Din / Haki Demir / Tarih-Kültür / Yorum-Analiz / İktibaslar

Medrese Meselesi

osmanlıda-medrese-eğitimi-1İslam tarihinde medrese ile tekkenin çatışmadan en uzak olduğu, birbirini besleme ve murakabe nispetinin en yüksek olduğu, tekkenin medresenin kalbine, medresenin de tekkenin aklına nüfuz ederek beraber varolduğu başka bir dönem yoktur. Bu sebepledir ki Osmanlı medeniyeti, İslam medeniyet silsilesinin zirvesi olmuştur.

Osmanlının yıkılmasının sebeplerine dair birçok iddia var, bunların tamamına yakını belli bir tesire sahiptir ve o nispette de doğrudur. Esas gözden kaçırılan nokta, “Osmanlı medeniyetinin özünün ne olduğu” sorusudur, bu sorunun cevabı doğru verilemediğinde, “neden yıkıldığı” sorusunun da doğru cevaplanması mümkün değildir. Osmanlı medeniyeti tarif edilirken veya bir tarif aranırken, yıkılış sebeplerindeki farklı iddialar burada da göze çarpar, mesela “vakıf medeniyeti” gibi isimlendirmeler hatta “su medeniyeti” gibi tavsifler yapılmıştır. Keza hepsi doğrudur da yine esas gözden kaçmıştır. Osmanlı, tasavvuf medeniyetidir.

Osmanlıdan önceki medeniyetlerde de tasavvuf tayin edici ehemmiyete sahiptir ama Osmanlı, tamamen ve saf manasıyla tasavvuf medeniyetidir. Hiçbir İslam medeniyetinde tasavvuf, bu kadar meselenin kalbinde yer almamış, meseleye bu kadar nüfuz etmemiştir. Osmanoğulları beyliğini bir cihan devleti yapan, bununla iktifa etmeyip “medeniyet devleti” haline getiren, tarihte ilk defa medeniyet ile devletin sınırlarını eşitleyen Osmanlı terkibi, kuruluşundan itibaren tasavvufun tasarrufu altındadır. Osmanlıdaki “medeniyet müesseselerinin” tamamı bir şeyh tarafından kurulmuş ve o müessese mensupları da o şeyhin tarikatına mensup olmuştur. Hayatın her alanı bir tarikat tarafından tasarruf altına alınmış, tanzim ve idaresi onlar tarafından yürütülmüştür. Koca bir devlet ve medeniyetin hayata temas eden her alanı tasavvufun murakabesi altındadır.

İslam tarihinde medrese ile tekkenin çatışmadan en uzak olduğu, birbirini besleme ve murakabe nispetinin en yüksek olduğu, tekkenin medresenin kalbine, medresenin de tekkenin aklına nüfuz ederek beraber varolduğu başka bir dönem yoktur. Bu sebepledir ki Osmanlı medeniyeti, İslam medeniyet silsilesinin zirvesi olmuştur.

Osmanlı medeniyetinin çöküşünün, Osmanlı devletinin yıkılışının temel sebebi, medeniyet ve devletin ruhu olan tasavvufun tasarrufunun kaybolmasıdır. Tasavvuf hayattan çekildiğinde, dev bir devlet ve medeniyet yekunu, ruhu kabzedilmiş ceset gibi olduğu yere yığılmıştır.

***

Mevzumuz bir tarih muhasebesi değil, medrese meselesi… İslam tarihi boyunca hikmet ve irfanı temsil eden ve her dem yeniden imal eden tasavvuf hayattan çekilince, ilmi temsil eden medrese “idrak”ini kaybetmiş ve irfan ile değil bilgiyle, hikmet ile değil metinlerle ilgilenmeye, onları tekrarlamaya başlamıştır. İslam tarihi, erken devirlerinde bile (mesela mezheplerin inşası sürecinde) o kadar büyük bir müktesebat imal etmiş ki, “Ehl-i İlim” o müktesebata baktıkça “gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı” demek zorunda kalmış fakat her defasında (her tarihi virajda) tasavvuf merkezleri, “dün söylenenler dünde kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek zamanı” diyerek tefekkürü, yani hikmet ve irfanı yeniden ateşlemiştir. Tarihteki tekke-medrese çatışması da tefekkürü diri tutmak gibi bir vazife ifa etmiş, medresenin her yavaşlamasında tekke tarafından bir muharrik kuvvet tatbik edildiği görülmüştür. Neticede İslam Medeniyet yürüyüşü, tasavvuf olmasaydı çok daha erken devirlerde duracakken, tasavvufun muharrik kuvveti ile kalplere ilka edilen “ruh”, hareketi ve inkişafı daim kılmıştır.

