"Kur'an-ı Kerim'i Anlamak" Safsatası - İsmet Özel / Video

“Kur’an-ı Kerim’i Anlamak” Safsatası – İsmet Özel (Video)

Her şeyi bilmiyoruz, bilmemiz imkânsız, gerekli de değil. Yani insanlar Kur’an-ı Kerim’in Allah Kelâmı olduğunu alenen inkâr edemedikleri için, yani ettikleri takdirde başlarına hoş şeyler gelmeyeceğini bildikleri için “Kur’an’ı anlamak”tan söz ederler ve insanları buna özendirmişlerdir. Birileri Kur’an’ı anlıyor, birileri Kur’an’ı daha iyi anlıyor, birileri bak şurası şöyle, falan filan… Hâlbuki biz Müslümanlar olarak Kur’an-ı Kerim’i anlamakla mükellef değiliz. Biz Kur’an-ı Kerim’i işitmekle ve itaat etmekle mükellefiz. Yani işitemediği halde anladığını iddia eden birtakım tipler var ve bunlar da hep “muazzam” adamlar, yani mesela 12 ciltlik tefsir yazıyorlar, Allah Allah, hiç olacak şey mi, bu hiç doğru bir şey değil, daha ağır kelimeler kullanmak istemiyorum. Yani Allah bir türlü becerememiş anlatmayı fakat bu biliyor, anlatıyor, hepsini biliyor, burası şöyle değil, şurası böyle diye ya da bizi çok eşek yerine koyuyor, “Salak sen bunu anlamazsın, burası böyle, şurası böyle…” Şimdi, tefsir; ilk müfessir olarak Resul-i Ekrem gösterilir. Sebebi nedir? Şudur: Fatiha Suresi’nde “Allah’ın gazabına uğrayanlar ve azıp sapmışlar” ibareleri -mealen- geçtiğinde sahabe soruyor, diyor ki, “Bunlar Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?” Resulullah’ın cevabı, “Başka kimler olaydı!” Bakınız, yani her şeyi doğru işitmek lazım, doğru anlamaktan önce doğru işitmek lazım. Ne diyor, dikkat edin, sahabe soruyor açıkça, diyor ki, “Bunlar, yani burada kast edilen Yahudiler ve Hıristiyanlar mı?” Resulullah “Evet, onlardır” demiyor, “Başka kimler olaydı!” Yani biz İbrahim milletinden olanlar, gerçekten İbrahim milletinden kimlerin olduğunun tasrihini öğreniyoruz buradan. Eğer Kur’an tefsir edilecekse farklı şekilde anlamaya mani olmak üzere tefsir edilir. Yani “Sakın ha, buradan başka bir şey anlamayın!” Onun için Celaleyn tefsiri, iki tefsirdir, benim bildiğim en kısa tefsirlerdir. Çünkü bu iki âlim, ola ki bunu yanlış anlarsınız, hayır burada o kast edilmiyor diye tasrihatta bulunmuşlardır. Yoksa, bak arkadaş burası şöyle, burası böyle, kimse Allah’a akıl öğretmeye kalkmasın. Başka kimler olaydı; biz yanlış anlaşılmayı yahut ne diyelim, işitme bozukluğunu reddederek ya da işitme bozukluğunu gidermek üzere tefsir ilmine rağbet edebiliriz, yoksa hermenötik değildir.

İsmet Özel

Reklamlar

One thought on ““Kur’an-ı Kerim’i Anlamak” Safsatası – İsmet Özel (Video)

  1. Kur’an’ı Anlayamayız Anlayışı
    Kur’an’ı anlayamayız anlayışı/önyargısı, Kur’anı anlamanın önündeki en büyük engellerden biridir. Kur’an a karşı, böyle bir anlayışa sahip olmaktan daha büyük bir yanlış olamaz. Adeta, Kur’ anın bütün işlevini sıfıra indirgeyen, insanla Kur’an arasındaki bütün ilişkileri koparan, aklı donduran ve Kur’an anlaşılmamaya mahkum eden bu anlayış değişmedikçe Kur’an’ı anlamak mümkün olmayacaktır.
