Kemal Ramazan Haykıran / Tarih-Kültür / Yazarlar

Süleyman Şah ve Türkiye Devleti

kös-kemalBazen tarih önünde zorlayarak siz gücünüzle fırsatlar oluşturur, tarihin akışını değiştirirsiniz. İşte bu bağlamda karşımıza çıkan en çarpıcı örnek Süleyman Şah’ın üzerinde yaşadığımız toprakları yurt haline getirme sürecidir. Süleyman Şah Türkiye Devleti’nin gerçek manada kurucusudur.

Tarih boyunca görülmektedir ki bazen yaşanan gelişmeler ve onların oluşturduğu koşullar insanlara ve toplumlara önemli fırsatlar sunar, bu fırsatları değerlendirebilen toplumlar tarih önünde çok daha güçlü ve avantajlı pozisyona erişebilirler. Bunun tarihte pek çok örneğini tarihi devirler içinde görmekteyiz. Moğol istilası sonrası Anadolu’da Osmanlı’nın yükselişi yahut Asya içinde Timur’un yükselişi akla gelen ilk örneklerdendir. Fakat bazen de tarih önünde zorlayarak siz gücünüzle fırsatlar oluşturur, tarihin akışını değiştirirsiniz. İşte bu bağlamda karşımıza çıkan en çarpıcı örnek Süleyman Şah’ın üzerinde yaşadığımız toprakları yurt haline getirme sürecidir. Süleyman Şah Türkiye Devleti’nin gerçek manada kurucusudur. Bu manada tarihimizin önemli değerlerinin başında gelmektedir.

Laf Süleyman Şah’a gelmişken mevzu derinleşmeden birkaç kelâm etmekte fayda var. Popüler kültür ürünlerinde ziyadesiyle gündeme geldiği gibi Süleyman Şah ile Osman Gazi arasında hiçbir kan bağı yoktur. Yani Süleyman Şah, Osman Gazi’nin dedesi değildir. Osman Gazi’nin dedesi Gündüz Alp’tir. Kaldı ki, Osmanlılar Kayı Boyu Oğuzları’dır ve Moğol istilası sonrası Türkiye’ye gelmişlerdir. Selçuklu hanedanından olan Süleyman Şah ise Oğuzların Kınık Boyu’na mensuptu. Aralarında bir kan bağı, hele de dede-torun olmaları mümkün değildir. Vakti zamanında bir kroniğin yakıştırması ile böyle bir algı oluşmuş, bu da popüler kültür mecralarında kendine yer bulmuştur maalesef.

Süleyman Şah, Selçukluların batıya göçen kolunun başındaki hükümdarıydı. Selçuklu İmparatorluğu da Türklerin kurmuş olduğu üçüncü büyük imparatorluktur (Hunlar, Göktürkler, Selçuklu ve Osmanlı). Ancak diğer ikisinin Müslüman olmayan Türkler tarafından kurulduğunu göz önüne alırsak, Selçuklu, Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra kurdukları ilk büyük imparatorluktur. Diğer yandan İslam tarihinde Selçuklular dört büyük imparatorluktan (Emevi, Abbâsî, Selçuklu, Osmanlı) üçüncüsünü oluşturmaktadır.

Selçuklu’nun temellerinin Horasan gibi İslamlaşmış bir coğrafyada atılması, eski Türk değerleriyle İslami değerlerin uyumlu bir kaynaşmasını da beraberinde getirmişti. Bu durum Türklüğe yeni bir güç kazandırmıştır. Bu nedenle bütün Türk toplulukları ve siyasi olaylar, günümüzde bile Selçuklu izleri taşımaktadır.

Selçuklular doğuda Sibirya, batıda Marmara ve Ege kıyılarını, kuzeyde Kafkasları, güneyde Mısır ve Anadolu’yu kapsamış ve buraları İslam yurdu hâline getirmiştir. Bu bakımdan Selçuklu devleti büyük bir öneme sahiptir. Özellikle de Türk gücü ve İslam imanını birleştirmesi bakımından önemli rol oynamaktadır.

