Din / Felsefe-Düşünce / Hasan Köse / Yazarlar

Müslümanlar Allah’tan Razı mı?

hasan-köse-1İktisadi alanda özel mülkü mutlaklaştırıp belli ailelerin elinde temerküz ettirerek ebedileştiren kapitalizm ve devlet mülkünü genişletip, kamu mülkünü ve özel mülkü yutarak emek ve gerçek üretici lehine dolaşımını durduran sosyalizm insanlığa sadra şifa katkıda bulunamamıştır. Mer’i sistemlerin insanların çoğunluğu için kölelikten başka vaadi kalmamıştır.

“Allah Emekten Yanadır” Üzerine Yapılan Kritiğe Cevap

Allah Emekten Yanadır kitabımı okuyup doğrudan içerikle ilgili konuları az olsa da eleştirme teveccühü gösteren adı bende saklı okuyucuma teşekkür ediyorum. Muhterem okuyucumuz, bilvesile İslam dünyasının içinde bulunduğu düşünce kriziyle ilgili içtimai tespitlerde bulunmuş, Müslümanların İslam’ı anlama biçimleriyle ilgili görüşlerini de ifade etmiştir.

Eleştiriden hazzetmemek en hafifi ile gelişime direnmek en ağırı ile de “kendini eksiksiz görmeyle tuğyana açılan kapı” olur diye endişe ederim. Bu nedenle eleştiriyi bir nimet bilirim. Keşke bu daha sık ve farklı ekollerden olsa da hem kişisel hem de toplumsal akademik süreçlerimiz hız kazansa.

Eserin ne’liği, içeriği ve niteliğiyle ilgili genel değerlendirme ve övgüleriniz konusunda teşekkür ederim, şahsımla ilgili olanlar için de Allah zannınızı boşa çıkartmasın. Okumalarım ve dolayısıyla fişlemelerim devam ediyor. Yine eskiye ait bazı yeni bilgilere ve fikirlere ulaştığımı söyleyebilirim. İnşallah onları da yazarız.

Sayın okuyucum; bu kitabın devamı olarak yazılacak kitapta; “Neo Liberalizm, Sosyalizm ve İslam Ekonomisi detaylı bir karşılaştırmaya tabi tutulmalı. Artı(k) değer, faiz, riba, gini katsayısı ve kapitalist düzen içindeki İslami finans kurumları gibi meseleler üzerinde sayfalarca durulmalıdır…”  diyor. Bunlar konuyla alakalı oldukları için elbette çalışılmalıdır.  Ancak; “Allah Emekten Yanadır” adlı çalışmada toplanan yazılarla yapmak istediğimiz tüm içtimai ve özelde iktisadi sorunlara çözüm bulmak değil, hangi sistem uygulanıyorsa uygulansın üretim araçları ve unsurlarının mikro ve makro planda üretime ve en nihayetinde de istihsale etkisinin hakkaniyetle tespit edilmesi ve hakkın hak sahiplerine tesliminin sağlanmasıdır. İslam’ın müsavata dayalı adil bir paylaşım sistemini özellikle Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ilk dört halife döneminde üst/alî gözetici bir akılla sevk ve idare edildiğine vurgu yapmaktır. Bu tevhid mücadelesinin adalet-zulüm çatışmasında dengeyi adalet lehine tutmada en üst iş görme biçimidir. Şari’nin yüksek maslahatlar ve ilkeleri bilinmeksizin şeriat doğru anlaşılamaz. Her sistemin yüksek omurga prensipleri vardır. Bu nedenle “İslam’ın içtimai olarak dünyada insanları ulaştırmak istediği en yüksek nokta neresidir? Müslümanların mülkiyet ilişkisi ve iş görme biçimleri nasıldır?” sorularına cevap aramaya çalıştım.

“Sabit ed-Din’in” geleceğe taşınmasının, söz konusu dinin “dinamik şeriatının” normatif kıyaslarla günümüze taşınması şeklinde değil, her alanda en üst ilkelerinin tespit edilerek hükümlerin tarihsel tecrübesinden de yararlanılarak günümüz sorunlarına çözümler üretilebileceğine dikkat çekmeye çalıştım.

İktisadi alanda özel mülkü mutlaklaştırıp belli ailelerin elinde temerküz ettirerek ebedileştiren kapitalizm ve devlet mülkünü genişletip, kamu mülkünü ve özel mülkü yutarak emek ve gerçek üretici lehine dolaşımını durduran sosyalizm insanlığa sadra şifa katkıda bulunamamıştır. Mer’i sistemlerin insanların çoğunluğu için kölelikten başka vaadi kalmamıştır.

Bu kitap; İslam’ın, oluş sırası, önem ve hacim olarak; Allah’ın mülkü, kamunun/halkın mülkü, özel mülk ve devlet mülkünün, dağılım, bölüşüm ve dolaşımda gözettiği ilkelerin tespit edilmesine yönelik çabanın bir ürünüdür. Buna ne kadar katkıda bulunabildiği okuyucuların takdirine kalmıştır.

