir, Allah takdir eder ve masiyet yaratılır. Sadece masiyet için zikredilenlere dair diyebiliriz ki; a) Kulun günaha gireceği amelleri, kul hevesli olduğu sürece Allah takdir eder. b)Allah, kulu hızlan halinde bırakırsa, kul menfi amelleri işlemeye müsait/uygun olur. Ebu Hanife, bu şekilde üç kısma ayırarak, değer buudundan bir ayırımdan bahsetmiştir.

Allah; kulu aciz, zayıf, güç yoksunu yaratmıştır. İnsanın yaratıldıktan sonra rızıklandırılması gibi, öncesi ve sonrasıyla ilgili insana dair olan bütün meseleler, diğer insani tekevvünler ilh. Allah’a aittir, Allah tarafındandır ve Allah’ın bilgisindedir. Diyor ki Ebu Hanife: “Allahu Teâlâ mahlûkatı aciz ve zayıf, güçleri olmaksızın yaratmıştır. Onların yaratıcı ve rızıklandırıcısı, “Sizi yaratan, sonra besleyen, sonra sizi öldüren, sonra dirilten Allah’tır.”[7] ayetine göre Allahu Teâlâ’dır. Helal kazanç ve helalinden mal biriktirmek helaldir. Haramdan mal biriktirmek ise haramdır. İnsan üç kısma ayrılır: İmanında samimi mü’min, küfründe direnen inkârcı kâfir ve nifakında sebat eden münafık. Allahu Teâlâ mü’mine ameli, kâfire imanı, münafığa da ihlası farz kılmıştır. “Ey insanlar; Rabbinizden korkun”[8] ayetinde ey mü’minler; Allah’a itaat edin, ey kâfirler; Allah’a iman edin, ey münafıklar; ihlâslı ve samimi olun manası vardır.”

Yine “El-Vasiyye”de görüyoruz ki başlı başına bir pasaj olarak Ebu Hanife, istitaat (kulun fiili için gerekli güç) meselesine değiniyor. Ebu Hanife’ye göre; istitaat, kulun fiilinden önce veya sonra değildir. Kulun fiilden önce istitaate malik olması fiil anında, fiilin tekevvünü için Allah’a ihtiyaç duymaması manasına gelir ki, bu olmayacak bir durumdur.  Kulun fiilden sonra istitaate malik olması fiil anında, fiilin tekevvünü için gerekli gücün olmaması manasına gelir ki, bu fiilin zuhur etmemesi manasına gelir. Dolasıyla istitaat fiille beraber olur. Allah bir düzen ile yaratmıştır, muhatap olduğumuz veya olmadığımız her şeyi. İstitaati de, fiili de, fiilin zuhur etme anını da (ilh.) yaratan Allah’tır. Allah, kulun ihtiyacının olduğu anda kulda/kul için istitaatı yaratır.

İstitaat bahsinde söz Ebu Hanife’de: “İstitaat (kulun fiili için gerekli güç) fiilden önce de sonra da değil, ancak fiille beraberdir. Eğer istitaat fiilden önce olsaydı, kul ihtiyacı anında Allah’tan müstağni olurdu. Bu ise “Müstağni olan Allah’tır. Sizler ise muhtaçsınız.”[9] ayetine muhalif olurdu. İstitaatin fiilden sonra olması fiilin takat ve istitaatsiz meydana gelmesini gerektireceği için imkânsızdır.”

Son olarak mest üzerine meshetmenin caiz olduğunu yazarken, Ebu Hanife’nin hadislere ve hadis ilmine yaklaşımına dair ufak bir pasaj görüyoruz. Ebu Hanife diyor ki: “Mestler üzerine meshetmek üzerine vârid olan hadise göre caiz olup mukim için bir gün bir gece, seferi için üç gün üç gecedir. Hadis, mütevatire yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur.”

“El-Vasiyye” de diğer dört eser gibi (“Risaletü Ebi Hanife”, “El-Fıkhu’l-Ekber”, “El-Fıkhu’l-Ebsat”, “El-Âlim ve’l-Müteallim”) gibi kelâm ilmi merkezli ve de tarihi ve mühim bir eserdir. Öte yandan birçok buud itibariyle ehemmiyet doğurmuş ve de ehemmiyeti haizdir. Yine öte yandan umumi ilmi mecra ve literatür buudundan da mühim bir eserdir. Zira Ebu Hanife’nin bu eserde söz ettiği meseleler; hususi ve umumi tefekkürün meseleleridir ve ayrıca yazıldığı dönem ve sonraki dönemler için müfekkirenin önde gelen bazı meseleleri ve de müfekkirede el atılan bazı meselelerdir.

Ali Tarık Parlakışıkakilvefikir.org

[1] Ebu Hanife, “El-Fıkhu’l-Ekber”de de bu ibareyle başlayan bir bölüm yazar, şu şekilde: “İman, dil ile ikrar kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların imanı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü’minler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar. İslam Allah’ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve İslam arasında fark vardır. Fakat İslam’sız iman, İman’sız da İslam olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, İslam ve şeriatların hepsine birden verilen isimdir.”

[2] Münâfikûn/1

[3] Bakara/146

[4] Prof. Dr. Muhammed el-Humeyyis; İmam Ebu Hanife’nin İtikat Esasları; sh. 53; Guraba Yayıncılık; 2013

[5] Enfâl/4

[6] Nisâ/151

[7] Rûm/40

[8] Hac/1

[9] Muhammed/38

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s