Din / Mevlüt Hönül / Yazarlar

İstismar, Ahlak ve Adalet

mevlüt-hönül-köşe-2Adalet, ahlaktandır, ahlaklı olan adildir, adalet bir yönüyle yaratılanlara ahlakî davranmak, her şeyi yerli yerine koymaktır. Ahlak, yaşam biçimine tekabül eder.

İslam Milletinin, tembellik, cehalet ve fitneler yüzünden uğradığı felaketleri İslam dininde arama gayesinde olanlar kapkara cahiller. Zira İslam’ın temeli, tembellik ve cehalete sebep olabilecek tüm olumsuzluklara karşı, sorumluluk bilinci içerisinde iyiliği emretme, kötülüğü engelleme, adaleti ayakta tutma, zulme/haksızlığı mani olmaktır ve bunu dinî-ahlakî, içtimaî ve siyasî bir sorumluluk olarak ortaya koyar.

“Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma’rufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet edene (musibetlere) karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.” (Lokman: 17). -Ayrıca bkz. Âl-i İmran: 110, Tevbe: 67-

Kur’an, bu emr-i ilahî ile iman sahiplerine ferdî ve içtimaî açıdan ahlakî-vicdanî sorumluluklarını yerine getirmelerini, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmelerini, iyiyi emredip kötülüğe mani olmalarını, zulüm/haksızlık karşısında haklının yanında yer almalarını, adaleti ikame etmelerini, belayı ikna ve ıslah yoluyla bertaraf etmelerini emrediyor.

İlahî mesaj insan aklına hitap eder, hedefi ise pratik yaşamda ahlaktır. Allah’a imanı “şükür” (Lokman: 12), isyanı/şirki de “zulüm” (Lokman: 13) olarak kabul ettiğimizde, Tevhid, Allah’a karşı samimi, toplum içinde ise emin ve ahlaklı olmayı gerekli kılar. Adalet, ahlaktandır, ahlaklı olan adildir, adalet bir yönüyle yaratılanlara ahlakî davranmak, her şeyi yerli yerine koymaktır. Ahlak, yaşam biçimine tekabül eder.

Ahlak ve onun gereği olarak adaleti, ilkesel ve pratik olarak ilk dönem Müslümanlarda görüyoruz. Onların İslam algısı ve yaşamı ile günümüz Müslümanlarının İslam algısı arasında belirgin farklar mevcut. İlk nesil Müslümanlar kendi pratiklerinde gördükleri eksikliği dürüstçe eleştirebiliyorlar, böylece kendi nefisleriyle hesaplaşıyorlardı, günümüz Müslümanları ise dışarıdan gelecek yapıcı eleştirilere kulak vermek şöyle dursun, nefislerini hesaba çekmekten dahi imtina ediyorlar.

Kur’an’ın nüzul sürecine şahitlik edenler İslam’ı pratiğe dönük algılıyorlardı, günümüz Müslümanları ise sonradan üretilmiş birtakım kutsallar üzerinden dinin amelî boyutunu felce uğrattılar. Her şey sonradan üretilmiş bu sahte kutsallıkların etrafında dönüyor ve laftan öteye gitmiyor. Bu anlayış, birbirinden farklı kutsallara sahip olan, yüzlerce parçaya bölünmüş bir İslam dünyası var etti. Bir diğer ifadeyle birbirinden farklı “Müslümanlıklar” oluştu.

Somut kutsallar, semboller ve sonradan icat edilmiş kavramlar, hemen her dönemde sinsi planlarla kendi menfaatlerini sağlama alma gayretinde olanların en büyük silahı olmuştur. Bunun ilk örneği İmam Ali ile Muaviye arasındaki savaşta görülür. Kur’an sahifelerinin mızrakların ucuna takılması, somut kutsallar üzerinden hareket eden anlayış üzerinde etkili olmuş, hakem tayininde de algıyı kendi lehine çevirmeyi başarmıştır.

Kabile, saltanat ve ganimet mücadelesi yürütenler, samimi Müslümanların algılarını somut kutsallar üzerinden şekillendirerek kendi iktidarlarını meşrulaştırma yoluna gittiler. Kadercilik bu konuda en önemli silah oldu. İnsanlar istismar yoluyla hakikatte aslı astarı olmayan birçok şeyi kabul eder hale geldiler. Aynı yaklaşım bugün her zamankinden daha fazla görülmektedir. Günümüzde politikacılar dinî sembol ve kavramları kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için kullanmakta hiçbir beis görmüyorlar.

Mısır’dan İran’a, Suudi Amerika’dan Türkiye’ye kadar birçok Müslüman ülkede iktidar sahipleri, fitne-fesat odağı teşkil eden Batılı ülkelerle işbirliği yapmakta hiçbir sakınca görmezken, halklarını, yürüttükleri politikaların doğruluğuna ikna edebilmek için aynı şekilde dinî söyleme başvuruyorlar. Yanı sıra bir katliam yarışı sürüyor. İran Suriyelileri, Suudîler Yemenlileri katlediyor, Türkiye de aynı şekilde illegal yapılara destek vermeyi sürdürüyor.

Arap diktatörlerin en şedidi olan Suud, Mekke’yi Las Vegas’a çevirirken insanları “Hadimu’l- Haremeyn” unvanıyla kandırmaya çalışıyor. Aynı şekilde bir dikta rejimi olan İran, “Velayet-i Fakih” üzerinden halkın nazarında tüm kirli işlerini meşrulaştırıyor. Türkiye ise Osmanlıcılık yaparken aynı zamanda Müslümanların hilafete duydukları özlemi istismar ediyor. Sonuçta insanlar uyutuluyor, iktidarlar ise kendilerini sağlamlaştırıyor.

Peki, adalet bütün bunların neresinde duruyor? Müslüman dünyada adalet var mıdır, yoksa onu kim ne zaman ikame edecektir? Yoksa adalet ahirete mi bırakılacaktır? Adaletten haber verin!

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide: 8)

Mevlüt Hönül – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s