Ali Tarık Parlakışık / Din / Tarih-Kültür / Yazarlar

Mihrak Şahsiyet: İmam-ı Azam Ebu Hanife

ali-tarik-parlakişikİmam-ı Azam Ebu Hanife, birçok meselede derin/geniş bir nüfuz potansiyeli ve alanı olan mihrak bir şahsiyettir. Ciltler dolusu eser bırakmamış olmasına rağmen ilim, siyaset ve fıkıhta bıraktığı miras hâlâ değerini kaybetmemiştir. ‘Mihrak şahsiyet’; işte orası…

Sıkıntılı, keşmekeş zamanların insanları, içinde hayati faaliyetlerini sürdürdükleri zamanlara taalluklu bir halde sıkıntılı insanlardır; yani fikirleri, hareketleri ve her nevi insani tekevvünleri ve halleri, zamanı sıkıntılı, keşmekeş eyleyen etkenler ile ilişkilidir. Sadece aksiyon-hareket adamı olmayıp, bir de fikri-ilmi yönleriyle beliren adamların ise ‘sıkıntılar’ın yanında sancıları da vardır.

Ebu Hanife: Mihrak Şahsiyet

Yazının konusu olan İmam-ı Azam Ebu Hanife, birçok meselede derin/geniş bir nüfuz potansiyeli ve alanı olan mihrak bir şahsiyettir. Ciltler dolusu eser bırakmamış olmasına rağmen ilim, siyaset ve fıkıhta bıraktığı miras hâlâ değerini kaybetmemiştir. ‘Mihrak şahsiyet’; işte orası…

(Mesela) İman’ın; (kalp ile) tasdik, (dil ile) ikrar olmasını vurgulamasından mülhem bazılarınca Mürcii olarak vasıflandırılmaya çalışılmasına rağmen, umumi atmosferi toparlayıcı bir ‘mihrak şahsiyet’ten sıçrayan kurucu bir karaktere de maliktir. Bu veçhesiyle çözülmüşlüğü tersine çevirme cehdini de, aksiyon alanındaki cehdiyle aşikâr eden bir kurucu liderdir. Ebu Hanife’yi bu şekilde vasıflandırabilir miyiz?

“Son zamanlarda Ebu Hanife’nin eserleri hakkında yapılan bir kısım araştırmaya göre daha sonra ki olgunlaşma dönemindeki Kelâm eserlerine göre el-Fıkhu’l-Ekber’de ele aldığı konular, pek sistematik değildir. Çünkü o Kelâmî görüşlerin öncelikle ele alındığı ve üzerinde çok tartışıldığı konuların hemen hepsine az ya da çok atıflar yaparak kendi net görüşlerini ortaya koymuş; döneminin siyasal tartışmalarına pek girmemeye özen göstermiştir. Fakat dikkat çekici bir tarzda devlet başkanının (imâmın/halifenin) niteliği ile ilgili birkaç cümle ortaya koymuştur. Onun en önemli özelliği, herhangi bir ekolün veya şahsın tesiri altında kalmayarak; kendi özgün görüşlerini ortaya koymasıdır. O nassa da bağlı kalmış akla da. Ne nakil adına akıldan ne de akıl adına nakilden vazgeçmiştir. O adeta orta yol Sünniliği’nin karakteristik özelliklerini kendisinde toplamıştır.”[1]

Ebu Hanife

I

Asıl adı Numan b. Sabit olan Ebu Hanife, ticaretle uğraşan ve maddi durumu iyi bir ailenin oğlu olarak h. 80[2] – m. 698’de Kûfe’de doğmuştur.[3]

Eski eserlerde geçtiğine göre, Ebu Hanife’nin babası Sabit, Hz. Ali’yi ziyaret etmiş ve Hz. Ali, Sabit’in kendisi ve soyu için bereket duasında bulunmuştur.

Ebu Hanife’nin, kendisini ilgilendirmeyen hususlara iltifat etmeyen ve sorulmadıkça konuşmayan bir kimse olduğu, oğlu Hammad’dan nakledilir.[4]

Gençlik yaşlarında mühim ilmi şehirler olan Kûfe ve Basra arasında hem ticari faaliyetlere ve hem de ilmi tartışmalara iştirak etmek amacıyla birçok sefer gidip gelmiştir.

Ebu Hanife, ticaret hayatına oldukça ehemmiyet vermiştir. Amr İbn Hurays isimli bir kişinin iş hanında bir dükkânı vardı.[5] Güvenilir bir ticaret adamı idi, hileye meyletmez, aldatma yoluna gitmezdi. Sonradan ticaretini büyüttü ve ücretli işçilerin çalıştığı bir dokuma atölyesine malik oldu.

Hayatını bir program ile sürmüş, gerçek bir disiplin ile sürdürmüştür. Talebelerinden Yusuf b. Halid es-Semti’nin naklettiğine göre haftanın günlerini şu şekilde programlamıştı; Cuma günleri arkadaşları ile talebelerine evinde ziyafet verir ve onlara nevi yemekler sunardı. Cumartesi günleri ihtiyaçlarını görür, ne ders meclisine ne de çarşıya uğrardı. O gün eviyle ve şahsi işlerini düzenlemekle ilgilenirdi. Diğer günler kuşluk vaktinden öğlene dek çarşıda bulunur ve kalan vakitlerini ders vermekle geçirirdi.[6]

Geçmiş eserlerde Ebu Hanife’nin eli açık ve cimrilikten uzak biri olduğu geçer.[7] Talebesi Ebu Yusuf’un ve ailesinin geçimini on yıl karşıladığı bilinir. İlim yolunda çalışanlara, muhaddis üstatlara destek olduğu bilinir. Ebu Hanife hakkında Şüreyk’in “Ebu Hanife, ilim öğrettiği kimselere karşı çok sabırlıydı. Şayet o fakir ise zengin ederdi. Ona ve ailesine ilmi öğreninceye kadar bol bol verirdi. Öğrendiği zaman da ona şöyle derdi: Helal ve haramı öğrenmekle en büyük zenginliğe ulaştın.”, Fudayl İbn İyad’ın ise “Ebu Hanife, çok iş yapmakla, az konuşmakla, ilme ve ilim ehline değer vermekle bilinirdi.” dedikleri ifade edilir.[8]

70 yaşında iken h. 150 yılında vefat etti. Ebu Hanife vefat ettikten sonra “İlim dünyadan göçüp gitti.” denildiği bilinir.