Medeniyet bir kıymetler yekunudur ve o yekunun muhteşem terkibidir. Kıymet ölçülerinin keşmekeş halindeki toplamı değil, mimari tasavvurun terkibi bünyesidir. Bu manada medeniyet, “büyük terkip”tir, terkip cehdinin zirvesidir, sayısız terkibi bünyesinde taşıyan vahdetin harikulade tecellisidir. Tüm bunları bediiyat izharı için söylemiyoruz, aksine büyük terkibin sırrı keşfedilmeden, o terkibe ait hiçbir bünyenin, ölçünün, nispetin, mesnedin idrak ve izahı, hiçbir müessesenin inşa ve ikamesi kabil değildir.

***

Cumhuriyet devrimleriyle kaldırılan ve bir daha varlık iddiasında bulunmaması için kendisine karşı tarihin en şiddetli savaşı açılan medreseler, uzun müddet yeraltında varlığını ve faaliyetini devam ettirerek bugüne geldi. Şecaat ve hamiyet sahibi iman ehli tarafından günümüze kadar taşınan bu müesseseler, tüm imkansızlıklarına rağmen ilmi silsileyi devam ettirmek gibi tarihi bir vazifeyi yerine getirdi. Günümüze kadar sürekli azalarak gelen, günümüzde ise az sayıda numunesi kalan medreselerin, bir zamandır yenilerinin kurulması için muhtelif şehirlerde teşebbüsler ve gayretler göze çarpıyor. Ülkenin son yıllarda yaşadığı değişim neticesinde ortaya çıkan hukuki ve siyasi rejim, muhakkak ki arzulanan seviye ve kıvamda değil ama en azından medreselerin yer altından yerüstüne çıkmasına müsaade edecek kadar rahatlamış görünüyor. Baskının nispeten kalkmış, imkanların artmış, akılların uyanmış olması yeni hamleleri mayalamaya başladı.

Ne var ki hem eskiden beri devam edegelen hem de yeniden kurulanlar ciddi bir eksikliğin farkında değiller. İslam tarihinde ilk defa medeniyet çöktü, Osmanlı medeniyeti çöktü ve o çökerken başka bir coğrafyada yenisi inşa edilmedi. İslam tarihi, medeniyetin bir coğrafyada çökerken, başka bir coğrafyada yeniden doğduğunu kaydetmiştir. Bu sebeple, tarihte İslam devletleri yıkılmış, ciddi siyasi krizler yaşanmıştır ama medeniyet krizi yaşanmamış, medeniyet, coğrafya değiştirmekten başka bir kesintiye uğramamıştır. Osmanlı ile birlikte İslam medeniyet tarihi inkıtaa uğramıştır.

Bir coğrafyada tamamen yıkılmadan, harabe haline gelmeden başka bir coğrafyada yeniden doğan İslam medeniyeti, öncekinin kaldığı yerden devam etmiş, öncekinin mirasını devralmış, bu sebeple de “medeniyet terkibini”, o terkibin sırrını muhafaza etmiştir. İlk defa yaşadığımız medeniyet fetreti, medeniyet terkini kaybetmemize sebep olmuş, eski medeniyet müesseselerini de anlamaz hale gelmişiz.

***

Meselenin medreselerle ve İslam maarif telakkisi ile alakalı kısmı nedir?

Osmanlıdan tevarüsen devam eden veya yeniden kurma teşebbüslerine mevzu olan medreseler, ancak Osmanlının son devirlerindeki medreseleri emsal alabilmektedir. Bir kısmı tevarüsen geldiği, yeni kurulanların da başka misal bulamadığı için Osmanlının son devirlerindeki misallere sarılmaları çok vahim ve sığ bir idrake işaret ediyor. Osmanlının son devirlerindeki medreseler, Osmanlı medeniyetini yıkan, en azından yıkılmasına mani olamayan, yıkılırken yeni bir hamle yapamayan medrese numuneleridir.

Mevcut medreseler ve yeni kurma teşebbüsleri, medeniyeti yıkan veya yıkılmasını engelleyemeyen medreseleri emsal alarak, ancak ve sadece yıkılışı devrini tekrarlayabilirler. Bu durum, bir taraftan günümüzün tefekkür acziyetine işaret ederken, bir taraftan da Osmanlı-İslam medeniyetinin zirvedeki göz kamaştırıcı eserlerinin baskısı altında ezildiğimizi gösteriyor. Her sahada olduğu gibi Osmanlının son dönemini emsal almak, ölüyü mumyalayarak yaşatmaya benziyor. Başka bir ifadeyle bir medeniyetin çöküş dönemini emsal almak, kadavrayı meşgale edinen mezar levazımatçılığına soyunmaktır. Osmanlının son dönemini emsal alanlar, iyi niyetle “silsileyi” devam ettirmek gibi bir cehd içinde olabilirler ama unutulmamalıdır ki silsilenin devamı, ölüyü mumyalayarak evin mutena köşesine oturtmak değil, yeni “oğul” vermek suretiyle olur.

Tarihte geriye doğru yolculuk yapılmaz, tarih geriye doğru akmaz, zannedildiğinin aksine tarih tekerrür de etmez. Osmanlının son dönemlerini emsal almak, oradan ihtişamlı devirlerine doğru bir yolculuğu mümkün kılmaz. İnşa (kuruluş) güzergahı ile yıkılış (çöküş) güzergahı farklıdır. Yeni bir medeniyet inşası, tarihte geriye doğru hareket etmeye çabalayarak mümkün olmaz, bu tür fikirler, sadece idrak acziyetinin delili cümlesinden sayılır.

