Atilla Fikri Ergun / Din / Felsefe-Düşünce / Yazarlar / Yorum-Analiz

Müspet İlimler Mecrasının Terki ve Medeniyetimizin Çöküşü

atilla-fikriergun-köşe16. Yüzyıldan itibaren İslam Âlemi’nde kesif bir yobazlık baş göstermiş, Müslüman dünya vahyin belirlediği ölçüden ayrılarak akıl-nakil dengesini yitirmiş, müspet ilimleri dinî alanın dışında telakki ederek medreseden kovmuş, hatta bu alandaki faaliyetleri “boş” ve “sakıncalı” olarak nitelendirecek kadar vahim bir noktaya evrilmiştir.

Müspet ilimler, 16. Yüzyıldan bu yana İslam Âlemi’nin zaaf gösterdiği, Müslümanların duraklamasına ve gerilemesine sebebiyet veren ve nihayet medeniyetimizin çöküşüne yol açan başat mecradır. Şanlı yenilgilerimizin altında yatan temel neden bu mecranın savsaklanması ve terk edilmesidir. Elbette bunu söylerken Batı’nın tabiat üzerinde azamî derecede hâkimiyet kurmaya yönelik, bütün bir insanlığın aleyhine olacak şekilde gerçekleştirdiği, ahlakî sınırları olmayan bilimsel ve teknik ilerleme veya gelişmeyi kutsama gayesinde değiliz. Vahyin âfâkta ve enfüste okunması anlamına gelen, Sünnetullah’ın, dolayısıyla sebep-sonuç ilişkilerinin, oluş (kevn) ve bozuluş (fesad) yasalarının bilinip kavranmasını sağlayan, tahakküm ve sömürü maksatlı değil hayır-hizmet maksatlı bir yaklaşımdan söz ediyoruz.

Bununla birlikte yasayı bilmeyenlerin yasayı bilenler karşısında aciz ve acınası duruma düştükleri de yadsınamaz bir hakikattir. Nitekim İslam Âlemi, Batı’yı Kıta Avrupa’sında küçük bir alana hapsettiği dönemde matematik, tıp, astronomi, fizik, kimya, biyoloji gibi ilim dallarında lider konumundaydı. Müslüman akıl, vahye uygun olarak bütün bir tabiatı, daha genel çerçevede kâinatı Allah’ın ayeti olarak telakki ediyor, onun her bir cüzünü keşfetmeye, anlamaya, tanımaya ve bilmeye, insanlığın yararına olacak şekilde -tahribatta bulunmaksızın- ondan azamî ölçüde istifade etmeye gayret gösteriyor ve bunu ibadet şuuruyla yapıyordu. Varlığı okuma ve inceleme, bilgi toplama, bilgiyi yorumlama, elde edilen bilgilerden hareketle yeni bilgilere ulaşma (bilgi üretimi), hepsinden de önemlisi meydana gelen bilgi birikimini insanlığın hayrına kullanma, İslam medeniyetinin yükseliş döneminde Müslüman aklın istikametini teşkil etmiştir.

Bu noktada Müslüman aklın müspet ilimler konusunda ortaya koyduğu tavır, Batılı yaklaşımdan bütünüyle ayrıdır. Birbirine taban tabana zıt iki ayrı yaklaşımdan söz ediyoruz ki, ilki tabiatı, daha geniş planda kâinatı Tevhid’in müşahede edildiği bir saha olarak görürken, ikincisi onu maddeden ibaret saymış, sekülarize etmiş, deyim yerindeyse onun içini boşaltmıştır. Müslüman akıl, matematik, tıp, astronomi, fizik, biyoloji gibi ilimleri yaratılışın açıklanmasında, kâinatın düzenliliğinin ve amaçlılığının izahında, varlık kanunlarının çözümlenmesi veya formüle edilmesinde bir vasıta olarak kullanıp, elde edilen bilgiyi meşru (ahlakî) çerçevede insanlığın istifadesine sunmuştur. Buna mukabil Batılı yaklaşım, ilimleri kuru hesapçı bir mantıkla materyalizmin dayanağı haline getirmiş, işin Aşkın/Müteal boyutunu yok sayarak, bilgiyi ve müspet ilimleri tahakküm ve sömürüsünün garantisi olarak kendi tekelinde tutmaya özen göstermiştir.