II

Çok küçük bir yaşta hafız olan Ebu Hanife’nin hayatı, Emeviler ve sonrasında da Abbasiler dönemlerinde geçmiş olup, kendisi siyasi, fikri, ilmi çalkantıların ortasında bulunan bir tavizsizliğin timsali bir şahsiyettir.

Ebu Hanife’nin ilme yönelişinde, bir gün Şa’bi ile muhatap olması sırasında aralarında geçen diyalogun etkisinin büyük olduğu nakledilir. Bu olaya göre Ebu Hanife bir gün Şa’bi’nin yanından geçerken Şa’bi ona nereye gittiğini sorar. Ebu Hanife çarşıya pazara gittiğini söyler ve Şa’bi bunu sormadığını, kimden ders aldığını sorduğunu belirtir. Ebu Hanife de ders halkalarına çok az katıldığını söyler. Şa’bi, Ebu Hanife’ye ilimle uğraşmayı ve ulema ile görüşmeyi ihmal etmemesini salık verir, kendisinin uyanık, dinamik bir genç olduğunu belirtir.

Ebu Hanife’nin yetiştiği yer, o dönem için nevi ilim halkalarının olduğu, hemen hemen her akımı temsil eden ders halkalarının, fikri cereyanların ilh. bulunduğu bir bölgedeydi. Nevi eserlere nazar edildiğinde Ebu Hanife’nin hemen her ilim dalına eğildiği, birçok ilmi ortama girip çıktığı anlaşılıyor; içtimai, siyasi, fikri ilh. gelişmeleri takip ettiği müşahede ediliyor. Ebu Hanife’nin şehir dışına yolculuklarında da bu manada yine (hususiyetle misal olarak Basra’yı[9] anabiliriz burada) ilmi amaç ehemmiyet teşkil eder.

“Ebu Hanife’nin uzun ömürlü, çok yaşamış bazı ashabla görüştüğünde ihtilaf yoktur. Kendilerine yetişip gördüğü ashabın isimlerini zikrederken; h. 93 – m. 712 yılında vefat eden Enes b. Malik’i, h. 87 – m. 706 senesinde vefat eden Abdullah b. Evfa’yı, h. 85 – m. 704 senesinde vefat eden Vasile b. Eska’yı, h. 88 – m.707 senesinde vefat eden Sehl b. Sa’d’ı ve en son ölen sahabi olup, h.102 – m. 720 senesinde Mekke’de vefat eden Ebu’t-Tufeyl Amir b. Vasile’yi zikretmektedirler.”[10]

Anlatılanlara göre İmam Şafii’nin “İnsanlar fıkıhta Ebu Hanife’nin iyalidir.” diyerek fıkhi konumunu vasfettiği Ebu Hanife, birçok ilim dalı ile meşgul olmuştur. Ebu Hanife, umumi literatürde de Ehl-i Rey’in imamıdır.

Cedel ilmini genç bir yaşta tahsil etmiştir. Tahsil ihtiyacı olarak şu durumu vurgulayabiliriz: “Ebu Hanife, İslam fetihlerinin genişlemesi sürecinde ortaya çıkmaya başlayan inkârcı ve bid’atçilerle tartışmalarda bulunmak amacıyla Kelâm ilminin temeli olan Akaid konularını savunmak için önce cedel ilmini öğrenme ihtiyacı duyarak bu alanda kendini geliştirmiştir.”[11] Dolayısıyla birbirine mugayir ve muhalif olan fikirlerin tamamını genç yaşta tahsil etmiştir. Cehmiyye, Mu’tezile, Şia, Müşebbihe, Mürcie, Havaric, Kaderiyye gibi fırkaların tekevvün etmeye başladığı bir dönemde Ebu Hanife’nin (umumi olarak) söylemleri, sonraki dönem ilmek ilmek dokunarak örgülü hale gelecek (örgüleşecek) olan Ehl-i Sünnet’in itikadi görüşlerine/reylerine zemin hazırlamıştır.

Kimilerine göre o, Kelâm ilminin kurucusudur. Hususiyetle gençlik yıllarında olmak üzere Kelâm tartışmalarının cereyan ettiği ortamlarda bulunup fikirlerini akli yollarla, mantıkçı bir tavırla savunup muhafaza etmiştir. Ki bu, hem Müslümanlar arasında farklı fırkaların zuhur ettiği hem de Müslümanlara dışarıdan etki eden akımların bulunduğu bir ortamda ihtiyaç hissedilen bir tavırdır. Kelâm tartışmalarının cereyan ettiği ortamlarda hakkın aşikâr kılınması için kendi zaviyesinden son derece çaba sarf etmiş olmasına nazaran, belli bir yaştan sonra kelâm tartışmalarına katılmaktan uzaklaşmıştır ve hatta oğlu Hammad’ı da kelâm tartışmalarına katılmaktan men etmiştir. Risalelerine nazar edildiğinde, Ebu Hanife’nin kelâmdan uzak satırlar kaleme almadığı görülmez. Ebu Hanife’nin bu tavrını hem kendisinin yaşı ile hem de o dönem kelâm meclislerinin atmosferi ile ilgili tefekkür etmek gerekir. Kelâm ilminin hakkı aşikâr etmekten ziyade farklı ve Müslümanlara fayda getirmenin haricinde icra edilmesi boş ve gereksiz olan tartışmalara yol açmasıyla ilgili bir tavırdır Ebu Hanife’nin tavrı.

