Kemal Ramazan Haykıran / Tarih-Kültür / Yazarlar

Çöküş Yıllarında Parlayan Bir Yıldız: Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî

kös-kemalGümüşhanevî, sıradan bir mutasavvıf olmanın çok ötesinde hem nitelikli bir İslam âlimi hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu sıkıntılı durumda ihtiyaç duyulan bir aksiyon adamıydı.

II. Abdülhamid zamanı, Osmanlı İmparatorluğunda dış siyasetin yeniden şekillendiği bir dönemdir. 1871 yılında Almanya’nın kurulması ve 1878 yılında henüz saltanatının başlarında imzalanan Berlin antlaşması sonucunda Osmanlı Sultanının yeni bir dış politika oluşturması kaçınılmaz olmuştu. Sultan Abdülhamid Han, imparatorluğun, hızlı bir biçimde dünya üzerine yayılan büyük güçler karşısında savunmasız olduğunu düşünmekteydi. Sultanı en çok kaygılandıran ise askeri müdahaleler ve ekonomik yaptırımlardan ziyade Mısır ve Hindistan örneklerinde kendini açıkça gösteren parçalanma tehlikesiydi.(1) Bu koşullar altında imparatorluğun fikri birliğini sağlamak ve büyük bir hızla yayılan Batı emperyalizmine karşı alternatif bir direniş cephesi oluşturmak gayesi ile Müslüman unsurların fikri birlikteliğini amaçlayan bir girişim Sultanın ürettiği çıkış yolu olmuştu. İslam’ın inanç özelliğinde var olan birlik algısı bu defa inançsal bir kaygıdan ziyade Avrupa’nın İslam dünyasına girmesiyle oluşan tehdit karşısında toparlanmayı, yeniden canlanmayı amaçlamaktadır.(2) Bu çerçevede şekillenen “İttihad-ı İslam” politikasının imparatorluğun fikri ve siyasi birliğini sağlamak başta olmak üzere mezhepler arası sorunları çözmek gibi birçok amacı vardı.(3) Bu amaçlardan birisi de Osmanlı İmparatorluğu sınırları dışında kalan İslam coğrafyaları ile inançsal, fikri ve kültürel bağlar kurmak ve buradan bir güç oluşturmaktı. Abdülhamid’in İttihad-ı İslam politikasının iki temel hedefi bulunmaktaydı. Birincisi, bütün dünyadaki İslam toplumunu bir ülkü etrafında toplayıp bir güç birliği oluşturmak(4), cihad anlayışını güçlendirmekti. İkincisi ise iç politikaya dönük olarak dağılmanın eşiğine gelen Müslüman unsurları İslam bağı ile imparatorluğa bağlı tutmaktı.(5)

İttihad-ı İslam politikası bağlamında pek çok âlim, mutasavvıf ve entelektüelin Abdülhamid Han ile birlikte hareket ettiğini görmekteyiz. Bu çerçevede aktif rol oynayanların başında tarihten gelen köklü ve ruhani silsile bağları ile siyasetin çok ötesinde bağlayıcı ve birleştirici unsur olan tarikatlar yer almaktadır. Bu sufi şahsiyetler arasında en dikkat çekici isimlerin başında Gümüşhanevî tekkesinin de kurucusu olan Nakşî-Halidî şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî gelmektedir.