Bilimin en çarpıcı tanımlarından biri 20. Asırda yaşamış olan Fransız filozof Georges Canguilhem (öl. 1995) tarafından yapılmıştır. Ona göre bilim, canlının çevresini egemenlik altına alma ve onu kendi değerlerine göre örgütleme çabalarına dayanır.(1) Kuşkusuz Batılı “akıl” için böyledir. Aydınlanma’dan bu yana olup biten tam olarak bundan ibarettir; tahakküm, istismar ve her alanda gerçekleştirilen materyalist örgütlenme. İşte bu bilim telakkisi Tanrı’nın ölümüyle neticelendi; sanayi devrimi, vahşi kapitalizm, iki dünya savaşı, atom bombası, bütün insanlığı yok etmeye yetecek miktarda nükleer silah stoku, çevre kirliliği, canlı türlerinin yok oluşu… Rum Suresi’nin 41. Ayeti gelinen noktayı mükemmel bir biçimde özetler: “Karada ve denizde insan eliyle fesad çıktı; umulur ki, dönerler diye (Allah) yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır!”

Böyle olmakla birlikte bütün suçu Batı’nın üzerine yıkarak işin içinden sıyrılamayız. Belki böylece bir nebze olsun kendimizi rahatlatabiliriz, ancak bu tür bir yaklaşım problemi çözmeyeceği gibi, meselenin gelişimini anlayıp kavramamıza, tarihten ve mevcut durumdan gereken dersleri çıkarmamıza, tarihin bu anından itibaren eylemlerimizin muhtevasını ve yönünü doğru belirlememize engel teşkil eder. Tabiat boşluk kabul etmediği gibi ilmî saha, içtimaî, siyasî, iktisadî ve kültürel hayat da boşluk kabul etmez. Müslümanların boşalttığı her sahayı Batı doldurmuş ve bu alanlarda kendi hâkimiyetini tesis etmiştir.

16. Yüzyıldan itibaren İslam Âlemi’nde kesif bir yobazlık baş göstermiş, Müslüman dünya vahyin belirlediği ölçüden ayrılarak akıl-nakil dengesini yitirmiş, müspet ilimleri dinî alanın dışında telakki ederek medreseden kovmuş, hatta bu alandaki faaliyetleri “boş” ve “sakıncalı” olarak nitelendirecek kadar vahim bir noktaya evrilmiştir. Müslüman dünyanın bu noktaya evrilmesindeki en önemli etken, İrfan Mektebi’nin anahtar kavramı olan, “anlamak, tanımak” anlamında “bilmeye” tekabül eden ve müspet ilimlerin önünü açan “ma’rifet”in yerini muhtevası “dinî ilimler” ile sınırlandırılan ve daha çok malumatfuruşluk ifade eden kuru “ilm”in almış olmasıdır. Müspet ilimler medreseden kovulurken, ağırlık “dinî ilimler” olarak adlandırılan ilim dallarına verilmiş, deyim yerindeyse böylece İslam kuşu iki kanadından biri kırılmak suretiyle uçamaz hale getirilmiştir.