    Kur’an’ın anlaşılır ve açık bir kitap olduğunu söyleyen Allaha rağmen, “biz bu kitabı anlayamayız” düşüncesine sahip olanlar, bilinçsizce Allah’a iftira etmektedirler. Allah, kendisine bu tür iftirada bulunanları zalim olarak nitelendirmektedir: “Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kim“. Kur’an kendisinin açık ve anlaşılır bir kitap olduğunu şu ayetlerle açıklamaktadır:
    “Biz bu Kur’an’ı Allah’a karşı gelmekten sakınanları müjdelemen ve inatçı milleti uyarman için senin dilinde indirerek kolaylaştırdık” (19 Meryem-97)
    “Andolsun ki Kur’an’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık* Öğüt alan yokmudur?’ (54 Kamer -17)
    “Biz onu anlayasınız diye, Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (12 Yusuf- 2)
    Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere ayetleri apaçık gösterdik. ” (2 Bakara – 118).
    “Andolsun ki Biz bu Kur’an’da türlü türlü örneği gösterip açıkladık. İnsan amma da çok tartışıyor” (18 Kehf – 54).
    “İşte böylece Kuran’ı apaçık ayetler, olarak indirdik. Allah, şüphesiz, dilediğini doğru yola eriştirir” (22 Hac – 16). “Andolsun ki biz size açık açık bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.” (24 Nur-34).
    “Andolsun ki, sana apaçık ayetler indirdik. Onları sadece yoldan çıkmışlar inkar eder”
    (2 Bakara – 99)
    “Elif lam, ra. Bu bir kitap’tır ki, hikmet sahibi, herşeyden haberi olan Allah tarafından ayetleri kesin kılınmış sonra da uzun uzadıya açıklanmıştır” (11 Hud – 1)
    “Bu indirip, hükümlerini kesinleştirdiğimiz suredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik” (24 Nur – 1). “Doğrusu bu Kur’an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız” (Zuhruf-44).
    “Biz o Kur’an’ı senin dilinle kolaylaştırdık ki düşünüp öğüt alsınlar” (44 Duhan – 58).
    “Böylece ayetleri uzan uzadıya açıklıyoruz ki, suçluların. yolu belli olsan” (6 Enam – 55)
    “îşte Rabbinin doğru yolu budur. Biz öğüt alanlar için ayetleri geniş geniş açıkladık” (6 En’am 126)
    “Elif, Lâm, Râ. Bunlar kitabın ve apaçık bir Kur’ân’ın âyetleridir. ‘ (15 Hîcr – 1).
    “Andolsun biz gerçekleri açıklayan ayetler indirdik. Allah dilediğini doğru yola iletir” (24 Nur-46).
    Kur’an’da bu ayetlere benzer daha birçok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerde de görüldüğü gibi Kur’an kendisinin anlaşılır olduğunu söyleyerek “Biz onu anlayamayız diyenleri yalanlamiş olmuyormu ?
    Öyle ya! Kur’an mı doğru söylüyor , yoksa “onu anlayamayız” diyenler mi? Kur’an’ın ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen, “anlayamayız” anlayışını sürdürenler ancak akletmeyenlerdir. Akletmeden inanma ise “körü körüne” bir inanmadırki böyle bir inancın hiç bir değeri yoktur. Geçerli ve gerçek inanma, bilerek inanmadır. Zira Rabbimiz, kendisine körü körüne değil, bilerek inanmamızı istemektedir.
    Düsünmeli değilmiyiz; Allah anlayamayacağımız bir kitabı ne diye bize göndersin? Anlamadığımız bir kitabı gönderip te bizi sorumlu tutar mı hiç ? Bu Allah’ın adaletine yaraşır mı? Eğer öyle olsaydı ozaman anladığımız bir kitap olmadığı îçın „senin doğru yolunu öğrenemedik” demeye hakkımız olmaz mı? Allah Kullarına zorluk dilemediğine göre ne diye anlayamayacakları bir kitabı göndersin?
    Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçek odur ki Allah biz kullarına, kitabını anlayacak düzeyde akıl vermiş, kitabını da aklımız düzeyinde anlaşılır olarak indirmiştir. Kur ‘ani ancak aklı olmayanlar anlamaz. Aklı olmayanlar ise zaten sorumlu değildir.Kur’an’a tabi olunmadan Allah’a kul olunmaz; Allah’a kul olmak isteyen ise O’nun gönderdiği Kitab’ı bilmek zorundadır. Kitabı bilmek anlamayı, anlamak da okumayı gerektirir. Allah’a giden yolda Kur’an’ı hayatına rehber edinmeyen kimse serapları (din adına uydurulmuş bid’at ve hurafeleri) gerçekyerine koymuş olur.
    Serap ise sadece yanıltıcı bir görüntüdür. Serap ve gerçek birbirinden ne kadar uzak ve farklı şeyler ise Kur’an’a, Kur’anın yerine insanın rehberliğine sunulan şeyler de birbirinden o kadar farklı ve uzaktır. Ve seraplarla aldatılan Müslümanlar, Kur ‘ana yönelmedikleri sürece bu aldanışın içinde yaşamlarını tüketeceklerdir.
    Kur’an adına ve fakat Kur’ansız bir hayatı yaşamanın çelişkisini anlamak/görmek ve bu gerçeği bütün bir insanlığa ulaştırmak ve Kur’anı yeniden Müslümanların rehberliğine geçirmek kurtu-luşumuz için tek yoldur. Evet, bizi Allah’ın dininden, Kur’an’dan ayırarak uzaklaştırdılar. O halde yeniden dine dönmek, dinî Allah’a has kılmak için Kur’an’a dönmeliyiz.
    Kur’an’dan daha iyi ve doğru rehber olmadığına göre Onun rehberliğine teslim olmalı değilmiyiz? Bir yandan Rehberimiz Kur’andır diyeceğiz diğer yandan da Onun içinde olanı bilme gereğini duymayacağız. Onu okuyup anlama çabası içinde olmadıkça bize asla rehberlik etmeyecektir .Çünkü, Onu rehber edinmenin şartı ne dediğini anlamaktır.
    Kur’an’ı anlayamayız anlayışını insanların düşüncesine yerleştirenlerin gerçek amacı, onları kendilerine bağımlı hale getirmektir. Uydurdukları, „her bir ayetin yüzlerce, binlerce anlamı olduğunu”, Hz. Ali’nin, “bir tek besmeleden yedi deve yükü kitap olacak kadar anlam çıkarabileceğini söyledigini“ Ebu hanife’nin, „bilmediklerimi ayaklarımın altına koyarsam başını göklere değer” dedigini ve benzeri gibi yalanlarla hatta bu yalanlarıda böylesine şerefli alimlere mal ederek Müslümanları uyuttular.
    Müslümanlarla Kitap’ları arasına kurulan bu büyük tuzaktan akletmeden kurtulmak mümkün değildir. Bu tür yalanlarla güya islamı yüceltmek ve ne kadar degerli olduğnu anlatılmak istenmektedir. Oysa ki gerçek hiç te öyle değil. Böyle düşünmekle, iyi niyetli de olunsa yapılan şey Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştırmaktır. Nasıl mı? şimdi düşünün
    Bir kimse , bütün yaşamını ilme vermiş olmasına rağmen yine de bilmediklerini ayaklarının altına koyduğu zaman başı göğe değdigine göre,bir besmelenin yedi deve yükü kitap dolusu anlamı olduğuna göre, ‘biz kim , islamı ve Kur an’ı anlamak kim?‘ diye düşünmez miyiz?
    Büyük alimler bile „İslam bir deniz, bizim bîldiğimiz ancak ondan bir damladır“ dedîklerine göre, “O “âlimler denizden bir damla kadar onu bilebildiklerine göre, bizim islam’ı öğrenebilmemiz, anlayabilmemiz, mümkün mü ?” önyargısı ile ondan uzak durmazmıyız?