Yine Ebu Hanife, hadis ilmine de kayıtsız kalmamış olup, sahih bulduğu hadisler ile güçlü bir hadis telakkisi sunmuş bulunmaktadır. Ebu Hanife (kendi fıkhı içerisinde) sika olan ravilere yönelen, rivayette zayıf olanları ayrıştırmaya cehd eden ilk âlimlerdendir. Hatta bazı eski eserlerdeki rivayetlere göre Ebu Hanife’nin, hayatının erken yaşlarında hadis öğrendiği bilinir.[12] Öte yandan hadis ile ilgili tutumu İbn-i Ebi Şeybe, Ahmed b. Hanbel, Buhari, Müslim, İbn-i Kuteybe, Nesai, Darekutni, Fahreddin Razi gibi âlimlerin tepkisini çekerken, Ebu Davud, Tirmizi,  İbn-i Abdilber, İbn-i Teymiyye, İbn-i Kayyim, İbn-i Kesir gibi âlimlerin tasdik edip destekledikleri bir durum oluşturmuştur.[13]

Arapça, Nahiv gibi ilimlerde de nüfuzu etkindir. Eski Arapçayı bilirdi Ebu Hanife ve fasih Arapça konuşurdu.

Cafer es-Sadık’tan iki yıl ders almıştır. O iki yıllık dersin etkisi Ebu Hanife’de tecrübî ve ilmi olarak müşahede edilmektedir.

Ve diğer ilim dallarının hemen hemen hepsi ile de meşgul olmuştur Ebu Hanife.[14]

Esas yoğunluğunu fıkıh alanında bulundurup, fıkıh ilminde mühim bir nokta teşkil etmiştir. Üst düzey bir hukukçu olan Ebu Hanife, muasırlarına nazaran muhatap olduğu meselelerde hukuki çözüm arayışlarının peşine düşüp, hukuki nazar buudunu güçlendiren ve de muasırlarına göre özgün bir çizgi oluşturan bir karakter olarak karşımızda durmaktadır. Ebu Hanife büyük günah işlemek ve benzeri meselelerle ilgili muhitinde vuku bulan tartışmalarda (itidali koruma veçhesinde üst düzey cehd eden) Kur’an ve Sünnet’i aşmayan ve sahabelerin reylerini arkalamayan, aklı ve nakli ötelemeyen, uygun bir tabirle filozofça/felsefi bir edayla tavır tutum takınan bir hukukçu/fakihtir. Maksadını, fikrini iyi bir şekilde ifade edebilme hususiyetine malik Ebu Hanife’nin bu veçhesi, umumi olarak kendisinin fıkıh telakkisine de yansımıştır. İmam Malik’in, Ebu Hanife’yle ilgili müthiş bir tarifi vardır: “Ahmed b. es-Sabah’ın nakline göre İmam-ı Şafii şöyle anlatmıştır: İmam-ı Malik’e, ‘Ebu Hanife’yi gördün mü?’ diye sorulunca Malik ‘Evet, öyle bir adam gördüm ki, eğer şu sütunun altından yapılmış olduğunu ispat etmek istese delilini getirip ispat edebilir.’ dedi”[15] Yine İbnü’l-Mübarek’in “Ben fıkıhta Ebu Hanife gibisini görmedim. Süfyan es-Sevri ve Ebu Hanife bir mecliste bulunduklarında onların karşısında kim fetva verebilir?” dediği bilinir.[16] Ebu Hanife’nin fıkıh ilmine başlaması ile ilgili olarak Zehebi’nin anlatımında, bir kadının gelip Ebu Hanife’ye bir sual yöneltmesi yer alır. Bir gün Ebu Hanife, Hammad b. Ebu Süleyman’ın ders halkasına yakın bir yerde oturur. Ebu Hanife’ye gelen kadın, kendisine sünnete göre hanımını boşamak isteyen kimsenin nasıl davranması gerektiğini sorar. Ebu Hanife bu suale cevap veremez ve Hammad b. Ebu Süleyman’a sormasını, aldığı cevabı kendisine aktarmasını ister. Kadın aldığı cevabı Ebu Hanife’ye getirir ve Ebu Hanife kendi ilim halkasını bırakıp, Hammad b. Ebu Süleyman’ın ders halkasına katılarak fıkıh tahsil etmeye başlar.[17]

Nitekim çok sonraları Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansur ona “Ey Numan ilmi kimlerden tahsil ettin?” diye sorduğunda şöyle cevap verecektir:

“Talebeleri vasıtasıyla Hz. Ömer’den, yine talebeleri vasıtasıyla Hz. Ali’den ve yetiştirdikleri vasıtasıyla Abdullah İbn-i Mesud’dan… Ve yine kaydedeyim ki, Abdullah İbn-i Abbas da yeryüzünde çağının en büyük bilgini idi.”

Anlaşıldığına göre Ebu Hanife daha fıkha başladığı sıralarda fıkhın dört görüş ve metodunu öğrenmeye gayret ediyordu:

1) Maslahat dayana Hz. Ömer’in fıkhını,

2) Şer’i hakikatleri araştırıp ortaya koymak için yapılan ve istinbata dayanan fıkhı,

3) Tahrice dayanan Abdullah b. Mesud’un fıkhını,

4) Kur’an ilmi olan Abdullah b. Abbas’ın fıkhını.

Ebu Hanife’nin anladığı ilk şey, kendisine önemli meseleleri açıklayan ve kapalı şeylere karşı onu uyaran bir üstadın yanından ayrılmamak gerektiğiydi. Öyle ki, o, her konuda basiretli hareket edebilsin, sapmasın ve perişan etmesin.[18] Yani o, alanında en üst mertebeleri işgal eden âlimlerin kendileri ve halefleri aracılığıyla, ilmi esas, metodoloji ve ilerlemeyi almıştır.

Bazı eserlerde Ebu Hanife’nin akıl yürütme ve te’vil konusundaki yönteminin İbn-i Mesud ve İbrahim en-Nehai’ye benzediği ifade edilmiştir.

