Ali Tarık Parlakışık / Din / Yazarlar

Risâletü Ebî Hanife’ye Dair

ali-tarik-parlakişikEbu Hanife; Kur’an, Sünnet ve sahabelerin görüşlerinin belirleyici olduğunu, bu üçünden farklı bir amel peşinde olanların bid’atçi ve kendi ihdas ettikleri şeylerin peşinden koşan kimseler olduklarını vurgular.

Ebu Hanife’nin, Basra Kadısı Basralı Âlim Osman el-Betti’nin mektubuna yazdığı cevaptır. Osman el-Betti’ye, Ebu Hanife’nin Mürcii olduğu haberi/iddiası ulaşmış ve Osman el-Betti bu durumdan müteessir olması sonucunda, Ebu Hanife’ye mektup yazmıştır. Ebu Hanife de bu eserini; Mürcii olmadığını beyan etmek , (büyük) günah işleyenin durumu ve bu durumlara benzer meseleleri açıklamak için yazmıştır. Bu risalede; Ebu Hanife’nin, Mürcie’den olduğu ile ilgili ithamlara karşı cevaplarını, umumi yorumlarını ve tasdik ve amel gibi meseleler ile ilgili cevaplarını ve açıklamalarını müşahede diyoruz.

(Risalenin ilk paragrafında) Ebu Hanife’nin üslubundan anladığımız kadarıyla, Ebu Hanife’nin “dalalette kalmış mü’min” ifadesini dillendirmesi, Osman el-Betti’ye ağır gelmiş ve Ebu Hanife’ye, hayır ve nasihat için mektup yazmıştır. “Benim “dalalette kalmış mü’min” dediğimi duyduğunu, bunun sana ağır geldiğini ve seni, hayır ve nasihat hususunda bana mektup yazmaya sevk ettiğini belirtiyorsun. Oysa ben yemin ederim ki, Allah’ın rızasından uzak bir şeyi işleyen bir kimse için, hiçbir mazeret bahis konusu olamaz. İnsanların ihdas ettikleri ve kendiliklerinden ortaya koydukları şey onları hidayete ulaştırmaz. Aslolan, Kur’an-ı Kerim’in getirdiği ve Hz. Peygamber’in davet ettiği, insanlar arasında tefrika ortaya çıktığı devreye kadar, Hz. Peygamber’in ashabının yapmakta devam ede geldikleri şeylerdir. Bundan başkası ile amel edenler bid’atçi ve kendiliklerinden ihdas edicilerdir.”

Ebu Hanife burada “dalalette kalmış mü’min”, “zalim mü’min”, “günahkâr mü’min”, “asi mü’min”, “hatalı mü’min” gibi kullanımlarda bir yanlışlık olmadığına (ve hatta bu duruma paralel olarak mü’minin başına menfi bir vasıf koymadan direkt “mü’min” demenin Mürcie’ye kapı aralayacağını; tersinden de mü’minin başına menfi bir vasfı, mü’mini dinin hudutları dışına çıkaracak şekilde koymanın Hariciliğe kapı aralayacağını bilerek, bunun farkında olarak) inanıyor. Sade bir ifadeyle belirtirsek, Ebu Hanife; Kur’an, Sünnet ve sahabelerin görüşlerinin belirleyici olduğunu vurguluyor. Hanefi Fıkhı’nın ilk üç membaıdır bunlar. Ebu Hanife’nin usûlü/metodolojisi bu şekildedir. Sahabeler arasında bir konu hakkında ittifak halinde bir görüş varsa o görüş alınır; farklı görüşler varsa, aralarında seçim yapılır. Ebu Hanife, bu üçünden farklı bir amel peşinde olanların bid’atçi ve kendi ihdas ettikleri şeylerin peşinden koşan kimseler olduklarını vurguluyor.