“Mülk Allah’ındır”

1- Mülkün yaratıcısı Allah’tır. 2- Allah’ın Mülkü herkesindir. 3- Allah mülkünü dilediği gibi dağıtır. 4- Müminler Allah’ın mülkü konusunda Allah’ın ilkelerine göre hareket etmek zorundadır. 5- Allah’ın Mülkü kamu mülküdür. Kamu mülkü halkındır. Devlet ve herkes kamu mülkünde herkesin herkes kadar hak sahibi olduğunu tanımalıdır. Tanımayanlar kul ile Allah’ın mülkü arasına girmekte ve kul ile Allah arasına girme tuğyanına hizmet etmektedirler. 6- İnsanların doğadan alabilecekleri hakta öncelik doğal ihtiyaçlarındır. Yani zaruretlerin ve hacetlerindir. Birey zarureti veya hacetini kamu mülkünden, hiç kimseden izin almaksın öncelik sırasına göre Allah’ın mülkünden, devlet mülkünden ve özel mülkten alır. Buna engel olunamaz. Ancak düzenlenebilir.

Sayın okuyucum; “İslâm’ı yeniden keşfetmek, önce yürekli olmak, özgüvenli olmak, sonra savunmacı ruh halinden kurtulmakla olur” diyor ve “İslâm, bugünün modern insanına, Hz. Âdem’in çocuklarına ne verebilir?” diye soruyor. Öncelikle şunu tespit etmek gerekir ki, modern insan Müslim-gayri Müslim “Âdem’in değil Darwin’in çocukları”dır. İslam’ın Darwin’in çocuklarına diyeceği bir şey yoktur. İslam’ın zemini fıtrat, ekseni Âdem, yapısı ve yönü İbrahim’in Hanif dinidir. Onu son kez Abdullah’ın yetimi eksenine oturtmuştur. Müslümanlar fıtrat ve Haniflikten uzaklaşınca Kâbe’ye doğru dönüyor olmamız bizi bir yere götürmemeye başladı. Şaşkın ve yönsüz kalınca ecinnilerin istilasına uğradık. Ecinnilerin de vahiy kültlerinden ve İslam’dan devşirdikleri dışında artık insanlığa verecek bir şeyleri kalmadığı aşikârdır.

İslam ilkeleri dışında oluşan tüm içtimaiyat, karanlığın bir varlık olmaması, yalnızca ışığın gölgelenme hali olması hakikati gibidir. Müslümanların karanlığı ise gözlerini ve kulaklarını kapatıp el yordamıyla görmeye çalışmalarındandır. İslam yalnızca bireysel ilişkileri değil her türlü içtimai insan ilişkilerini kapsayan, ekonomik, sosyal ve siyasal ilkeleri de olan bir dindir. Allah katında akredite tek dindir. İktisadi olarak ilk dönemde uygulanan prensiplerle kurulacak bir iktisadi sistem mülkün müsavi ve adil dolaşımını sağlayabilmenin bildiğimiz ve hesaplayabildiğimiz yegâne yoludur.

“Kafa kesen IŞİD, masum sivilleri ve kendisi gibi düşünmeyenleri katleden uygarlaşmamış El-Kaide, vahşi cahil sürüsü Taliban” ifadeleri bir taraftan bir “uygarlık standardına” vurgu yaparken diğer taraftan öldürme yaygınlığı ve seviyesi konusunda özelde IŞİD, Taliban ve El-Kaide’nin, genelde de Doğu’nun eline su dökemeyeceği Batı’yı perdeleyici sözlerdir. Üstelik Batı yalnızca tarihte değil halen dünyanın her yerinde ve özellikle de egemenliklerine artık boyun eğmek istemeyen İslam ülkelerinde her yıl yüzbinlerce insanı katletmekteyken! Bu şartlarda İslam’ın günümüze ne getirebileceğini İslam dünyasında emperyalist işgallere karşı oluşan askeri direniş şartlarının ürettiği hareketler üzerinden tartışmak konuyu hem düzlem hem de bağlam karmaşasına sokuyor. Kaldı ki, Allah, Kur’an’ı Kerim’de ; “topyekûn savaşa çıkanlarınız geri döndüklerinde onlara Hakkı hatırlatacak âlimleriniz bulunsun” diyor.

“Küresel Barış (Huzur) Endeksi’ne göre dünyanın en mutlu ve en huzurlu insanlarının yaşadığı ilk 20 ülkenin 18’i Laik Hristiyan, biri Budist, bir tanesi de Şintoist. İlk yüzde neredeyse Müslüman(!) ülke yok. Peki, biz hâlâ “Huzur İslam’da” demeye devam mı edeceğiz?” diye sormaktasınız. İlk 18’den Slovenya’yı çıkaracak olursak tamamının sömürgeci kuzey ülkeleri olduğunu gördüğümüz ülkelerle, “huzur ve mutluluk” endeksi bağlamında İslam dünyasını ölçmek hem adil değil hem de tarih felsefesine uygun değil. Çünkü dünyanın geri kalan halklarının mutsuzluğunun ana nedeni zaten şimdi “mutlu/huzurlu” ülkelerin iki yüz yıllık hegemonyasıdır. Her dinin bir cenneti, bir de cehennemi vardır. Pozitivist Batı kendisi için yarattığı cenneti finanse etmek için dünyanın geri kalanını cehenneme çevirmiştir ve bu hâlâ devam ediyorken bu kıyas bizi doğruya götürmez!