    Bu anlayışla alimIere uymaktan başka yol yoktur, „nasıl olsa onlar biliyorlar, bizede onlara uymak düşer” diyerek, Kur’an’ın yerine onların din anlayışlarına uymuş oluyoruz.
    Bu arada şununda altını çizelim. sahi bu ümmet neden parçalandi ve neden herkez kendi cematine uyarda bir diger cemate düşmanca bakar ?
    Böyle bir görüşe doğru demek, beraberinde şu soruları cevaplamayı da getirmektedir: Bu, islam’ı kişilerin tekeline vermek değil mi? Bu, kişiler sayısınca din ve kitabın ortaya çıkması demek değil mi? Bütün hayatımızı versek bile, bırakın tümünü, bir kısmını dahi anlama imkanımızdan yoksun olduğumuz bir dinden üstelik tümünden nasıl sorumlu olabilriz ? Bütün hayatını İslam’ı öğrenmeye adamış bir kimsenin bile öğrendikleri, öğrenmesi gerekenlerin yanında denizden bir damla kadar olduğuna, bizim bu dini örenmek için milyonlarca yıl ömüre sahip olmamız gerekmez miydi ?
    Bize yeterince ömür vermediği için Allah haksızlık mı etmektedir.? Öyle ya, milyonlarca yılda öğrenilebilecek bir dini anlamak için bize yeterince ömür vermeli değil miydi? Bu ve buna benzer daha çok soru cevapsız kalmak zorundadır.
    Eğer Kur ‘an ı anlamayı yukardaki şartlara bağlı görürsek bu bir çelişki olur. Böylesi bir çelişkiyi islam’a maletmeye kimsenin hakkı yoktur.
    Allah kullarına hiç haksızlık yapar mı? Elbette ki yapmaz. Zira Allah adildir. Bu Allahın adaletine sığmaz. Rahman ve Rahim olan Allah yüce kur’an’da demiyor mu ki:
    “Anlayasınız diye Kitap ta her’şey açık açık izah ederek kolaylaştırdım“. “Hiç kimseye taşıyabileceğinden fazla yük yüklemedim”: ”inanıp iyi işler yapanlar, -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yapmasını yüklemeyiz işte onlar cennet halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır” (Araf – 42).
    Kur’an, ilmi ve bilgisi ne olursa olsun, kendisine bağlanan herkesi en doğruya iletecek bir rehberdir. O’na teslim olan, Allah’ın kopmaz ipine tutunmuş olur. Kur’an, Allah’ın, tutulsunlar diye kullarına uzattığı iptir, İpi Allah’ın ipinden daha sağlam olan kim vardır?Ne kadar garip bir seydir ki; Kur’an’ı yüceltmek adına bizim hayatımızdan çıkardılar. Kur’an’a dayanmayan bir hayat, nasıl İslam olarak nitelenebilir? Bu konuyu çok iyi düşünmek zorundayız, ki, Allah’ın Kitab’ na dönmekten başka çıkar yol olmadığını iyice anlayabilelim.
    Kitab’ının açık ve anlaşilır olduğunu söyleyen Allaha rağmen siz anlayamazsınız anlamanız da gerekmez anlayanlara uyun yeter diyenler, hesap,günü bizim yerimize hesap verebileceklermi?
    Veya biz hesaba çekilirken bize yardımcı olabileceklermi? Elbetteki yardımcı olmaya güçleri yetmeyeceğine göre ve herkes Kur’an dan hesaba çekileceğine göre, bir takım kimselerin Kur’anı anlayamazsınız diyerek Kur’an’la aramıza girmelerine izin verirsek, Kitapla aramızda engel oluşacağından imtihanı kaybedenlerden olmaz mıyız? Hepimizin imtihap kitabı Kur’an’dır. Herkes Kur’an’dan imtihan çekilecektir. Kim ki imtihanı vermek istiyorsa bu Kitaba çalışmak zorundadır. Bir yandan Kur’an’ın anlaşılır olduğunu, o’nu anlamak için hiçbir engel bulunmadığını; diğer yandan da O’nu anlamada engel olarak gördüğümüz birçok şeyi sıralamış bulunmamız bir çelişki gibi görülmemelidir.