Aşikârdır ki, Ebu Hanife’nin örgüleştirmeye giriştiği fıkıh telakkisindeki kıyas, istihsan gibi öğeler de yine bu üç öğeyi aşmaz. Ebu Hanife’nin “insanlar arasında tefrika ortaya çıktığı devreye kadar”  dediği dönemden sonra bu üç öncül değişmiyor; pek tabii (‘fıkhi ihtiyaç’ durumu vuku buluyor) ihtiyaç hissedilen meselelere uzak kalmama bilinci içerisinde…

“Ameli terk eden kimse, ameli terkinden dolayı tasdiki kaybetmiş olsaydı, iman ismi ve hürmetinden de çıkmış olurdu; oysa zayi edenler, sadece tasdiki zayi etmelerinden dolayı iman isminden, hak ve hürmetinden uzaklaşıp eski halleri olan şirke avdet etmiş olurlar” ifadesi de yine Ebu Hanife’nin sözü edilen görüşünü mücmel bir ifadeyle sunuyor. Bu görüşe göre ameli terk eden fert, imani tasdikini kaybetmiyor. İmandan uzaklaştığı için şirke dönüyor. Bunu eserin sonuna doğru şu pasaj ile birlikte okursak mesele daha aşikâr oluyor kanısındayız: “Bil ki; benim görüşüm şudur: Kıble ehli mü’mindir. Onları terk ettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte bütün farizaları işleyerek Allah’a itaat eden kimse, bize göre cennet ehlidir. İmanı ve ameli terk eden kimse ise kâfir ve cehennemliktir. İmanı bulunduğu halde ameli terk eden kimse ise günahkâr bir mü’mindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi Allah’ın dilemesine bağlıdır. Eğer Allah ona azap ederse, günah işlediğinden dolayı azap eder, günahını mağfiret buyurursa, affeder. Ben Hz. Peygamber’in ashabı arasında bizden önce geçen ihtilaflar için, “Allah en iyisini bilir” diyorum.”

Ebu Hanife, herhangi bir farzı terk eden ve benzeri bir durumda olan mü’minler için “günahkâr mü’min” diyebiliyor rahatlıkla; tabii ki terk ettikleri farzın farziyetini inkâr etmedikleri sürece. Ki muhatabının bu şekilde tefekkür etmediğini ve kendisinin böyle dediğinden dolayı kendisine ağır geldiğini göz önüne alıyor Ebu Hanife. Ebu Hanife böyle bir ferdin dinden çıktığını tefekkür etmez; böyle bir fert için “günahkâr mü’min” der, onun affedilmesi veya azap görmesi Allah’a aittir. Diyebiliriz ki, Allah dilerse azap eder, dilerse affeder. Allah azap ederse o ferdin günahlarından dolayı azap eder, bu haliyle de kişinin mü’minliği iptal olmuş denemez. Bu şekilde tefekkür eder Ebu Hanife ve bu şekliyle de Mürcie’den ayrılmış olur. Tam burada “Mü’min zina edince, başından gömleğinin çıkarıldığı gibi, imanı da çıkarılır, sonra tevbe edince iman kendisine iade edilir” “şeklinde rivayet edilen hadisin Ebu Hanife’ye göre sahih olmayan bir hadis olduğu ile ilgili bir iktibasla Ebu Hanife’nin fikrine, görüşüne burada nazar edebiliriz ki, bu iktibas hem Ebu Hanife’nin hadislere ve hadis ilmine yaklaşımını hem de konumuzla ilgili olarak Ebu Hanife’nin tavrını, tutumunu işleyecek, güçlendirecektir.