“İslâm İşbirliği Teşkilatı’na üye 57 ülkenin hiçbirinde “İslami ekonomi” diyebileceğimiz bir sistem yok. Hatta resmi adında “İslâm” geçen ve BM’ye üye dört ülkenin de ekonomi politikalarında küresel kapitalizmin kuralları işliyor. Zengin daha zengin fakir daha fakir olmaya devam ediyor. Hatta GİNİ indeksine göre Laik ve kapitalist Türkiye, İslâmî İran’ın gelir dağılımından daha adaletli bir ekonomiye sahip. İran, gelir dağılımı adaletsizliğinde Amerika ile yarışıyor.” diyorsunuz. Bu düşüncelerinize katılıyorum ve bunun nedeni ilk olarak bu ülkelerden hiçbirinin bağımsız olmaması ve söz konusu ülkelerin kaynaklarının aynı “uygar” hegemonlar tarafından sömürülmesidir. Denebilir ki, kendilerini neden sömürttürüyorlar. Deriz ki, iki yüz yıldır yenildik ve nekahetten yeni uyanmaya başladık.

İslam dünyasında modern zamanlarda iktisat çalışmalarını “sistem yaklaşımlı” olarak ilk Hintli Müslümanlar başlatmıştır. Bunlar Muhammed İkbal, Enver İkbal Kurayşi, Ebu’l-A’la el Mevdudi, Muhammed Hamidullah ve Fazlurrahman, Batı’da Muhammed Bakır es-Sadr, M.A. Mannan, Muhammed Necatullah Sıddıki, Refik Yunus el-Mısri’dir… Ali Şeriati ve Seyyid Kutup’da meseleye değinmişlerdir…

“Kaddafi ve Humeyni devrimlerinin başarısızlıklarından” söz etmişsiniz. Bunların başarısızlıkları ortada fakat Erbakan Hoca’nın “Adil Düzen’i”nin de ne teorik ne de pratik açıdan çürütülemediği de ortadadır ve bu konuların tartışılması için iyi bir zeminidir. Bunun dünyada İslam ekonomisi adına uygulaması da olan ilk “sistem yaklaşımlı” iktisadi teori ve program olduğunu söyleyebiliriz.

***

Mal ve hizmet üreten işlerde, kârın en az yarısının emeğe ait olduğu bir hakkaniyet ölçüsü gereğidir. Müslüman hak yolun yolcusu, Mümin hakka razı olandır. Bunun işçiye ne kadarının verilmesinin konuşulması bile hakka körlük olur. Ortaklardan biri diğerlerine hak veren sayılabilir mi? Adaletle hak nispeti neyse herkes payını alır. Fakat hiçbir şekilde patron işçiden önce pay alamaz. İşçinin iaşesi iş süresince patron tarafından karşılanır. Bu minimum wages/temel ücrettir. Üzerinde durduğumuz konu, iş sonunda elde edilen kârın yarısı emeğin hakkı iken bunun inkâr ediliyor oluşudur. Kaldı ki, işçi bu hakkını almaz ve patrona bırakırsa; 1- Çoluk çocuğunun rızkını başkalarına bırakmış olur, 2- O değer ile işlenecek günahlara ortak olur, 3- Malını israf etmiş olur. 4- İsraf haramdır; “İsraf edenler şeytanların kardeşleridir.”

Kamu çalışanlarının hizmet bedelinin, toplum ortalamasında bir yaşam standardı olması ahlaki ve akli bir zorunluluktur. Hz. Ömer kendi ücretini 5.000 akçeye indirirken valilerinkini 7.000 akçeye çıkarmıştır. Kamu hizmeti yürütenlerin yetenek ve bilgi olarak toplum ortalamasında değil tavanında olması bir zorunluluksa, bunca yetenek ve bilginin bedeli toplum ortalamasının altında tutularak ödenemez. Aksi takdirde kamu alanı yeteneksiz ve liyakatsiz asalakların cirit attığı bir arenaya döner ki, bu fesat ve fitne sebebidir.

Özel hizmet alımında hizmet bedeli, “hizmet edenleri, hizmet alanlara mal-mülk olarak değil yaşam standardı olarak eşitleyecek şekilde olmalıdır, bu şekilde ücretlendirme zorunludur.[i] Kaldı ki, Hz. Muhammed de (s.a.v.) “…yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz” buyurarak çalışanla çalıştıranın yaşam standartlarının eşitlenmesini istemiştir. Bunu içine sindiremeyenler kendilerine din olarak neyi seçtiklerini bir daha gözden geçirsinler.