Hacc yolculuklarında farklı bölgelerdeki hocalarla görüşmeyi, fikir alışverişinde bulunmayı, onları dinlemeyi ihmal etmezdi. Hacc dışında da Hammad b. Ebu Süleyman’dan düzenli bir şekilde ders alırken birçok başka hocalara da talebelik etmiştir.[19]

Fakih Hammad b. Ebu Süleyman’dan vefatına kadar on sekiz yıl ders alan Ebu Hanife, hocasının vefatından sonra onun yerine geçti. Hammad b. Ebu Süleyman’ın bir keresinde yolculuğa çıktığı zaman kendisi gelene kadar talebesi Ebu Hanife’nin ders halkasını yönettiği rivayet edilir ve Hammad b. Ebu Süleyman’ın, döndüğünde, yokluğunda Ebu Hanife’nin irdelediği altmış meselenin yirmisinde Ebu Hanife’ye iştirak etmediği bilinir. Ebu Hanife oğluna da hocasının adını[20] vermiştir ve onu kendi tedrisatından geçirmiştir. Ebu Hanife’nin oğlu Hammad’ın da babası zamanında fetva verdiği bildirilir.

Ebu Hanife yoğun ilmi hayatında fıkhi mevzu ve meselelerde, muhitinde bulunanlara, reylerini/görüşlerini/içtihadlarını baskı yolu ile dayatmadığı bilinir. Kendisine reylerinin şüphesiz gerçekler olup olmadığı sorulduğunda “Bilmiyorum, belki de şüphe götürmez bir bâtıldır.” dediği söylenir. Ebu Hanife’nin güvenilir olan reylerini dahi baskı ile dayatmadığı aşikâr bir durumdur.[21] Bu manada Ebu Hanife’nin ilmi ve karakteristik hususiyeti, ilmin önündeki engelleri kaldırıcı bir hususiyet arz etmektedir.

Ebu Hanife’nin usulünde, hakkında sahabelerin görüşlerinin/reylerinin olduğu bir mesele için, sahabelerin görüşlerini/reylerini kabul etmek vardır. Eğer sahabelerden aynı mesele hakkında farklı görüşler/reyler sadır olmuşsa, kendince en uygun olanını alırdı. Tabiin ile kendisi arasında fark görmezdi; onların içtihad edebilme hakkı olduğu gibi, onlardan sonra gelenlerin de içtihad edebilme hakkının olduğunu savunurdu.

“Ben Allah’ın kitabıyla hüküm veriyorum. Kur’an-ı Kerim’de bir dayanak bulamazsam Resulullah’ın sünnetine başvuruyorum. Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın sünnetinde de bir hüküm bulmazsam, o zaman sahabelerin sözlerine bakıyorum. Yalnız sahabelerden istediğim kimselerin sözlerin alıyorum. Eğer sahabelerin sözleri arsında bir ihtilaf varsa birini diğerine tercih ediyorum. Ancak ashabdan olmayanlar arasında anlaşmazlık varsa, sahabenin sözlerinin dışına asla çıkmıyorum. Zaten İbrahim, Şa’bi, Hasan Basri, İbn-i Sirin, Atâ ve Sa’d İbnü’l-Museyyeb de aynı yoldan içtihad yapmışlardı. Ben de aynı yoldan gidiyorum.” Kendisinin içtihad ve rey beyan etme biçimine karşı çıkan birine bu cevabı verdiği zikredilir bazı eserlerde.

Ebu Hanife’nin fıkhi metodunda şu noktaları müşahede ediyoruz; a) Kitap: İslam fıkhının ana membaı Kur’an-ı Kerim’dir, haliyle birinci membadır. b) Sünnet: Hz. Peygamber’in sünneti kapsamına giren vakıalar. c) Sahabelerin reyleri: Ebu Hanife fıkıhta üçüncü sıraya sahabelerin reylerini koyar. Bir mesele için sahabeler arasında farklı reyler varsa, arasında uygun gördüğünü seçer. d) Kıyas: Ebu Hanife’nin kıyas metodu/usûlü ile ilgili tavrı meşhurdur ve bazı tartışmalara da sebep teşkil etmiştir. Kelime manası karşılaştırmaktır. Fıkhi olarak; hakkında nass olmayan meselelerde, hakkında nass olan başka meseleler ile aralarındaki ortak şart ve sebepler bakımından aynı hükmü uygulamaktır. Ebu Hanife’nin kıyas metodunu/usûlünü daha talebelik zamanlarında uyguladığı bilinmektedir. e) İstihsan: “Kelime anlamı, bir şeyi güzel ve iyi görmektir. Fıkıh terimi olarak, zahir (açık) kıyasın hükmünü bırakıp, illetindeki tesiri göz önüne alarak daha kuvvetli olan gizli kıyası kabul etme yöntemi demektir. Gizli kıyasta, açık kıyasın hükmü bırakılıp buna uymayan başka bir hüküm kabul edilebilir. Bu yola, ya zahir kıyasın bazı küçük meselelere tatbiki elverişli olmadığı için başka bir illet araştırılmak suretiyle başvurulur ya da zahir kıyas bir nassla çatışır ve bu nass sebebiyle terk edilir. Çünkü kıyasla hüküm vermek ancak nass bulunmadığı zaman mümkündür. Yahut da kıyas, icma veya örfe aykırı düştüğü için bırakılır, icma veya örf uygulanır. İstihsan, Ebu Hanife’nin kıyasa uymayan meselelerde başvurduğu yöntemlerden biridir. Öğrencileri ile bir mesele üzerinde tartıştıktan sonra bir sonuç elde edemeyince Ebu Hanife “İstihsana başvuruyorum” der ve kimse de karşı çıkmazdı. Çünkü istihsan çok kritik bir yöntemdi ve Ebu Hanife bunu çok iyi uygulardı. Onun istihsanının temeli, Şeriat’ın esasları ile kaynaklarını, halkın ihtiyaç durumlarını, muamelelerini sağlam bir şekilde incelemeye dayanırdı.”[22]-[23] f) İcma: “Aynı zaman diliminde yaşayan İslam bilginlerinin herhangi bir mesele üzerinde içtihad veya delile dayanarak varmış oldukları görüş birliğidir.”[24] g) Örf: “Kanunla veya Şeriat’ın emir ve nehiyleriyle sınırlanmış olan ve bir ülkenin halkı tarafından iyi kabul edilen gelenek veya teamüldür. Başka bir ifadeyle Kur’an, Sünnet ve sahabelerin tatbikatı (uygulaması) gibi hakkında herhangi bir nass bulunmayan mesele üzerinde Müslümanların oluşturduğu gelenektir. … Ebu Hanife, özellikle hakkında nass bulunmayan ticari meselelerde örfe başvururdu.”[25]

