Din / Felsefe-Düşünce / Metin Acıpayam / Yazarlar

Davetçi

kös-metin-acıpayamKendini tanımayan insan, kendi şahsiyetini oluşturamamış demektir. Böyle birinin de davet gibi önemli bir konuda meselenin mes’uliyetini yüklenmemesi gerekir.

Davet erlerinde olması gereken birinci hususiyet davetçinin kendini tanımasıdır. Bütün “oluş” vetireleri “Ben kimim?” sualiyle başlar. Çetinler çetini bu sualin cevabını bulmakla beraber kişi haddini bilecek, haddini bilen insansa Rabbini bilecektir.

Had, hudud demektir. Hadde riayet, hududların ölçülerini sıhhatli şekilde muvazeneden geçirmekle alakalıdır. Hayat muvazene davasıdır. Oluş ve bitiş amillerinin yegâne kaynağı muvazene esaslarındadır. Kişinin kendini tanıması demek, muvazenenin kurulması demektir. Muvazenenin kurulması demekse hayat telakkisinin idrak edilmesi demektir.

Hayat telakkisi varlık telakkisi ile sıkı bir münasebet halindedir. Hayattan bahseden, aynı güzergâhta varlıktan bahsediyor demektir. Varlığın zahirî manadaki ufku insanda belirmekte. İnsan, kimi zaman varlıkların en şereflisiyken kimi zaman bu vakur hali kaybedip hayvandan da aşağı bir çukura düşüveriyor. Bu çetin safhaların müsbet ya da menfi temayül etmesinin sebebi, insanın kendini tanıması yahut tanımaması ile alakalıdır.

İnsan umumiyetle bedeninin farkındadır ama bu farkında oluş çok umumîdir. İçinde bulunduğumuz belirli bir zamanla alakalı olarak bedenimizin çeşitli bölümlerinin gergin ya da gevşek olduğunu, elimizin titreyip titremediğini, kalbimizin hızlı ya da yavaş attığını çoğu kez fark ederiz. Bu bedenle alakalı belirtilerin farkında olsak bile, onların içinde bulunduğumuz durumla, hissettiğimiz duygularla münasebeti üzerinde pek durmayız.

Müessir olan Allah, her an yaratmakla varlığı ve hayatı genişletiyor. İnsan için idrak süreci belli safhalarda tamamlanması gereken süreç değildir. İnsan sürekli keşif halinde olması gereken, bu gayret ve cehd tavrını her zaman benimseyen mizaca bürünmelidir. Bilgi sonsuzdur, tetkik edilmesi gereken hadiseler de öyle.

Kendini tanıma devamlı bir vetiredir. Bu vetirenin zorluğu “Kendini bilen Rabbini bilir” sözünde vurgulanmıştır. Kişinin kendini tanımasıyla başlayan döngü, insanı uçsuz bucaksız bir ummanın içine atacak, ulaşılması gereken marifete ulaşana kadar ona bu sahada “koş” denilecektir. Bu koşmanın tabii neticesi olarak insan yorulmayacak, aksine her koşuda daha hızlı koşacaktır.

Mesela dehalar, yedi yaşında otuz yaşındaki insanın ufkuna varırlar. Otuz yaşına geldikleri zaman hayat hususunda söyleyecek sözleri kalmamıştır. Yani aklı ve hayatı tüketmişlerdir. İmana bağlı olmayan dehayı bu süreçte bekleyen iki felaket vardır; intihar ve çıldırmak.

Dehaları iman haricinde hiçbir şey zapturapt altına alamaz. Sadece imandır ki, onu terbiye ederek önüne uçsuz bucaksız bir saha serer. İşte bu sahada atılan her adım, insanın kendini tanıması yolunda büyük terakkilere kapı aralayacaktır. İnsanın kendini tanıması tecrübeyle de alakalı bir konudur şüphesiz. Bu zarureti gören Hz. Ali, “Tecrübe faydayla beraber ayrı bir ilimdir” demiştir.

Tecrübe ve fayda insanın kendini tanıması hususunda iki ayrı unsurdur. İnsanların kendi duygularını tanımada zorluk çektikleri bir gerçektir. Bu gerçekle yüzleşme yolunda insana yardımcı olan unsurların başında yine tecrübeyi ve faydayı işaretlememiz gerekiyor.

Kendini tanımayan insan, kendi şahsiyetini oluşturamamış demektir. Böyle birinin de davet gibi önemli bir konuda meselenin mes’uliyetini yüklenmemesi gerekir. Onun için insanın cemiyet içinde varlığından haberdar olması gerekir. Bu haberdarlığın boyutu kişinin cemiyete kulak vermesidir. Bu, topluma tâbi olmak değil, insanın kendini daha iyi tanıması için geçerli akçedir.

Şüphesiz ki, Hz. Peygamber vahye muhatap olmadan önce kendini ve cemiyetini çok iyi tanıyan, toplumun kendisini nasıl tanıdığını da çok iyi bilen birisiydi. Davet yükünü yüklenen davetçinin her şeyden evvel, ‘emin’ ve ‘kötülüğü görülmemiş’ olması gerekir.

***

Bütün bunların yanı sıra davetçinin belki de en önemli özelliklerinden birisi samimi olmasıdır. Zaman samimiyet erlerinin elinden kurtulamamış mefhumun ta kendisidir. Samimiyet erleri, zamanı ve mekânı, ince idrak marifetiyle beraber değiştirmesini bilmişler, zamanı, kendi yol güzergâhlarına mecra açma hususunda kullanmışlardır. Demek ki, samimiyetin zamana ve mekâna tesiri söz konusudur. Yani gerçekten samimi olan davet neferi, zaman ve mekânı kendi fikrinin lehinde kullanmasını bilendir.

Davetçinin samimi olarak anlaşılması için evvela iş-amel münasebetinin kurulması gerekir. Yani ne amel işten, ne iş amelden kopuk olacak. İkisi birbirinin alternatifi olarak değil de, birbirini tamamlayan muharrik kuvvet haline gelecek. Necip Fazıl’ın tabirinde olduğu gibi, davet erleri, “yaşamayı fikir, fikri yaşamak” bilecekler. Bu kompozisyonu hayatlarına bire bir tatbik edecekler.

Metin Acıpayamakilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s