Bir devlet otoritesi altında insanların ömür boyu çalışmalarına rağmen geçimlik dışında bir birikim sağlayamıyor oluşları dini, ahlaki ve akli olarak kabul edilebilir bir iktisadi düzen midir? Müslüman akıl burada harcananın insan ömrü olduğunu kabul etmelidir. İnsanın hayatını ha bir kılıç darbesiyle elinden aldınız ha muhtaç durumundan yararlanarak onu yavaş yavaş çalıştırmak suretiyle ömrünü emdiniz, farkı ne? Çalışan insanın hayvandan farkı, önüne atılan otun haricinde birikim yaparak diğer insanlarla eşit olabilme ihtimal ve imkânlarıdır. Bunu kabul etmeyen dindarda da, dinde de hayır yoktur. En azından ben böyle düşünüyorum.

“Bilgi çağına geçen “Batı Medeniyetinin” arkasından nal toplayan, onların ancak sömürgesi ve ucuz emek gücü olabilen İslam dünyası ve onun fikir adamları “tarih kapanı” yüzünden karanlığa gömüldüler. O halde biz, yenik düşmüşlerin ve söyleyecek yeni bir sözü olmayanların metodunu, düşünme şeklini neden ısrarla kullanmaya devam ediyoruz? Onların beyniyle ulaşacağımız yer, herhalde onların ulaştığı noktadan farklı bir yer olamayacaktır.” demektesiniz. Bu ifadeler kitabın tam olarak neresine tekabül ediyor anlamış değilim fakat taşıdığı yargının doğru olduğu kanaatinde de değilim. Belki de atalarımızın varoluşlarından itibaren siyasal varlık inşası konusundaki törelerini/geleneği kaybettiğimiz için bugün bir varlık ve kimlik bunalımı yaşıyoruz. Biz Batı karşında askeri olarak değil zihnen yenilgimizle perişan olduk ve bugün de benlik davalarımızın hiçbiri bu seylabın önüne geçecek güçte değil. Yüksek bir değer skalası ve en azından yüksek bir kültürel asabiyet taşımayan toplulukların mezhep, klan ve kavimlerini aşabilecek kuşatıcı birlikler oluşturmaları ve bununla bâtıl karşısında varlık inşa etme imkânları olmaz.

Değerli okurum; “Geleneği “din” haline getirenler, Allah’a iman yerine, “tarih”e iman etmemizi istiyorlar. “Eğer İslam’ı Kur’an’dan değil de Müslümanlardan öğrenseydim, eğer Kur’an’dan önce Müslümanları tanısaydım asla Müslüman olmazdım” diyen Yusuf İslâm haksız mı? İslâm adına canlı bombalarla, çocuk, yaşlı, kadın ve masumları katledenlerin referansına bakın. Suriye’de kadınları cariye adı altında “seks kölesi” yapanların dayanaklarına bakın. Bunların referans noktalarında “İslam Tarihi” ve “Gelenekler” var; olmayan ise Kur’an” demiş. Gelenek oluşturamayan din hayatta kalamaz. Hiçbir toplum her dem her şeyini yeniden inşa edemez. Gelenek milleti milletten ayıran zihniyetleri muhtevidir. Akıl, ilim ve hikmeti muhtevidir. Her dem yeni kuşaklara manevi kodları aktarırlar. Bugün; Amerika’da Yankilere kök söktürecek bir Seattle Reis,  Oturan Boğa (Tatanka Iyotanka ), Geronimo (Goyathlay), Crazy Horse (Çılgın At), Red Cloud (Kırmızı Bulut), Lakota/Sioux, Cochise (Cesur) Chiricahua/Apache yetiştiremezsiniz. Neden? Çünkü geleneği yok oldu. Geleneğin yok olması dinin yok olmasının en garantili yoludur. Fastfood tarzı beslenmeyen bir Çeçen anne yaşamaktaysa Şeyh Şamil, beşiğini bin yıllık ninnilerle sallayan anneler varsa Fahrettin Paşalar yetiştirme imkânımız vardır. Eğer derdimiz dinin sıhhatini tartışmaksa onu da geleneğin içinde yapabiliriz. Çünkü Kur’an, Hz. Peygamber’den “ben bir türedi/geleneksiz değilim” demesini istiyor. Bunun bir hikmeti olmalı.

İçine Türkiye’yi katmadan İslam dünyasının içinde bulunduğu durumlardan söz etmek doğru değil. Bin yıllık amiral gemisi battı, kadırgalar savruldu. Omurga kırıldı, gövde yığılıp kaldı. Mesele küllidir. Herhangi bir kavmin ya da bölgenin işi değil. Doğu’nun aklının yeni zamanda aslına uygun olarak yeniden ihyası gerekmektedir.