Klasik ilimlerin tek başına “Ulûm-u Âliye/Yüce-Yüksek İlimler” olarak nitelendirilmesi, dengenin müspet ilimlerin aleyhine nasıl bozulduğunu gösterir. Söz konusu tek yönlü yaklaşım açısından nakilde de keşfedilecek bir şey kalmadığından, bir diğer ifadeyle Hakikat her yönüyle tastamam bilindiği, dolayısıyla artık nihayete erişilmiş olduğundan -ki böyle olduğu zannedilmiştir- tefekkür de dumura uğramış, böylece deyim yerindeyse Allah yardım elini Âlem-i İslam’ın üzerinden çekmiştir. İlimler ve hikmet birbirleriyle doğrudan ilişkili olduğu için, dengenin kaybolması zamanla hikmeti de yok etmiş, bu noktadan sonra hemen her alanda baş gösteren yozlaşma ile birlikte medeniyetimizin çöküşü kaçınılmaz olmuştur. Durumun farkına geç varıldığından son bir gayretle yapılan ıslah ve tecdid hamleleri de medeniyetimizin çöküşünü önleyememiştir.

Sorulması gereken asıl soru şudur: İslam Âlemi, günümüz dünyasında müspet ilimler mecrasında yeni bir atılım yapacak, Batı’nın tabiatın ve onun bir parçası olan insanlığın aleyhine kullandığı bu mecrayı tarihî tecrübeleri ışığında aslına irca edecek, bu mecrada insanlığın hayrına değer üretecek güce ve zihinsel kapasiteye sahip midir?

An itibariyle bu soruya olumlu cevap vermek mümkün görünmemektedir; zira genel olarak “Müslüman zihin” Batı karşısında uğradığı ağır mağlubiyeti kör bir taklitçilikle bertaraf edebileceği vehmine kapılmış, göstermiş olduğu bu eğilim Batı’dan -Batı’nın takdir ettiği ölçüde- bilgi, metot ve teknoloji ithal etmekle sınırlı kalmış, dolayısıyla müspet ilimler mecrasında yeni bir atılım gerçekleştirememiş, tüketici pozisyonunda kalmıştır. Kaldı ki, üretici pozisyonuna geçse dahi ona hareket noktası teşkil edecek olan ve dışarıdan ithal edilen, elde ediliş biçimi (tabiata işkence), yorumlanışı (materyalizm) ve kullanım şekli (gayri ahlakî) itibariyle seküler karakterdeki bilgi, metot ve teknolojinin muhtevası, insanlığın hayrına değil yıkımına katkıda bulunmaktadır. Bu bakımdan İslamcılığın -Mehmet Akif’te ifadesini bulan- “Batı’nın ilmini alalım, ahlakını kendisine bırakalım” şeklindeki yaklaşımı son derece yanlıştır; zira Batı’nın ahlakı, elde edilişi, yorumlanışı ve kullanım şekli itibariyle ilmine damgasını vurmuştur. Bu yaklaşım olsa olsa bizi düşmanımıza benzetir, dolayısıyla kendimiz olmaktan çıkarıp başka bir şey haline getirir ki, böyle olduğu takdirde yaptıklarımızın hesabını asla veremeyiz.

Öte yandan 16. Yüzyıldan itibaren baş gösteren, müspet ilimleri gereksiz görerek medreseden kovan, bir gecede rasathane yıkan yobazlık, mevcut birtakım akımlar vasıtasıyla varlığını korumaya devam etmektedir. Örneğin 21. Yüzyılda dünyanın küre biçiminde olmadığını ve dönmediğini iddia edebilen “cins kafalara” hâlâ rastlanabilmektedir. Aynı şekilde günümüz İslam Âlemi’nde müspet ilimleri -zemmetmeseler dahi- dinî alanın dışında telakki eden “akıl sahipleri” çoğunluktadır.

Medeniyetimizin ihyasında önemli bir cüzü teşkil eden müspet ilimler mecrasında yapılacak yeni bir başlangıç için atılacak ilk adım, keşf-i kadîm yapmak suretiyle sahih ilim telakkisini yerleşik kılmak olmalıdır.

Atilla Fikri Ergunakilvefikir.org

(Bu yazı Terkip ve İnşâ dergisinin -an itibariyle basım ve dağıtım işlemleri tamamlanmış olan- Ekim 2015 tarihli 7. Sayısında yayınlanmıştır)

—–

Dipnot:

1- Hachette, c. 2, s. 523, bilimkuramı md., Gelişim Yay., İstanbul 1983

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s