    Zira Kur’an’ın ilk indiği toplumda böylesi engeller yoktu. Bu engeller tarihi süreç içinde oluşan yanlış anlayışlardan kaynaklanan engellerdir.Yoksa Kitabin kendisinden kaynaklanan engeller değildir. Kitapla, aramızda iletişim kurmada oluşan bu engeller, Kitab’ı gereğince anlamamızda aşılması ve yok edilmesi şart olan engellerdir.
    Kuran Yeterince Açık mıdır?
    Kur’an’ı anlamada bugün en büyük problemlerden biri; onun herkes tarafından anlaşılamayacağı, ancak özel kişilerin anlayışı, kavrayışı ve aracılığı ile anlamanın mümkün olabileceği, aksinin ise kişiyi sapıklığa götüreceği öngörüsünün toplumda yaygın ve yerleşik bir kanaat olmasıdır.
    Bu yaklaşım günümüzde o kadar yaygın ve bireylerin Kur’an’a olan yaklaşımlarını o kadar fazla etkileyecek boyuta varmıştır ki, ilmiyle temayüz etmiş kişilerin dahi kalbine “acaba böyle midir?” şüphesi düşmektedir.
    Halbuki en düz mantık bile, Allah (CC)’ın doğruluğa eriştirmek için bir hidayet rehberi olarak gönderdiği hikmetlerle dolu kitabının, insanı sapıklığa götürebileceğini kabul etmez.
    Kur’an’ın apaçık bir kitap olduğunu birçok ayetle ispat mümkün iken bu yazımızda sadece Bakara suresinin 159 ve takip eden ayetleri belirtmekle yetineceğiz. Çünkü bu ayet yukarıdaki yaklaşımın yanlışlığını ve bu yaklaşımın çok büyük bir sorumluluğun da açıkça üstlenilmesi demek olduğunu ortaya koymaktadır.
    “Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıkladıktan sonra, gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lanetçiler lanet eder, / ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna; işte onların tevbesini kabul ederim. Ben, tevbeleri daima kabul ve merhamet edenim. / İnkar edip de o halde ölenler var ya, işte, Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır. / Lanette temellidirler, onlardan azab hafifletilmez ve onların azabı geciktirilmez.” (Bakara 159-160-161-162)
    Girişte belirttiğimiz söz “herkesin kitaptan bir fıkhi hüküm çıkartmaması gerekir.” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirildiğinde masum, hatta haklı bir yaklaşım gibi durabilir. Ancak bunun son derece tehlikeli bir şekilde, Kur’an’ı anlama metodu olarak hayata geçmesinden dolayı, zararı masumiyetinden büyük sonuçlar doğurmaktadır.
    En önemli hasar şüphesiz ki, bireyin öncelikli ve mutlak olarak kendisini ilgilendiren, din ile ilgili yaklaşımları sorgulayabileceği yegane kaynağın elinden alınmış olmasıdır. Kavrayışlı bir zihin için bu durum başka açıklamaları gerektirmeyecek kadar açık bir tehlikedir.
    Abdestsiz Kur’an’a dokunulmaz gibi ek yasaklarla da bireyin Kur’an ile ilişkisi arasına engeller konduğunda artık meydan Kur’an’ı açıkladığını iddia eden birçok açıklayıcıya kalmaktadır. Burada, bu açıklayıcıların niyetlerinin bozuk olduğunu toptan iddia etmek elbette yanlıştır. Fakat peşlerinden gidenlerin, doğru bilgiyle onları sorgulamadan, sırf takipçi olmaları, zamanla olası birçok yanlışın görenek halini almasına sebep olmaktadır ki maalesef bu hep böyle olmuştur.