“Riba/faiz bahsinde Fazlur Rahman; ‘Kur’an’ın yasakladığı riba düzeni ile modern bankacılık ve faizi aynı saymak iki şeyi açıkça karıştırmaktır, faiz; modern ‘gelişimci ekonomi’ kavramı çerçevesinde olan ve tamamen farklı fonksiyonu olan özel bir düzenlemedir’ diyor” demektesiniz. Fazlur Rahman’ın bu görüşü ciddi müşküller içermektedir.

1- Kazanç “emekle” elde edilir.

2- Riskle elde edilir. Bu “emekle ya da rıza” ile elde edilen malın işletilmesidir.

3- Kira ile elde edilir.

Rıza ve miras bu üç yoldan biriyle elde edilen kazancın dolaşımıyla ilgilidir.

Bu üç yol ve bir durumdan (miras veya hibe) birine matuf olmayan kazanç meşru değildir. Fazlurrahman tüketim ribası ile ticari ribayı aynı saymıyor. “Aynı saymak için Kur’an iniyorken Mekke ve Medine’de bu tür bir uygulamanın olması gerekirdi” diyor ve bu doğrultuda bir senet olmadığına göre “ticari faizi” caiz sayıyor. Oysa 1- Bir hükmün özele inmesi genele teşmilini engellemez. 2- Özel hükmün illetleri ile genelleme yapılacak hükmün illetlerine baktığımızda da aynı şeyleri görüyoruz. Tüketim için borç alan ile ticaret için borç alacak olanın “riba” farkını kabul etmelerinin nedeni “darlıktır.” Her iki durumda da emeksiz ve risksiz fazlalık almalarında “riba” söz konusudur. 3- Veda hutbesinde Resullullah “faizin her türlüsünü ayaklarımın altına aldım” demiş, “ribanın en küçüğü Kâbe’de kişinin öz annesiyle …” buyurmuştur. En küçüğünü de “kişinin borç verdiği birinin evinin duvarında nasıl olsa bana bir şey diyemez diye gölgelenmesi” olarak tarif etmiştir. Bunlardan da anlıyoruz ki “riba” tüm yaşamı kapsayan bir töhmet ve sömürü sistemi olarak da reddediliyor.

Bir diğer açıdan bugünkü bankacılık sistemi üzerinden ticaret ya da tüketim için alınan “paraya kira/ribanın” ikisi arasında nitelik farkı yok. Kâra faiz bunlara göre ehven-i şerdir. Çünkü alanla veren bellidir. Oysa bankada paranın sahibi ile faiz ödeyicisi kişiler birbirini tanımamaktadır. İlkinin günahı kul hakkı iken ikincisininki “yetim hakkıdır.” İşletmeler bu faizleri ödemek için zincirleme çalıştırdıkları insanların evlerine gidecek asgari ücretten çalmaya zorlanmaktadır. Parasını kiraya verenler bunun genel işletmesinde kullanıldığını, anaparanın da ribanın da oradan geldiğini bile bile verirlerse paranın işletilmesindeki günaha silsile ile ortak olurlar. Bu günahın niteliğini de derinliğini de artırır. Faizsiz kredi vermemenin hiçbir mazereti yokken, faiz nedeniyle oluşan enflasyonun da, yani aynı oranda garip gurabanın cebinden çalınan paraların da sorumlusu, bankaya parasını yatırıp ondan risksiz gelir bekleyenlerdir. Çalıntı malı hediye almak veya satın almak neyse ticari faiz almak da odur. Sorun, paranın sahibinin Müslümanlar olmamasıdır. Ülkelerin egemeninin Müslümanlar olmamasıdır. Keşke Müslümanlardan biri bunu sağlasa, hangi mezhep olduğunun da hiç bir önemi yok…

Muhterem okurum; “Emek sermaye eşitliği kitapta çokça işlenmektedir, hatta kitaba adını vermiştir. Bu tez, farklı farklı kaynaklarla detaylıca ele alınmalı, değişik bulgularla desteklenmeliydi. Sunulan örnekler hep tarım ekonomisinden; tarla, ağaç, hurma bahçesi ve çiftçi gibi. Tarlayı icareye verirken yarıcılık yapmak kolaydır, bunu dillendirmek ve savunmak da zor olmasa gerek. Peki, bu durumu Ülker’in patronu Murat Ülker’e nasıl anlatacağız? Onu nasıl ikna edeceğiz?” diye soruyor. Bunun cevabı zor değil. Öncelikle ben “emek sermaye eşitliğinden söz etmiyorum”, emekçiyle sermayedar eşit olduğu ve üretime katkıları eşit olduğu için, üretilen değer üzerinde eşit hak sahibi olduklarını söylüyorum. İkinci olarak, eğer modern işletmelerde bunun örneği olsaydı benim görüşlerim orijinal olmayacaktı. Benim derdini çektiğim mesele tam da budur. Ya Allah’ın sanayi toplumları için de bir peygamber göndermesini isteyeceğiz ya da tarım toplumu dönemindeki uygulamalardan “kıyas” yapacağız. Bu kıyası da ya normatif benzerlikler üzerinden yapacağız ki, bu çok müşküller içermektedir ya da “üst ilkelerini/gayelerini” tespit edip tüm üretim alanlarına kıyas oluşturacağız. Ben tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum. Murat Ülker, Erol Yarar veya MÜSİAD’a bu hak mı, bâtıl mı diye soracağız ve eğer haksa uymasını isteyeceğiz. Bâtılsa nedenini isteyeceğiz ve ayrışacağız. Bu ilkeleri toplumda ezilenlerle paylaşacağız. Gerisini toplum halledecektir. Bu ilkeleri Allah’a havale edip işi ahirete bırakmayacağız. Bu ahmaklık olur. Çünkü ahirette bize “Siz bu haklarınızı dünya gereği yol ve yöntemlerle istediniz mi?” sorusuyla karşılaştığımızda verecek cevabımız olmalı. Çünkü verileni itirazsız kabul etmek fıkhen “rıza” kabul edilmektedir. Mücahededen başka yol yok.