XIX. Yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nda her alanda olduğu gibi dini yaşamda da önemli değişimlerin olduğu bir dönemdi. XVIII. Yüzyıla girilirken Bayramilik, Eşrefilik, Halvetilik gibi Osmanlı’nın güçlü ve köklü tarikatlarının artık etkilerinin kaybolduğu görülmektedir.(6) XIX. Yüzyılın başlarında ise II. Mahmud’un reformları çerçevesinde bürokrasiye çeki düzen verilmesi ve Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına paralel olarak Bektaşiliğin de yasaklanması neticesinde Anadolu’nun gücünü koruyan eski tarikatlardan Bektaşilik ve Mevlevilik de zayıflamaya, devlet üzerindeki etkisini kaybetmeye başlamıştı.(7) Böylelikle İmparatorluk bünyesindeki tarikatların kurumsal güçleri kaybolmuş, etki alanları yavaş yavaş daralmıştı. Bu boşluğu ise XIX. Yüzyılın başında Bağdat çevresinde bir dirilme yaşayan Nakşibendiliğin Halidîyye kolu doldurmaktaydı. Halidîlik, Bağdatlı büyük mutasavvıf Mevlânâ Halid-i Bağdadî tarafından kurulan, Nakşibendiliğin önemli kollarından birisiydi. Halidîlik Nakşibendiliğin Hindistan’da Babürlüler hâkimiyeti altında şekillenen Mücedidiye kolundan şekillenmiş bir tarikattı.(8) Halid-i Bağdadî zamanında Halidîlik, İslam dünyasının çok geniş bir coğrafyasında etkin bir tarikat haline gelmişti. Osmanlı toplumunun da yeni tasavvufî söylemi Halidîlik olarak şekillenmekteydi.(9) Bunda II. Mahmud’un yasaklanan Bektaşi dergâhlarının başına Nakşi şeyhlerini görevlendirme yoluna gitmesinin de büyük etkisi bulunmaktaydı. Yetiştirdiği halifelerinin çokluğu sebebi ile Halidîlik’de kendi arasında birçok kola ayrılmıştı. Bu kolların şüphesiz en güçlüsü ve etkilisi İstanbul’da faaliyet gösteren Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî tarafından kurulan Gümüşhanevî koluydu.(10)

II. Mahmud dönemi ile birlikte İmparatorluk üzerinde etkisi iyice hissedilen ve Osmanlı toplumunun inanç ve kültürünü şekillendirmeye başlayan Nakşibendiliğin Halidiyye kolunun önemli temsilcilerinden olan Gümüşhanevî, Abdülhamid Han’ın İttihad-ı İslam siyasetinde önemli bir yere oturmaktadır. Gümüşhanevî’nin faaliyetlerinin İslam dünyasında derin etkiler bıraktığı açıktır. Örneğin 1976 yılında İstanbul’da düzenlenen Uluslararası İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları toplantısında bulunan Komor Adaları Dışişleri Bakanı, Gümüşhanevî tekkesinin o zamanki şeyhi Mehmet Zahid Kotku’yu ziyaret etmiş ve kendisine büyük hürmet göstermiştir. Bu hürmetin sebebi, Gümüşhanevî’nin Komor Adalarına göndermiş olduğu halifelerinin faaliyetleri sayesinde İslamiyet’in adı geçen adalarda çok yaygın bir inanç haline gelmiş olmasıdır.(11) Bu tekke, Komor Adalarında hâlâ daha aktif bir şekilde faaliyetlerine devam etmektedir.(12)

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî gerek Nakşibendiliğin Halidiyye gibi canlı ve güçlü bir kolunun şeyhi olması gerekse İstanbul’da faaliyette bulunması sebebiyle bir anda çağının öne çıkan mutasavvıflarından olmuştu. Ancak o, öne çıkmasını sadece bu özelliklerine borçlu değildi. Gümüşhanevî, sıradan bir mutasavvıf olmanın çok ötesinde hem nitelikli bir İslam âlimi hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu sıkıntılı durumda ihtiyaç duyulan bir aksiyon adamıydı. II. Mahmud ve Halid-i Bağdadî döneminde imparatorluk ile Nakşiler arasında başlayan zımni yakınlaşma, II. Abdülhamid ve Gümüşhanevî dönemlerine geldiğinde adeta bir işbirliğine dönüşmüştür. Gümüşhanevî dergâhına mensup dervişler bulundukları yerlerde devletin menfaatlerini devletin birer görevlisi gibi müdafaa ediyorlardı. Sarayda görevli pek çok bürokrat da Gümüşhanevî tekkesine mensuptu.(13) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî’nin İslam dünyasına yaklaşımı ile Abdülhamid’in İttihad-ı İslam siyaseti büyük oranda örtüşmekteydi. Bu itibarla Gümüşhanevî, tekkesinin bütün imkânlarını bu siyaset çerçevesinde kullanmaktaydı. Gümüşhanevî, imparatorluğun askeri, siyasi ve ekonomik gücünün artık Avrupa tehdidi karşısında direniş gösterebilecek güçte olmadığını çok iyi kavramıştı. Keza Gümüşhanevî, imparatorluğun parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu da görmüştü. Ahmed Ziyaüddin Gümişhanevî,  bu parçalanmayı önleyecek şeyin inanç birliği olduğunu, inanç birliğini kuvvetlendirmenin ise tasavvufi bağlarla gerçekleşebileceğini düşünmekteydi.