    Sonuç ise ortada… Birçok açıklayıcının kelâmlarını hıfzeden topluluklar, merak edipte acaba Allah (CC) ne demiş? bile demeden kendisini İslam’ı temsil etme misyonunun merkezinde görüyor. ..
    Kendilerine kavrayışlarının veya metodlarının yanlışlığı AYET ile gösterildiğinde ise klasik cevap hazır…
    “Sen veya hocan biliyorsunuz da onca namlı, filanca zat bunu anlamamış. Olacak iş değil…”
    Ardından bir sürü teviller ileri sürülüyor. Veya size diş bileyip kişisel eksikliklerinizden dem vuruluyor. Yada daha da ileri gidip namı pek hoş olmayan akımlardan biriyle sizi imgeleştirerek AYET’ler gözardı ediliyor…
    Yapılan maalesef hep bu olmaktadır.
    Halbuki Allah (CC)’ın resulü veda haccında; “…Burada bulunan bulunmayana ulaştırsın. Çünkü burada bulunan bu bilgiyi, kendinden daha iyi kavrayan birine ulaştırabilir…” demişti. Sırf bu uyarı dahi, inanç konusunda (Hz. Muhammed hariç) bir kişi veya zamana demir atmanın, metod olamıyacağını göstermiyor mu?
    Bugün ise inancını ciddiye alanlar hep serzeniş halinde…
    Neden öyle olmasın ki?
    • Hayatın dışına itilmiş ve sadece mistik bir tören sembolü olarak kutsallaştırılıp, içine bakılmayan Kur’an ve Kur’anı’ı anlama metodu.
    • Sorgulama etiğinden yoksun, her fırsatta “Şahidim ki Allah (CC)’dan başka ilah yoktur. Yine şahidim ki Muhammed Allah’ın kölesi ve elçisidir” dediği halde; kendisini gerçek şahit yapacak Kur’an’ı, anlamak için bir kez olsun eline almamış müslüman birey.
    • Din’i, bir şefaat zinciri ve bireysel haz alma eylemine indirgemiş akımlar.
    • Ya kaybedecek birşeyleri olduğundan yada ayetlere olan güvensizliklerinden ötürü; Kur’an’ı Kur’an’la anlayıp hadisleri de uygun ayetlerle eşleştirmek yerine geçmiş alimlere methiye ve minik şerhler koymanın ötesine geçemiyen alimler.
    • Tek tip, edilgen robotlar yetiştirmenin dışına çıkamayan; ilimleri eskilerin yazdıkları ile sınırlayıp hayata sırtını dönen; farklı ve özgür düşünceye, kutsanmış kariyerlerle baskı kurup geçit vermeyen eğitim sistemi.
    • Allah (CC)’ın ayetlerini belli bir saltanatı sürdürmeye tercih edemeyen devlet modelleri.
    • Davranış olaraksa; yanlış sabır anlayışı ile aşırı tepkisizlik yada marjinallik.
    Müslümanların mevcutları bugün bunlardır.
    Çözüm ise her müslüman bireyin şahitliğini, lafzî olmaktan çıkarıp Kur’an’ı bizzat anlayarak bilgiye dönüştürmesidir. Kur’an’ı anlamanın önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Bireyin Kur’an’a yaklaşmasına engel olacak en ufak maddi – manevi bidatleri yaşatmanın büyük bir vebal olduğunu yukarıdaki ayetler, müslüman, münafık, müşrik, kâfir ayrımı yapmadan çok açık bir şekilde ifade etmektedir…
    “Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu Kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitap Allah’ın, dileyeni kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah, sapıklıkta yürüyenlere yol da göstermez.” (Zümer 23)
    Kur’an’ı Başka Kaynaklara Göre Anlamaya Çalışmak
    Kur’an’ı, Kur’an’dan başka kaynakları esas alarak anlamaya çalışmak o kaynaklardan yararlanma düşüncesiyle değil de onları esas alma koşuluna bağlıysa, o zaman onlardaki yanlışları Kuranın anlamına taşımış oluruz. Bu da netice olarak Kuranı (söz olarak değil anlam olarak) tahrif etmek gibi büyük bir yanlışı içermektedir.