“İslâm, kârın yarısını emeğe verir” sözü bana ait değil, Şehid Seyyid Kutub’a aittir.[ii] “İnsanlık nasıl ki, köleliği kaldırdı bir gün ecirlik/ücretlilik sistemini de kaldırıp ortaklık sistemine geçecektir” sözü de Said-i Nursi’ye[iii] aittir.

Muhterem okurum; “Sermaye/yatırım, küresel ölçekte bu kadar akışkan ve hareket serbestisine sahipken, bu ilkeyi hayata geçirmek mümkün mü?” diyor. Evet mümkün. Biz üretilen değer üzerinde hak sahibi olan emeğin payını hemen alıp tüketmesi gerektiğini söylemiyoruz. Patronları gibi bir yaşam biçimini sağladıktan sonra geriye kalan sermaye ile işletmeye ortak olabileceklerini söylüyoruz. İşletmenin sermayesinin bir patron değil de üç bin patron olması durumunda neden rekabet edebilirlik düşsün?

“iPad’den, iPhone’a, Sony’den, Toshiba’ya hepimizin kullandığı cihazların Çin’de üretilme” nedeni “ucuz iş gücü” olarak ifade edilir. İyi de bizim derdimiz zaten tam da bu! İnsanın köleleştirilmesi! Ve bu egemen olan kapitalist ücret sisteminin emperyal sömürü biçimi!  Ben “hak, kıst, adalet, müsavattan” söz ediyor olmanın ötesinde bunların merkeze alındıkları toplumlarda servetin topluma adaletle dağılmasının nasıl güçlü toplumlar ortaya çıkardığını ve diğerlerini nasıl yapı-çözüme uğrattıklarını anlatmaya çalışıyorum.

Sevgili okurum; “Ben işçimi sömürmek istemiyorum, çalışanlarımın kul hakkını da yemek istemiyorum” diyen samimi, muttaki, Müslüman bir iş adamı, bize şu soruyu sorsa ne cevap vereceğiz?” diyor: “Zamanın ve şartların değişmesi ile hükümler değişiyorsa” -ki bu bir mecelle kaidesidir- yedinci asırda uygulanan “üretilen değer üzerinden emeğin sermayeye eşitliği” ilkesi 21’inci asırda neden değişmesin?” “Ezmanın tegayyürü ile tegayyür eden” şeriat koyucunun yüce maksatları değil, şeriatın hükümleridir. Bunlar peygamberden peygambere tamamen veya kısmen, ara dönemlerde de içtihatlarla tedrici bir tarihsel döngü mantığıyla, müecciliyet veya te’cil edilebilme anlamındadır. Yoksa “her hüküm ancak ya kendi yaratıcısı tarafından ya da aynı güçte başka bir yaratıcı tarafından değiştirilebilir.” Kur’an temelli şer’i kaidelerin ve onların dayandığı maksatların değişmesi ancak yeni bir peygamberle olabilir. Bu kaideler zamana göre değişebilecek kaideler değil, kavl-i sabitlerdir, Hak’tır, değişmezler.

Eğer “İslâm’ın vadettiği; gelir adaleti, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, doğruluk, liyakat, meşveret, hakkın-hukukun üstünlüğü ve güçlüye karşı zayıftan yana olmak gibi temel ilkeler, temel faziletler ve erdemler ümmet tarafından talep edilmemekte” ise, ümmet değimiz insanlarla Müminler arasında bağ kalmamış demektir. O zaman Marks belki tekliflerinde değil fakat tespitlerinin tamamına yakınında haklı çıkmış olur. Bize de sosyalistlerle kol kola devrim yolu kalır.

Günümüz İslâm ümmetinin mevcut ekonomik sistemi “İslamileştirme” gibi bir derdi olmadığı ve Müslümanların bu düzenden “memnun” oldukları fikrinize büyük oranda katılıyorum fakat bu değerleri anlayıp yaşama geçirebilecek olanlar da coğrafyamızın çocuklarıdır. Biz İslam’ın insanlık için kurtuluş reçetelerinin olduğunu hem söylemeye hem de bunun için mücahedeye devam edeceğiz. Çünkü cihadın ana ekseni “kul ile Allah arasındaki engelleri kaldırmaktır”, tağutların sistemi, Allah’ın mülkü ile insanlar arasına, insanların emeği ile hakkı arasına zor kullanarak girmeleri sayesinde yürümektedir. O halde bu bir hak tahsilatı savaşıdır.