Tarih telakkimizin eksikliği, tarihi devirlerin idrakini imkansızlaştırmaktadır. Önceki İslam medeniyetlerinin her birinin oğul vermeden ölmemesi, Osmanlı sonrası için cari değildir. Osmanlının yıkılması “yeni hal”dir ve artık eski, muhaldir. Yeni hal doğru anlaşılmalı, hem tarih muhasebesi hem de hal muhasebesi derinliğine yapılmalı, tasavvur ve inşa faaliyeti doğru yerden başlatılmalıdır.

Osmanlının son zamanlarındaki medreseler, hem kendileri yozlaşmış ve çürümüş hem de medeniyeti yozlaştırmış ve çürütmüştür. O dönemlerde bile medreselerde ciddi ilim ve fikir adamlarının yetişmiş olması, aslında bugüne kıyasladır ve önceki dönemlere göre çok kısırdır. Bu günden bakıldığında on dokuzuncu asır alimlerinin dev gibi görünmesi, bugün cüceler diyarında yaşıyor olmamızdandır. Mukayeseli olarak “büyük insanlar” olmaları tabii ki bir kıymettir ve bugünkü seviyeye (seviyesizliğe) bakınca onları tenkit etmek edepsizliktir. Ama yeni bir çağın eşiğinde, yeni bir medeniyet inşasının bidayetinde olduğumuz şu günlerde, meselenin künhüne vakıf olmak mutlak zaruret cümlesindendir.

***

Son dönem Osmanlı medreselerinin müfredatını nakletmek, medrese kurmak veya baştan inşa edilmesi zaruret haline gelen medeniyeti taşıyacak medreseler kurmak manasına gelmiyor. Müfredat meselesinin ehemmiyetini inkar etmeksizin ifade edelim ki, talim ve terbiyenin nasıl yapıldığını, özellikle terbiye usullerinin neler olduğunu bilmeden kurulacak medreselerin, medeniyetin çöküş sürecini uzatmaktan başka bir kıymeti ve tesiri olmayacaktır. Bu noktadaki ısrar, doğum sancısı yaşayan ümmetin doğumunu geciktirecek, geciken doğum ise ölü bir cesedi ifrazat olarak dışarıya atacaktır.

İslam’ın insan telakkisinin ne olduğunu bilmeden, akl-ı selimin tarifini bile yapamadan, aklı, nefsin işgalinden kurtarıp ruhun tasarrufuna vermenin usulü anlaşılmadan medrese kurmak ve talim ve terbiye faaliyetinde bulunmak nasıl bir iddiadır? Talim ve terbiye usullerinin birçoğunun yazılmadığı, müderris-talebe beraberliğinin muhtevasına zerkedildiği, tecrübeyle idrak ve intikal ettirildiği, bütün bunların da medeniyet terkibi içinde mevcut olduğu unutuldu.

İtikaf sünnetinin talim ve terbiye usulü haline getirildiği, zannedildiğinin aksine tekkelerden daha çok medreselerde tatbik edildiği, bu usulün de kaydedilmeyip tecrübe ile tatbik ve intikal ettiği hatırlanmıyor bile… Medreselerde her talebe için bir hücre (oda) bulunması, medrese tahsili boyunca kesif bir inziva hayatı yaşandığı, bu yolla nefs terbiyesinin medrese tahsili boyunca gerçekleştirildiği, akl-ı selimin inşa edilmesiyle birlikte muhkem bir ruhi ağ içinde zaptedildiği kaç kişi tarafından anlaşıldı ve anlatıldı ki medrese kurma iddiasıyla caka satılıyor.

Modern eğitim denilen sistem, talebeyi günün belli saatlerinde sınıflara doldurup sadece bilgi nakli yapıyor. Ne okuttuğunuz (müfredat) kadar mühim olan bir diğer husus, nasıl okuttuğunuzdur. İsmi medrese olan, böyle bir iddia ile ortaya çıkanlar, usulen medrese değil, modern eğitim kurumlarıdır, zira aynı şekilde tedrisat yapıyor, yani talebeyi günün belli saatlerinde alıyor ve bazı bilgileri naklediyor. Lütfen… İslami ilimleri “modern eğitim” yoluyla tahsil etmek, oryantalist okuma tarzıdır, bu ülkede ve diğer İslam ülkelerinde on yıllardır medrese veya başka isim altında oryantalist eğitim veriliyor. Medresenin ruhu, kaynağı ve ilk emsali, Ashab-ı Suffa’dır, hiçbir şey bilmeyenler birkaç sayfa o güzide sahabelerin hayatını okusun. İtikaf sünnetinin tedrisat usulü haline getirilmiş emsalleri, medreselerde, tekkelerden onlarca kat fazla tatbik edilmiştir.

Haki Demirfikirteknesi.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s