    Her şeye Ölçü saydığımız Kitab’ı, başka ölçüleri esas alarak açıklamak, ölçülerin yerini ve işlevini değiştirmek demektir, Hiç bir kaynak Kur an gibi veya Kur’an’a denk olamaz;
    “De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere bir araya gelseler birbirine yardımcı da olsalar, benzeri ni ortaya koyamazlar” (îsra-89)
    Kur’an’ı anlamada başka kaynakları temel ölçü olarak almak ve Kur’an’ı bu kaynaklarla açık lamaya çalışmak, temelde Kur’an’ı o şeylere uydurmayıda beraberinde getirir. Böylesi bir yanlış da kişiyi Kur’an’ı anlama adına, Kurandan sapmaya götürür.
    Kur’an’ı anlamada referans olarak alınan kaynaklara baktığımızda, başta esbab-ı nüzul (ayetlerin indirilmesine neden olan olay) olmak üzere; hadis, kelam ilmi,alimlerin görüşü, geleneksel kültür, mürşitler, tasavvuf odaklı din kültürü ve mezheplerin gelmekte olduğunu görmekteyiz. Bu kaynakların bir kısmını dışlamanın veya onları yok saymanın, kültürü ve bilgiyi yoksaymakla eş anlama geldiğini biz de bilmekteyiz.
    Ancak sorun, onları yoksayarak veya varsaymak sorunu değildir. İşin yanlışı, onları temel ve genel geçer doğrular düzeyinde görerek, Kuran’dan anlaşılması gerekeni onların belirlediği şekilde anlamayı esas almaktır.
    Oysa ki onlardan yararlanmayı ve fakat bu yararlanmayı da Kur’an’ın üzerinde ve önünde tutarak değil, bilgimize bilgi, görüşümüze zenginlik, bakış açımız a genişlik, düşüncemize olgunluk ve seviye kazandırıcı olarak görmek gerekir. Kuranı, bu kaynaklardan beslenen anlayışa kenetlemek, o kaynaklardan yararlanmak demek değil, o kaynaklarla Kur’an’ın vahy olma özelliğini zedelemektir. Doğruyu bulmada ölçü olarak Kur’an’ı değil, onları almaktır.
    Kur’an’dan sapmanın temel nedenlerinden birisi de bu anlayıştır. Bu anlayışı onaylamak, insanın sözünü Allah’ın sözünün önüne geçirmek, insani bilgiyi, ilahi olandan üstün tutmak demektir.
    Kur’an en üstün olandır, en doğru olandır, ana kaynaktır, korunmuştur, Allah sözüdür ve kendisine uyanlan kurtuluşa götürecek yegane rehberdir. Rehberden yararlanmak için ona uymak işin şartıdır. Rehberin yaptığı adres tarifini yanlış anlayanlar asla doğru adrese gidemezler.
    Referans olarak aldığımız kaynaklarla Kur’an’ı kıyasladığımız da, yapacağımız seçimle hangisinin hangisine uyması gerektiğine, neyin ölçü ve esas olduğuna da karar vermiş olacağız. Diğer kaynaklar diyenler mi, Kur’an diyenler mi doğru demiş olacaklar?
    Kuran diyenler doğru demiş olacaklarsa o halde Kur’an’ı anlamada diğer ölçüleri nasıl esas alabilir ve onları işin esası sayabiliriz? Onları, işin esası saydığımızda kendisinde hiçbir eksiklik ve çelişki bulunmayan, dosdoğru olan Kitab’a onlardaki çelişki, yanlışlık ve eksikliği bulaştırmış olmayacak mıyız? Bu nasıl akletmektir? Sahibi Allah tarafından korunmaya alınan ve kıyamete kadar korunacağı vaad edilmiş Kitab’ı; zamana, insana ve başka şartlara karşıkorumaya alınmamış kaynakları referans olarak alıp açıklamaya çalışmak yanlış bir yöntemdir.