Ebu Hanife, (ders) meclisi, İslam fıkıh tarihinde en kalabalık kişi idi.[26] Meclisinden kırk kişiyi seçerek; İslam fıkhının tedvini çalışmalarına başlamaya karar verdi. Meseleleri talebeleriyle tartışır, sonuca bağlar ve meclisin kâtibi olan Yakub İbn-i İbrahim Ebu Yusuf yazardı. Bazı meseleleri bir ay tartıştıkları olurdu. Bu kırk kişilik meclisin çalışmaları sayesinde İslam fıkhının tedvini konusunda mühim bir alan dolduruldu. Hususi olarak ise o kırk kişilik zümrede vuku bulan mülakemeler Hanefi Fıkhı adı ile anılan fıkıh örgüsünün temelini/doğuşunu teşkil eder. Hanefi fıkhının oluşmasında Ebu Hanife’nin dışında önde gelen üç ismi zikredebiliriz ki, Ebu Hanife’nin vefatından sonra yaptıkları ile bu noktaya ışık tutmuşlardır; Yakub İbn-i İbrahim Ebu Yusuf,  Muhammed İbn-i el-Hasen İbn-i Ferkad eş-Şeybani (İmam Şafii’nin hocasıdır aynı zamanda), Züfer İbn-i el-Huzeyl İbn-i Kays el-Anberi. Hanefi fıkhındaki konumlarına nispeten, bu üç isim ile ilgili vasıflandırıcı bir iki sözü göz önüne alabiliriz. Yakub İbn-i İbrahim Ebu Yusuf ile ilgili Talha İbn-i Muhammed İbn-i Cafer “Zamanının en fakihidir. Döneminde hiç kimse onu geçememiştir. İlimde, hikmette, liderlikte ve üstünlükte zirvedir. Ebu Hanife’nin mezhebinin usûlü konusunda ilk olarak kitaplar yazan, meseleleri kaydeden, neşreden ve onun ilmini dünyanın her tarafına yayan kişidir.”[27] demiştir ve yine El-Leknevi de “Hadisçidir ve hadis hafızıdır. Ebu Hanife’ye bağlanmış ve reye ağırlık vermiştir.”[28] demiştir. Muhammed İbn-i el-Hasen İbn-i Ferkad eş-Şeybani ile ilgili de Zehebi şöyle demiştir: “Büyük âlim, Irak’ın fakihidir, Ebu Abdullah eş-Şeybani, Ebu Hanife’nin öğrencisi. Vasıt’ta doğdu, Kûfe’de yetişti. Fıkhın bir kısmını Ebu Hanife’den aldı, fıkıh bilgisini Ebu Yusuf’ta tamamladı. … Fıkıhta derya olmasının yanı sıra zekâsıyla da dillere destandır.”[29] Züfer İbn-i el-Huzeyl İbn-i Kays el-Anberi ile ilgili yine Zehebi “Fakihtir, Rabbani bir müçtehittir, büyük bir âlimdir… Bir fıkıh deryasıdır. Ebu Hanife’den fıkıh öğrenmiştir ve onun en büyük öğrencisidir. İlmiyle amel eden biriydi. Hadis rivayet eder ve bu konuda çok titiz davrandırdı.”[30] demiş ve İbn-i Hallikan da “Hanefi fakihidir. İlimle ibadeti birleştirmiştir. Hadisçidir. Rey yönü ağır basar. Ebu Hanife’nin öğrencileri içinde kıyası en iyi kullanandır.”[31] demiştir.

III

Ebu Hanife, Akaid’i, ameli fıkıhtan üstün tutmuştur. el-Fıkhu’l Ekber isimli risalesinin muhtevası göz önüne alındığında; risalesinin isimlendirilmesi bu duruma işarettir.[32]-[33]

Ebu Hanife’nin beş eseri (el-Fıkh’ul-Ekber, el-Fıkh’ul-Ebsat, El-Âlim ve’l-Müteallim, Risalet-ü Ebi Hanife, El-Vasiyye); Maturidi itikad telakkisinin temelini oluşturmuştur.

Ebu Hanife,  İman’ı “İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir.”[34] şeklinde tanımlamıştır. Ameli, imandan ayrı bir cüz olarak gördüğü şeklinde müşahede edilir burada.

Ebu Hanife’nin rivayet edilen bir diyalogu vardır Haricilerle ki, o diyalog, Ebu Hanife’nin usûl/metodoloji ve insanın akidevi durumuyla ilgili umumi telakkisini gösterir. Şöyle ki: “Bunlardan kalabalık bir grup Ebu Hanife’ye gelir ve şöyle der: “Caminin kapısında iki cenaze var. Bunlardan biri ayyaş olup aşırı içkiden ölmüş. Öteki de bir kadın cenazesi. Zina yapıp hamile kalmış ve rezil bir biçimde ölmüş.” Ebu Hanife sorar: “Bunlar hangi cemaate mensuptular? Yahudi miydiler?” “Hayır” diye cevap verirler. “Hristiyan mı, yoksa Putperest/Mecusi miydiler?” “Hayır” diye cevap verirler tekrar. “Öyleyse hangi cemaate mensuptular?” “İslam akaidini tanıyan bir cemaate.” Ebu Hanife şöyle devam etti: “Peki bu imanın üçte biri mi, yoksa dörtte biri mi ya da ne kadarıdır?” “İmanın üçte biri ya da dörtte biri yoktur” dediler. “Peki, İslam akaidini tanımak imanın ne kadarlık bir kısmına tekabül eder?” “İmanın tamamıdır.” dediler. Bu kez Ebu Hanife “Peki” der “Onların mü’min olduğunu kendiniz söylediğinize göre benden istediğiniz nedir?” “Cennete mi, yoksa cehenneme mi gideceklerini soruyoruz.” Ebu Hanife şöyle karşılık verir: “Eğer bana bunu soruyorsanız, Allah’ın Nebisi İbrahim’in onlardan daha kötü günahkârlar hakkında söylediklerini söyleyeceğim: “Rabbim, bundan böyle kim bana uyarsa o bendendir, kim bana karşı gelirse, şüphesiz sen Rahmân’sın, Râhim’sin.”[35] Ya da Hz. İsa’nın onlardan daha günahkâr olanlar hakkında söylediğini söyleyeceğim: “Eğer onlara azap edersen onlar senin kullarındır. Eğer bağışlarsan, şüphesiz sen Azîz ve Hakîm’sin.”[36] Ya da Hz. Nuh’un söylediğini söyleyeceğim: “Onların hesapları yalnız Rabbime aittir, anlayışınız olsa (bunu anlarsınız).”[37] “Ben mü’minleri kovacak değilim.”[38]