“İslâm ve Ekonomisi”, “İslam İktisadı” gibi başlıklarla satışa sunulan kitap sayısı yediyi geçmezken İlmihal sayısı 94’tür. Müslümanlar, İslâm’ın çağlar üstü mesajını ilmihallerden ibaret görüyorlar. Bu doğrudur veya yanlıştır. Ama kesin olan şu ki, kazanan abdestli kapitalizmdir.” demektesiniz. İktisat, esas itibarıyla maksadı ifadeye yetmektedir. Zira kavram Kur’ani bir kavram olan kısd’dan türetilmiştir. Ona İslam eki yapmak kafa karışıklığı yapmaktadır. İslam iktisat öngörmektedir fakat “İslam iktisadı” diye bir modelden söz edilemez. İslam her topluma ve kültürel şarta hitap eden üst ilkeleri gözetir. Aynı maksadı bir bâtıla veya haksızlığa yol açmaksızın elde etmenin başka yollarını yasaklamaz.

***

Kur’an ve Sünnetle ilgili sözleriniz başlı başına tartışma konularıdır. Bu tartışmalar kıyamete kadar sürecek mevzular içermektedir ve işin doğasındandır. Bu tartışmalarla ilgili şimdilik şunları ifade edeyim:

  • “Vahiy; lafız, mana ve gayeden” oluşmaktadır…

  • Vahiy bir anda tek bir metin olarak değil, peyderpey yaşamla bütünleşik inmiştir. Tarihsel yaşanmışlığı bilinmeksizin eksiksiz anlaşılamaz. Müşrikler vahyi metin olarak bir seferde istemişler ve Allah da bunu reddetmiştir.[iv] Kaldı ki her milletin cahiliye döneminde oluşmuş, hakla tenakuzu olmayan gelenekleri vardır. Bunlar Kur’an’ın “maruf” dedikleri kapsamındadır ve onlara toptancı husumet Kur’ani bir yaklaşım olmasa gerek.

  • Vahyin iniş sırası bize vahiy dışında yollarla gelmiştir.

  • Vahyin indiği şartlar bize vahiy dışı yollarla gelmiştir.

  • Vahiy hakkında Resul’ün söz ve davranışları bize vahiy dışı yollarla gelmiştir.

  • Vahiy kalbine indiği Hz. Muhammed’i (s.a.v.) terbiye etmiş, eğitmiştir.

  • Muhammed (s.a.v.) vahiyle erginleştirilen ve diğer dâhilerden daha ileri bir zekâya sahiptir.

  • Vahyin ilk talebesi Hz. Muhammed (s.a.v.) ve onun yetiştirdiği arkadaşlarının Kur’an eğitimi sonrakilerin tek ve topluca tamamından daha hayırlıdır ve sağlamdır.

  • Sünnetin bağlayıcılığı bizzat Kur’an’ın “işaretiyledir” (Onların arasında adaletle hükmet, onların arasında örfle hükmet ve onların arasında ellerinde bulunan Tevrat’ın içindeki Allah’ın hükmü ile hükmet) gibi… Bu konularda ne hüküm verdiği, verildiği Kur’an dışında rivayetlerle bilinmektedir.

  • Kuran Arapçadır ve bundan 1400 sene öncesi Arabistan’ının Arapçasıdır. O Arapçada hangi kelimenin ya da terkibin ne anlama geldiği ile ilgili ilk yazılı/lügavi çalışma Hicri 2. Asırda başlamıştır. Kur’an Arapçasının anlam kaynakları arasından Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Ashabını çıkarırsak yalnız “okuma yazma bilmeyen kaba ve hırçın bedevilerden” rivayetle oluşan lügatler kalır ki, o da vahiy dışı kaynaktır.

  • Kur’an Arapçası bütün Arap lehçeleri kullanılarak oluşmuştur. Bu aynı kelimenin farklı anlamlarda anlaşılması ve farklı kelimelerin aynı anlamlarda/müradif kullanılma durumlarını içerir ki, bunlar da vahiy dışında rivayetlerle gelmiştir.

  • Aynı konuda (Kur’an’ı açıklamada) bizzat Abdullah’ın yetiminin de sözleri vardır ki, o bizzat Kuran’la yetiştirilmiş ve Kur’an üzerinde 23 yıl tefekkür etmiş, onu anlamaya ve yaşama geçirmeye çalışmış birisidir. Bir bütün olarak Sünnet, vahyin anlaşılmasında vahiy dışı kaynakların en hayatisidir.

  • Bunların hepsinin Mushaf olarak Kur’an dâhil bize kadar gelme şekilleri ve getirenleri aynıdır. Kur’an’ın herhangi bir kelimesinin anlamını ve maksadını anlama konusunda bedevilere tanıdığımız (lügat) hakkı Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tanımamak ve ondan yararlanmamak ne akla ne bilime ne de vahye sığabilecek bir durumdur.