    “Doğrusu Zikri biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette Biziz” (Hicr -9).
    Burada haklı bir itiraz yapılabilir. Denilebilir ki; Kur’an’ı peygamberden daha doğru anlayan ve uygulayan kim olabilir? Onun için Peygamber (sav) nasıl anlamış ve yaşamışsa bizim de O nün gibi anlamamız ve yaşamamız gerekmez mi
    Yani, Kur’anı hadis ve sünnete (Burada söz konusu edilen “sünnet” kavramı geleneksel anlayışda yer etmiş şekli ile alınmıştır.) göre açıklamalıyız diyenler, bu düşüncelerinde ilk bakışta haklı sayılabilirler.
    Hadis ve sünnetten yararlanmayı biz de gerekli görmekteyiz. Hadis ve sünnetten ‘yararlanmak‘ ayrı şey, hadis ve sünnete ‘göre’ tefsir yapmak ayrı şey. -Bu ayırıma dikkat ediniz- Ancak- şu gerçek gözardı edilmemelidir. Şayet Kur’an başka kaynaklara ‘göre’ açıklanmaya muhtaç bir kitap olsaydı, kendisi gibi açıklaması da korunma altına alınması gerekmez miydi? Kaldı ki Kur’an apaçık ve anlaşılır bir kitaptır:
    “Mücrimlerin (suçluların) yolu apaçık belli olsun diye ayetleri uzun uzadıya açıklıyoruz” (En’am 55),
    “İşte Rabbinin dosdoğru yolu budur. Öğüt alan kimseler için ayetleri iyice açıkladık” (En’am 126).
    Allah’a ait olduğu ve korunduğu kesin olan vahyi, peygambere ait olduğu varsayılan ve öyle olduğu konusunda kesinlik bulunmayan sözlere göre yapılan açıklamaları, kesin doğrularmış gibi kabul edersek yapılacak yanlışlarla Kitab’ı (söz olarak değil? anlam olarak) tahrif etmiş olmayacak mıyız?
    Eğer, ayeti kendisine göre açıkladığımız söz (hadis), Peygambere aitse ayeti doğru anlamış oluruz, ya o söz (hadis) Peygambere ait değilse, peygamber sözüdür diye, hadis böyle açıklıyor diye, o zaman gerçekte Allah’ın sözüne değil, ona verilen yanlış anlama iman etmiş olmaz mıyız? Ayetler apaçık ve anlaşılır olduğundan, Allah’ın elçisi onları insanlara bildirmekle yetinmiştir.
    Yoksa hiç bir zaman, “bu ayet, bu da onun açıklamasıdır” diyerek iki ayrı şey söylememiştir.
    Eğer öyle olsaydı, kendisi korunmuş olan vahyin açıklaması da korunmuş olurdu. Ancak Kur’an’ın pratize edilmesi gereken hükümlerini bildiren âyetler peygamberlik görevi gereği peygamberimiz (sav) tarafından pratiğe geçirilmiş (sünnet) olup ve bu pratiğe geçirilen hükümler kesintisiz bir şekilde yaşanarak “amel-i tevatürle” en sağlıklı şekilde bize ulaşmıştır.
    Kur’an’da kendimiz için gerekli olup ta anlamını bilemeyeceğimiz hiçbir ayet yoktur. Ben bu ayeti anlamıyorum diyenlerin, onu anlamak için başvurduğu kaynaklardaki bilgiler daha çok uydurulmuş bilgiler olduğundan, ayeti, doğru anlama adına yanlışa kurban etmektedirler. Bir ayet anlaşılmıyorsa, ya üzerinde gereğince akledilmedigindedir ya da onun bilgisine ulaşmada bir takım engeller söz konusudur veya bizi doğrudan bağlayıcı bir fonksiyonu / özelliği olmadığındandır.
    Prof Dr Abdülaziz Bayındır.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s