Ferdi haklar ve hürriyetler, Ebu Hanife’de mühim yer tutarlar. Ebu Hanife’nin, ‘rey ehli’ olması ve fıkhında ‘ferdi hak ve hürriyetlerin işgal ettiği yer’ fıkhını son derece ilginç kılmıştır.

Ali Tarık Parlakışıkakilvefikir.org

——

[1] Abdulhamit Sinanoğlu; İslam Düşüncesinin İki Kurucu Önderi İmam Ebu Hanife ve Vasıl Bin Ata; sh. 57; Rağbet Yayınları; 2012

[2] Bazı tarihçiler, Ebu Hanife’nin doğumunu h. 61 ve h. 63 olarak gösterirler. Ama çoğunluk ve de umumi olarak sağlıklı olanın h. 80 olduğu belirtilir.

[3] Abdulhamit Sinanoğlu; a. g. e.; sh. 21

[4] Dr. Muhammed Kasım Abduh el-Harisi; Muhaddislerin Nazarında İmam Ebu Hanife; 1. cilt; sh. 55; Misvak Neşriyat; 2004

[5] Muhammed el-Humeyyis; İmam Ebu Hanife’nin İtikat Esasları; sh. 59; Guraba Yayıncılık; 2013

[6] Mehmet Cemal; Ebu Hanife; sh. 37; Beyan Yayınları; 2013

[7] Prof. Dr. Cem Zorlu, Ebu Hanife’nin siyasi hayatını, mücadelesini konu edindiği  “Âlim ve Muhalif İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin Siyasi Otorite Karşısındaki Tutumu” (İz Yayıncılık; 2011) isimli eserinde “Mesleği, Meslek Anlayışı ve Cömertliği” başlığı altında Ebu Hanife’nin ticaret hayatına, iş ahlakına, cömertliğine dair bazı hadise (ve de meşhur olan hadiseleri peş peşe) zikreder. Oradan biraz uzun ama açık bir bölüm (dipnotlar verilmemiştir, özetlenerek iktibas edilmiştir): “Kumaş ticaretiyle uğraşırken o, sıradan bir esnaf gibi tamahkâr olmamış, vurgunculuk yapmamış, alıcıya doğru yolu göstermeye ve kendisini alıcı yerine koyarak mallarını satmaya çalışmıştır. Bu konuyla ilgili şöyle bir olay anlatılır: Bir kadın ona satmak üzere bir ipek elbise getirdi, Ebu Hanife fiyatını sordu, kadın da yüz dirhem istediğini söyledi. Ebu Hanife “Bunun değeri yüzden daha fazladır, kaça vereceğinizi söyleyin” dedi. Kadın yüzer yüzer artırarak dört yüze çıktı. Ebu Hanife “Daha fazla yapar” deyince, kadın “Benimle eğleniyor musun?” dedi. Ebu Hanife “Ne münasebet, bir adam getirin de fiyat takdir ettirelim” dedi. Kadın bir adam çağırdı, fiyat takdir ettirdi. Ebu Hanife beş yüze satın aldı. O öyle bir satıcıydı ki, müşteri fakir, ahbabı olursa onlardan kâr almaz, malı aldığı fiyata verir. Hatta kazancından müşteriye bağışladığı olurdu. Bir defa ihtiyar bir kadın geldi ve ipek bir elbise istedi. Ebu Hanife bir elbise çıkarınca, kadın “Ben yoksulum, bana şu elbiseyi maliyeti fiyatına sat” dedi. Ona “Dört dirhem ver onu al” denildi. Bunun üzerine kadın “Ben ihtiyar bir kadıncağızım benimle böyle alay etme” diye serzenişte bulundu. Ebu Hanife “Bunun alayı yok, bunları iki takım elbise olarak almıştım.  Birini ikisine verdiğim paradan dört dirhem eksiğine sattım. Bu elbise bana dört dirheme kalmış oldu, bunu da sen al.” dedi. Bir gün bir ahbabı gelip bir ipek elbise ihtiyacının olduğunu söyledi. Ebu Hanife de “Rengi nasıl olsun?” diye sordu, dostu istediği elbisenin özelliklerini anlattı. “Biraz bekle, düşerse inşallah senin için alırım” dedi. Bir hafta geçmeden o özellikte elbise geldi, ahbabı uğrayınca “Senin işini hallettim” dedi ve elbiseyi çıkardı. İpek elbise hoşuna gitti ve kaça diye sordu, “Bir dirhem” denildi. Dostu “Benimle alay edeceğini hiç zannetmezdim” dedi. Ebu Hanife “Ortada alay edecek bir şey yok. Ben 20 dinar ve 1 dirheme iki elbise aldım. Birini 20 dinara sattım. Bu bir dirheme kaldı. Ben de dostumdan kâr etmemiş oldum.” dedi. O kazancına kesinlikle haram, haksız kazancın bulaşmamasını istemiştir. En ufak bir şüphede bunu telafi etmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Bir seferinde ortağı Hafs b. Abdurrahman’ı mal satmak için gönderdi ve içlerinde kusurlu bir elbise olduğunu söyledi ve de bunu satarken kusurlu olduğunu söylemesini tembih etti. Hafs malı sattı, kusurunu söylemeyi unuttu, malı satın alanın kim olduğunu da bilemedi. Ebu Hanife bunu öğrenince bütün mallardan alınan paranın hepsini sadaka olarak dağıttı. Bir gün yanına gelip oturan bir adamın üzerindeki eski elbise Ebu Hanife’nin gözüne ilişti. Adam kalkıp gideceği zaman biraz beklemesini söyledi. Meclis dağılıp herkes gittikten sonra adama “Şu seccadeyi kaldır, altında olanları al” dedi. Adam seccadeyi kaldırdı, altında bin dirhem vardı, dura kaldı. “Al bu dirhemleri, onunla kılığını kıyafetini değiştir! Ben zenginim, bunlara ihtiyacım yok” cevabını verdi. Bunun üzerine Ebu Hanife “Sen Hz. Peygamber’in ‘Allah, kulunun üzerinde, ona verdiği nimetin eserini görmeyi sever’ dediğini işitmedin mi. Sen şu halini değiştirmelisin, ta ki, dostların senin için kederlenmesin.”