Bu düşünce ile imparatorluktan ayrılma tehlikesi yaşayan kritik bölgelerle ve imparatorluk sınırları içinde bulunmayan İslam dünyasının hassas coğrafyalarıyla tekke üzerinden bağlantılar kurmuş, yetiştirdiği nitelikli talebelerini bu noktalara yollamış, oradaki tasavvufi önderlerle fikir ve gönül birliği kurmanın yollarını aramıştı. Bu şekilde onlarca noktaya yüzlerce halife göndermişti. Bu bağlamda Mısır, Balkanlar,  Orta Asya, İdil-Volga Havzası ve Güney Asya’da güçlü ve köklü bağlantılar kurmuştu. Bununla da yetinmeyerek Avrupa yayılmacılığına alternatif siyasi bloklar oluşturabilecek olan Japonya, Çin, Endonezya ile de bağlantılar kurmuştu. Güney Asya’nın pek çok noktasında İslam’ın yayılmasını sağladı. İlmi ve fikri faaliyetleri neticesinde Osmanlı toplumunun dini algısını yenilemiş ve derin etkiler bırakmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın benimsediği ibadet ve dua usûlleri onun geliştirdiği usûllerdir. Osmanlı toplumunun inanç dünyasında bu kadar derin izler bırakan Gümüşhanevî’nin bu gayretleri siyaseten başarıya ulaşamamıştır. İmparatorluğun içinde bulunduğu şartlar ve Batı yayılmacılığının hızı karşısındaki çaresizliği, öngörülen ve olmasın diye uğraşılan parçalanmayı engelleyememiştir. Fakat bugün Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sonucu ortaya çıkan yeni devletlerde ve hiç Osmanlı hâkimiyetine girmeyen Asya’nın pek çok noktasında görülen Türkiye ile inanç ve din algısındaki birliktelik, büyük oranda Gümüşhanevî’nin bu gayretleri sayesindedir. Onun kurduğu bağlar hâlâ canlıdır. Dünyanın farklı bölgeleri hâlâ İstanbul’dan bir parça taşımaktadır.

Kemal Ramazan Haykıran – akilvefikir.org

——

1- Gökhan Çetinsaya, “Abdülhamid Dönemi Dış Politika”, Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi, İstanbul, 2012, s. 91

2- Gökhan Çetinsaya, II. Abdülhamid Döneminin İlk Yıllarında “İslam Birliği” Hareketi (1876-1878), A.Ü., SBE. Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1988, s. 3

3- Gökhan Çetinsaya, a.g.t., s. 11

4- Farnçois Georgeon, Sultan Abdülhamid, çev. Ali Berktay, İstanbul, 2006, s. 226

5- Gökhan Çetinsaya, a.g.t., s. 7

6- Mustafa Kara, a.g.e., s. 266

7- İrfan Gündüz, a.g.e., s. 118

8- Mustafa Kara,a.g.e., s. 285

9- İrfan Gündüz,a.g.e., s. 241

10- İrfan Gündüz, a.g.e., s. 216

11- İrfan Gündüz, “Ahmed Ziyauddîn Gümüşhanevî’nin Hayatı, Faaliyetleri, Eserleri ve Tesirleri”, Gümüşhanevi Sempozyumu, İstanbul. 1992, s. 18

12- İsimsiz, Cihad Önderleri I, İslam Mecmuası, İstanbul, 1987, s. 99

13- Hür Mahmut Yücer, “II. Abdülhamid  Dönemi Devlet Tarikat Münasebetleri”, Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi, İstanbul, 2012, s. 269

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s