İktibas, Ebu Hanife’nin “El-Âlim ve’l-Müteallim” adlı eserinden: “Talebe: “Mü’min zina edince, başından gömleğinin çıkarıldığı gibi, imanı da çıkarılır, sonra tevbe edince iman kendisine iade edilir.”[1] hadisini rivayet eden kimseler için ne dersiniz? Eğer tasdik ederseniz Hariciler’in prensiplerini kabul etmiş olursunuz. Onların görüşlerinden şüphe ederseniz, Hariciler’in prensiplerinden de şüpheye düşmüş ve ifade ettiğiniz haktan rücu etmiş olursunuz. Eğer ravilerin sözünü tekzip edecek olursanız, onlar da sizi Hz. Peygamber’in sözünü yalanlamış olmakla suçlarlar. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’e ulaşılıncaya kadar, bu hadisi muteber kişilerden nakletmişlerdir. Âlim: Tekzip etmek, ancak “Ben Hz. Peygamber’in sözünü yalanlıyorum” diyen kimsenin sözü ve yalanlamasıdır. Lakin bir kimse “Ben Hz. Peygamber’in söylediği her şeye iman ederim, fakat o kötülük yapılmasını söylemedi, Kur’an-ı Kerim’in tasdik etmesi; Allah Resulü’nü Kur’an’a muhalefetten tenzih etmesidir. Eğer, Hz. Peygamber, Kur’an’a muhalefet etse ve Allah için hak olmayan şeyleri kendiliğinden uydursa idi Allah, O’nun kudret ve kuvvetini alır, kalp damarını koparırdı. Nitekim bu husus Kur’an’da şöyle belirtilir: “Eğer peygamber söylemediklerimizi bize karşı, kendiliğinden uydurmuş olsa idi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da kalp damarını koparıverirdik. Sizin hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.”[2] Allah’ın Peygamberi, Allah’ın kitabına muhalefet etmez, Allah’ın kitabına muhalefet eden kimse de Allah’ın Peygamberi olamaz. Onların rivayet ettikleri bu haber Kur’an’a muhaliftir. Çünkü Allah; Kur’an-ı Kerim’de “Zina eden kadın ve erkek…”[3] ayetinde zani ve zaniyeden iman vasfını nefyetmemiştir. Keza, “Sizden fuhşu irtikâp edenlerin her ikisini de…”[4] ayetinde Allah “sizden” kaydı ile Yahudi ve Hıristiyanları değil, Müslümanları kastetmektedir. O halde Kur’an-ı Kerim’in hilafına, Hz. Peygamber’den nakleden herhangi bir kimseyi reddetmek, Hz. Peygamber’i reddetmek veya tekzip etmek demek değildir. Bilakis, Hz. Peygamber adına bâtılı rivayet eden kimseyi reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber’e değil, nakleden kimseye racidir. Hz. Peygamber’in söylediğini duyduğumuz yahut duymadığımız her şey can, baş üstünedir. Biz onların hepsine iman ettik, onların Allah’ın Resulü’nün söylediği gibi olduğuna şahitlik ederiz. Keza, Hz. Peygamber’in Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmediğine, Allah’ın kullarına ulaştırılmasını emrettiği bir şeye de mani olamadığına şahitlik ederiz. O, hiçbir şeyi Allah’ın tavsif ettiğinden başka şekilde tavsif etmez. Yine şehadet ederiz ki, o, bütün işlerde Allah’ın emrine muvafakat etmiş, hiçbir bid’at ortaya koymamıştır. Allah’ın söylemediği bir şeyi de Allah’a isnat etmemiştir. Bunun için Allahu Teâlâ “Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”[5] buyurmaktadır.”

Ebu Hanife’nin; mü’minlerin amel veçhesinden farklı olduğu ama iman veçhesinden farklı olmadığı ile ilgili görüşüne dair görüş belirttiği şu satırlara nazar edebiliriz: “Bil ki, Allah’ı ve Resullerini tasdik etmekten hâsıl olan hidayet, farz kılınan amellerdeki hidayet gibi değildir. Bunu anlamak sana niçin güç geliyor? Hâlbuki sen o kimseyi tasdiki dolayısıyla Allah’ın kitabında belirttiği gibi mü’min; farizaların bir kısmını bilmediğinden ötürü de cahil olarak isimlendiriyorsun. Cahil olan bilmediğini öğrenir. Allah ve Resulünü bilmekten sapıp uzaklaşan kimse, insanların mü’min oldukları halde öğrenebilecekleri şeyi bilmekten sapan kimse gibi olur mu? Allahu Teâlâ farizaları bildirirken şöyle buyurur: “Allah, yanılmayasınız diye size bunları açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilir”,[6] “Şayet şahit kadınlardan biri unutursa diğeri ona hatırlatır”[7], “Musa dedi ki: Ben o işi henüz doğru yolu görmeyecek halde iken yaptım.”[8] Yani “cehaletle işledim” demektir.”

Üçüncü cümledeki “tasdik”, “mü’min”, “farizalar”, “bilmediğinden” ve “cahil” kelimelerinin kullanılışına ve vurgularına dikkat etmek gerekir. Yani kişi, (kalp ile) tasdikten dolayı mü’min; farizaların bir kısmını bilmediğinden cahildir.[9] Allah ve Resulünü bilmekten sapıp/cahil kalmak küfürdür ama Allah ve Resulünü bilip iman ettikten sonra farizaları bilmemek küfür değildir. Bu noktada Ebu Hanife’nin “Bil ki, Allah’ı ve Resullerini tasdik etmekten hâsıl olan hidayet, farz kılınan amellerdeki hidayet gibi değildir” kanısı ile “Allah ve Resulünü bilmekten sapıp uzaklaşan kimse, insanların mü’min oldukları halde öğrenebilecekleri şeyi bilmekten sapan kimse gibi olur mu?” kanısının manası belli oluyor.