[8] Muhammed el-Humeyyis; a. g. e.; sh. 62

[9] “Ebu Hanife; “Basra’ya yirmiden fazla ilmi seyahatte bulundum. Oraya her gidişimde bir sene kadar kalmaktaydım. Bu süre içinde âlimlerinden istifade ediyor, sonra tekrar Kufe’ye dönüyordum” demektedir. … Kaynakların çoğu Ebu Hanife’nin Basra’ya birçok defa Arapça için gittiğini kaydederler. Çünkü bu dönemde Arap dilinin önde gelen otoritelerinden Halil b. Ahmed ve Sibeveyhi, Basra’da bulunmaktaydı.” (Dr. Muhammed Kasım Abduh el-Harisi; a. g. e. ; sh. 76)

[10] Cem Zorlu; a. g. e.; shf. 40

[11] Abdulhamit Sinanoğlu; a. g. e.; sh. 25

[12] “Ebu Davud et-Tayalisi’nin rivayetine göre, Ebu Hanife şöyle demiştir: 80 senesinde doğdum, 94 senesinde sahabi Abdullah b. Enes geldi. Onu on dört yaşımda gördüm ve ondan Hz. Peygamber’in  “Bir şeyi aşırı sevmen gözünü kör, kulağını sağır eder.” hadisini işittim.” (Dr. Muhammed Kasım Abduh el-Harisi; a. g. e.; sh. 106) Bu minvalde başka bir rivayet de Ebu Yusuf’tan nakledilmiştir, eserlerde.

[13] Zehebi’nin nakline göre Ebu Hanife; Ata b. Ebu Rebah, Nafi Adiyy b. Sabit, Abdurrahman b. Hürmüz el-A’rec, İkrime, Muharib b. Disar, Alkame b. Mersed, Seleme b. Küheyl, Hammad b. Ebu Süleyman, Hakem b. Uteybe, Ebu Ca’fer el-Bakır, Katade, Amr b. Dinar, Şa’bi, Tavus’tan hadis rivayet etmiştir. Yine Zehebi’nin nakline göre Ebu Hanife’den; Oğlu Hammad, Hamza ez-Zeyyat, Davud et-Tai, Züfer b. Hüzeyl, Nuh Ebu Meryem, Kadı Ebu Yusuf, Muhammed b. el-Hasen, İbnü’l- Mübarek Ebu Yahya el-Himmani, Veki b. el-Cerrah, Hafs b. Abdurrahman el-Belhi, Sa’d b. es-Salt, Ebu Nu’aym, Ebu Abdurrahman el-Mukri, el-Hasen b. Ziyad el-Lü’lü, Ebu Asım en-Nebil, Abdürrezzak, Ubeydullah b. Musa ve daha birçokları hadis rivayet etmişlerdir.

[14] “Sosyal hadiselerle inançlar arasındaki ilişkinin irdelendiği bir ortamda Kûfe’de dünyaya gelen Ebu Hanife, Kur’an-ı Kerim’i ezberleyerek dini tahsile adım atmış, yeni kurulmakta olan Arap gramerini öğrenmiş, Kûfe ve Basra’nın ileri gelen âlimlerinden hadis dinlemiş, fıkhın meselelerini öğrenmiştir. Güçlü bir mantık ve keskin bir zekaya sahip bulunan Ebu Hanife, İslam’ın zuhurundan kendi dönemine kadar bir asra yakın bir zaman geçmesine rağmen itikadi alanda oluşan bilgileri yeterli ve sistematik görmüyordu. O, bu noksanı telafi etmek için Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ana kuralları tasnif ve tertip etmeye girişmiş; bu çalışmanın sonucu olarak elde ettiği bilgileri çeşitli ilim adamları ve Havariç, Şia, Dehriye ve Kaderiyye’ye mensup kişilerle tartışmış, bu amaçla yirmiden fazla Basra seyahati yapmıştır. Onun akaid alanındaki bu fikri faaliyetleri kendi öğrencileri tarafından muhtelif risaleler halinde rivayet edilmiştir.” (Prof. Dr. İlyas Çelebi’nin, Beyazizade Ahmed Efendi’nin “İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin İtikadi Görüşleri” isimli eserine yazdığı önsözden.)

[15] Muhammed Abdurreşid en-Numani; İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin Hadis İlmindeki Yeri; sh. 107; Misvak Neşriyat; 2010

[16] Muhammed Abdurreşid en-Numani; sh. 108

[17] Ebu Hanife, Hammad b. Ebu Süleyman’ın ders halkasına katılıp fıkıh tahsil etmeye başlamadan önce diğer birçok ilmin dersini farklı ders halklarından alıyor.

[18] Mehmet Cemal; a. g. e.; sh. 25-27

[19] Ebu Hanife’nin bir araya geldiği hadisçi ve fakihler ve de hocaları arasında sayılan kişiler arasındaki bazı isimler şunlardır; İbrahim b. Yezid en-Nahai el-Kufi, Haris b. Abdurrahman el-Hemedani el-Kufi, Rabia b. Abdurrahman el-Medeni, Salim b. Abdullah b. Ömer b. el-Hattrab, el-Heysem b. Habib, Muhammed b. El-Münkedir, Hişam b. Urve, Semmak b. Harb, Asım b. Ebi’n-Nucûd, Seleme b. Küheyl, Abdurrahman b. Hürmüz el-A’rec.