  • Normcu/lafızcı IŞİD’in “fıkıh” adına köleliği devam ettirmeye çalışmasıyla, mecazcı/bâtınî ekollerin sevgi ve hikmet adına “sidik ve kan içme” rivayetlerine inanıyor olmasından yola çıkılarak “ilim ve hikmetin” ana kaynaklarını terk etmek akıllıca olmaz. Eğer bunu yaparsak o zaman “Hz. Muhammed bir postacıdan öte değildi. Şimdi bize Kur’an yeter.” diyenlerden dolayı da “lügatleri” terk etmemiz ve yerel bir Arap lehçesini esas alarak devam etmemiz gerekir…

  • İslam “ekolleri” açık zeminlerde müzakere yerine, kapalı ortamlarda “fitne inşa etme” yoluna gidiyorlar. İlim cihetiyle ortada olanlar da gölge boksu yapıyor.

  • İslam’ın tüm anlama şekillerinin en özgür ve açık tartışılabileceği ülke Türkiye olmasına rağmen halimiz ortada… Bir gün eleştiri dozunu yükseltip yerin dibine batırılan kişiler “bir telefon veya ziyaretten sonra” yüz seksen derce dönebiliyor.

  • Vahyin anlaşılmasında lafzı mutlaklaştırıp manayı göz ardı edenler din ile insanları ezmekte, kendi görüşlerini mutlaklaştırarak insanları kamplaştırmakta ve fitne kaynağı olmaktadırlar. Buna vinç kazasında tavafın bırakılmamasını veya akrabaları sefalet içindeyken onlara yardım etmeyi emreden Allah’a “koşan” hacıları örnek verebiliriz.

  • Vahyin anlaşılmasında gayeyi, gayenin anlaşılmasında da Sünnetin rehberliğini/praxis atlayanlar zamanı teğet geçtikleri için dini yaşamın gerçekliğinden koparmaktadırlar.

Selam ve dua ile…

Hasan Köse – akilvefikir.org

—–

[i] “Allah rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?” (Nahl Suresi: 71. Ayet-i Kerime) Tefsir:  İnsanların, Allah’ın takdiri ile doğuştan getirdikleri kabiliyetlerin, ayrıca yine ilâhî takdire bağlı olarak yaşadıkları sürece karşılaştıkları imkân ve fırsatların azlığına veya çokluğuna, elverişli olup olmamasına ve bunları farklı şekillerde değerlendirmelerine göre rızıkları, kazançları farklı olmuştur ve olacaktır. İnsan, sahip olduğu servetle değil onu nasıl kullandığı ile değerlendirilir. “Ellerinin altındakiler”den maksat, özel anlamda köleler, daha genel olarak kişinin, bakımından, geçiminden sorumlu bulunduğu yakınlarıyla çalıştırdığı, hizmetinden istifade ettiği insanlardır. Âyette servet sahibinin, bu insanları –temel ihtiyaçların karşılanması bakımından servetinden kendisiyle aynı seviyede yararlandırması öngörülmekte; bu ilkeyi içtenlikle benimseyip uygulamakta isteksiz davranmanın, “Allah’ın nimetini inkâr” anlamı taşıdığına işaret edilmekte ve bu şekilde olumsuz davranış sergileyenler kınanmaktadır. Bu öğretisiyle âyet, İslâm’ın eşitlik, adalet, dayanışma, paylaşma gibi sosyal değerlere verdiği önemin veciz bir ifadesidir. Nitekim bu hususta Resûlullah da şöyle buyurmuştur: “Elinizin altındakiler (köleler, hizmetliler, çalışanlar) sizin kardeşlerinizdir; Allah onları size emanet etmiştir. Şu halde kimin yanında bu şekilde kardeşi bulunuyorsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara ya güçlerinin yetmeyeceği ağır işler yüklemeyin veya yüklerseniz siz de yardım edin.” (Buhârî, “Îmân”, 22; Müslim, “Eymân”, 40). Âyette, Mekke’nin putperest ileri gelenlerinin, köleleri kendilerine eşit saymazken putlarını Allah’a ortak koşup eşit saymalarına karşı bir eleştiri anlamı bulunduğu da belirtilmektedir (Zemahşerî, II, 336; İbn-i Kesîr, IV, 504-505). Diyanet İşleri Başkanlığı, Kuran Yolu Tefsiri, 2014

[ii] Seyyid Kutup, İslam Kapitalizm Çatışması

[iii] Said-i Nursi, Sözler, Lemaat Bölümü

[iv] “Kâfir olanlar, ona ‘Kur’ân birden ve toplu olarak indirilseydi ya’ dediler. Biz, onu, gönlüne iyice yerleştirmen için böyle indirdik ve onu âyet âyet ayırdık, birbiri ardınca indirdik.” (Furkan Suresi: 32)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s