Ve bu pasajın sonunu şöyle bağlıyor Ebu Hanife: “Hz. Ali kendisiyle harbeden Şam ehlini Kaziyye kitabında “mü’minler” olarak isimlendirmiştir. Hz. Ali kendileriyle harp ederken, onlar işledikleri amelde hidayeti bulmuşlar mıydı? Hz. Peygamber’in ashabı birbiriyle savaştı. Karşılıklı savaşan zümrelerin her ikisi de fiillerinde hak ve hidayete ermiş değillerdir. el-Bâgıye = mütecaviz zümre ismi sana göre nedir? Allah’a yemin ederim ki, kıble ehlinin günahları arasında adam öldürmekten, hele Hz. Peygamber’in ashabının kanlarını dökmekten daha büyük bir günah bilmiyorum. Çarpışan iki zümrenin sana göre isimleri nedir? Her ikisi de aynı zamanda isabetli değildir. Eğer her ikisinin de isabetli olduğunu söylersen, o takdirde bid’at işlemiş olursun. Her ikisi de isabetsiz dersen yine bid’at işlemiş olursun. Eğer ikisinden biri hidayet üzeredir dersen diğerinin durumu nedir? Eğer Allah bilir dersen isabet etmiş olursun. Sana yazdığım hususu anlamaya çalış.”

Ebu Hanife, Osman el-Betti’yi “anlamaya çalış” diyerek tefekküre yönlendirdiği hususta, Hz. Ali’nin kendisiyle savaşanları dahi tekfir etmediğini dillendirerek kendi görüşüne delil getiriyor. Ebu Hanife burada, Ali-Muaviye savaşında; Ali’nin haklı, isabetli olduğunu ve Ali’nin karşısındakilerinin ise (fıkıh/hukuk buudu hususiyetle olmak üzere ve diğer paralel meselelerde) haksız, isabetsiz olduğunu tefekkür etmekle beraber, fikri “Eğer ikisinden biri hidayet üzeredir dersen diğerinin durumu nedir? Eğer Allah bilir dersen, isabet etmiş olursun” şeklinde tarif ve taltif etmeye cehd ettiği tefekkür şeklidir. Çünkü Ebu Hanife iki tarafın da aynı anda isabetli veya isabetsiz olmadığını, birinin hidayet üzere olduğunu, diğerinin durumunu ise ancak Allah’ın bilebileceğini belirtiyor. Birinin hidayet üzere olup, diğerinin hidayet üzere olmaması; imanda değil bilakis amelde hidayettir.

Bu yazıda Ebu Hanife’nin, Osman el-Betti’ye yazdığı risalenin ana konularına değinmeye cehd ettik. Kendi dönemindeki muarızları tarafında itham edildiği bazı meselelerden yola çıkıp, endişelerini, üzüntülerini ve eleştirilerini mektubunda yazan Osman el-Betti’ye Ebu Hanife’nin verdiği cevapları ihtiva eden bu risale, mücmel ifadelerle bezenmiş bir risale olup, Ebu Hanife’nin fikriyatı veçhesinden mühimdir ve de üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir metindir.

Ali Tarık Parlakışıkakilvefikir.org

—–

[1] bk. Ebu Dâvud “Sünne” 15, Tirmizî “İman”, 1

[2] Hâkka/45-47

[3] Nûr/2

[4] Nisa/15

[5] Nisa 80

[6] Maide/175

[7] Bakra/282

[8] Şuarâ/20

[9] Ebu Hanife’nin fikriyatının umumi görünüşünden yola çıkarak burada “bilmediğinden” vurgusu, ‘farizaları eda etme konusunda zayıf kalma’ya işaret edebileceği gibi ‘tefekkür edilip yapılması gerekeni yapmama’ hali olarak anlaşılabilir. Bunun yanında ‘direkt bilmeme hali’ olarak da tefekkür edilebilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s