[20] Hammad bin Ebu Süleyman’ın da bir hoca olarak Ebu Hanife’ye bağlılığı bilinir. Hatta Hammad bin Ebu Süleyman bir yolculuk sonrası evine döndüğünde oğlu İsmail’in babasına en çok neyi özlediğini sorduğu nakledilir. Hammad’ın oğlumu demesini bekler ama Hammad, Ebu Hanife’nin ismini zikreder.

[21] “Yahya b. Ma’in şöyle der: Ebu Hanife sika idi ve doğru sözlü biriydi. Yalan söylemekle itham olunmamıştır. İbn-i Hubeyre kadılığı kabul etmesi için onu kırbaçlatmış, ancak kadı olmayı kabul etmemiştir. Yahya b. Said fetvada onun görüşünü tercih ederdi. Yahya, “Biz yalan söylemiyoruz. Ebu Hanife’nin görüşünden daha güzelini işitmedik. Onun görüşlerinin çoğunu aldık.” demiştir.” (Muhammed Abdurreşid en-Numani; a. g. e.; sh. 122)

[22] Mehmet Cemal; a. g. e.; sh. 74-75

[23] “Ebu Hanife ve İmam Malik istihsanla amel ederler. Hanefi mezhebi istihsan deliline sıkça başvurulmuş ve istihsana dayalı olan bu hükümler kaydedilmiştir.” (Allal el-Fasi; İslam Hukuk Felsefesi; sh. 169; Mana Yayınları; 2014)

[24] Mehmet Cemal; a. g. e.; sh. 75

[25] Mehmet Cemal; a. g. e.; sh. 76

[26] Ebu Hanife’nin bu hususiyeti ile ilgili yapılan umumi yorumlar (misal olması sebebiyle) şu şekilde seyr izler: “Ebu Hanife, tabilerinin çokluğu ve mezhebinin dünyanın dört bir yanına yayılmasıyla diğer imamlardan ayrılır. Dünyanın yarısı, hatta üçte ikisi ona tabi olmuştur. Ebu Hanife’nin mezhebi tedvin açısından da mezheplerin ilkidir.” (Muhammed Abdurreşid en-Numani; sh. 65)

[27] Muhammed el-Humeyyis; a. g. e.; sh. 82

[28] Muhammed el-Humeyyis; a. g. e.; sh. 82,83

[29] Muhammed el-Humeyyis; a. g. e.; sh. 80,81

[30] Muhammed el-Humeyyis; a. g. e.; sh. 80

[31] Muhammed el-Humeyyis; a. g. e.; sh. 80

[32] Literatürün yeni tekevvün etmeye başladığı bir zamanda “fıkıh” kavramını bu nispetle kullanması hususi veçheden Ebu Hanife’nin telakkisine dair bir açılım yapıyor, umumi veçheden ise İslami ilimlerin tekevvün ettiği bir dönem için İslami ilimlerin tarihi seyri buudundan bir açılım yapıyor.

[33] Fıkh’ul-Ekber’in isimlendirilmesi ile ilgili farklı iki kanaldan gelen rivayetin birinin Fıkh’ul-Ekber, birinin Fıkh’ul-Ebsat olduğu şeklinde bir durum da mevcuttur. Fıkh’ul-Ekber, Fıkh’ul-Ebsat’a göre direkt inanç meselelerini ihtiva eder. Sözgelimi Fıkh’ul-Ekber’de Fıkh’ul-Ebsat’taki gibi günah işleyenin kâfir olduğu iddiasının reddi gibi bölümler yoktur. Bu durum ile ilgili şu iktibaslar, Prof. Dr. İlyas Çelebi’nin Beyazizade Ahmed Efendi’nin “İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin İtikadi Görüşleri” isimli eserine yazdığı giriş yazısından: “el-Fıkh’ul-Ekber Ebu Hanife’nin itikadi konudaki görüşlerini aksettiren özlü bir eseri olup İmam’dan çeşitli rivayetlerle naklolunmuştur. Bunlardan Hammad ve talebelerinden Ebu Mutî’ el-Hakem b. Abdullah el-Belhi kanallarıyla gelen rivayetler meşhurdur. Hammad’ın rivayeti el-Fıkh’ul-Ekber diye, Belhi’nin rivayeti ise El-Fıkh’ul-Ebsat diye şöhret bulmuştur. Beyazizade bu iki risalenin rivayet zincirini şöyle vermektedir: Sadru’l-islam el-Pezdevi Ebu Yakub es-Seyyari; o, Ebu Cafer el-Hinduvani’den; o, Ebu’l-Kasım el-Belhi’den; oı da Nusayr b. Yahya el-Belhi, Ebu Mutî’ el-Belhi ve Muhammed b. Mukatil er-Razi, Hammad b. Ebu Hanife olmak üzere iki ayrı kanaldan rivayet etmişlerdir.” (sh. 26-27) “el-Fıkhu’l-Ebsat Ebu Hanife’den öğrencisi Ebu Mutî’ el-Hakem b. Abdullah el-Belh, kanalıyla rivayet edilmiştir. Muhammed Zahid el-Kevseri neşrettiği nüshadan naklen şöyle sıralamaktadır: İmam Ebu Bekr Muhammed b. Muhammed el-Kaşani, Ebu Bekr Alauddin Muhammed b. Ahmed es-Semerkand’den; o, Ebu’l-Muin Meymun’dan; o, Muhammed el-Mekhulien-Nesefi’den; o, Ebu Malik Nasran b. Nasr el-Hutteli’den; o, Ali b. Hasan b. Muhammede’l-Gazzal’dan; o, Ebu’l-Mutî’ el-Hakem b. Abdullah el-Belhi’den; o da Ebu Hanife’den rivayet etmiştir.” (sh. 30)

[34] Ebu Hanife; El-Fıkhu’l-Ekber; sh. 58; İmam-ı Azamın Beş Eseri; İFAV; 1992

[35] Meryem/27

[36] En’am/18

[37] Şuarâ/113-114

[38] Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan; Kültürel/Dini Farklılık ve Ebu Hanife; sh. 140; Hece Yayınları; 2015

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s