Selçuklular, Oğuzların Kınık Boyu’na mensuplardır. Selçuk’un babası Dukak Oğuz Yabgu devletinde önemli bir mevkide bulunmaktaydı. Bu devlet konar-göçer Türklerin beyleri vasıtasıyla Yabgu’ya feodal bir biçimde bağlı bulunmaktaydılar. İslam âleminden giden ticaret kervanları onların topraklarından geçiyordu.

Oğuzlar 10. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Müslüman olmaya başlamışlardı. Dukak’ın soyundan İslamiyet’i kabul eden ilk kişi Selçuk’tur. Selçuk, babası öldüğünde 17 yaşlarındadır. Oğuz Yabgu’nun yanında yetişmiştir ve babasından sonra devlet içinde Subaşı görevini üstlenmiştir. Daha sonrasında kendisine bağlı Oğuz boylarıyla birlikte Oğuz Yabgu’dan ayrılarak Cend şehrine gelmiştir. Ayrılma nedeni yer darlığı, otlak yetersizliği olarak gösterilebilmektedir. Selçuk’un Cend şehrine gelmesi önemli bir dönemi başlatmıştır. Cend, Müslümanların oturdukları, Türk ve İslam ülkeleri arasında bir sınır şehridir. Ayrıca bu dönemde kalabalık Türk kitleleri İslamiyet’i kabul etmekteydi. Selçuk, Buhara ve Harizm gibi komşu İslam ülkelerinden din adamları isteyerek kendisine bağlı Oğuzlarla birlikte İslamiyet’i kabul etmiştir. Müslümanlığı kabul etmelerinde yeni dinin cazibesi kadar bu sayede kazanacağı siyasi imkânlar da önemli rol oynamıştı. Selçuk’un Mikail, Arslan, Yusuf ve Musa olmak üzere 4 oğlu bulunmaktaydı. Mikail daha babası hayattayken ölmüştü. Onun iki oğlu Tuğrul ve Çağrı Bey bizzat Selçuk tarafından yetiştirilmişti. Selçuk’un vefatından sonra Arslan Yabgu unvanını aldı. Tuğrul ve Çağrı Beyler de yönetimdeki yerlerini almıştı. Tuğrul Bey’in ölümünden sonra Selçuklu tahtına Alparslan geçerek Anadolu fethini yeni bir heyecanla başlatmıştı.

Sultan Alparslan dönemi, Tuğrul Bey dönemindeki gelişmelerin artarak devam ettiği dönemdir.  Türkiye’nin kaderini değiştiren en mühim gelişme kuşkusuz Malazgirt zaferidir. Sultan Alparslan 1071 baharında Anadolu başkenti Rey’den (Tahran) hareket etti ve öncelikle Gürcistan’ı ele geçirdi. Daha sonrasında Doğu Anadolu’daki Bizans yönetiminin ünlü kalesi olan Ani üzerine yürüdü ve şiddetli bir kuşatmayla Ani kalesi ele geçirildi. Buranın ele geçirilmesinin ardında Halife tarafından Alparslan’a Ebu’l Feth unvanı verilmiştir. Ardından da güneye döndü, Ani ve Aras havzası üzerinden Bilad-ı Rum’a girdi.  Burada biz tarihi biraz yanlış okuyoruz aslında. Sultan Alparslan’ın Bizans’ın üzerine yürümek ve Türkiye topraklarını fethetmek gibi bir politikası asla olmamıştı. Onun asıl hedefi Mısır idi. Hem buradaki Şiî Fatımî hilafetini ortadan kaldıracaktı hem de burayı kendine yurt edinecekti. Böylece İslam dünyasında huzuru bozan Batınî grupların destekçilerini kökünden kazımış olacaktı. Ayrıca Mısır’da uzunca bir süredir hatırı sayılır bir Türk varlığı bulunmaktaydı. Onların burada oluşturduğu ortam ve bunlardan Sultan’a gelen haberler de Sultan’ın gözünde Mısır’ı daha cazip bir belde kılmıştı. Bu bağlamda Alparslan’ın amacı Mısır olarak belirmiş ve netleşmişti. Sultan, Anadolu üzerinden Halep’e varacak, kışı burada geçirecek ve nihayetinde de bahar geldiğinde Kahire’yi vuracaktı. Bunu Nizâmü’l-Mülk’ün Siyasetnamesi’nde açıkça görmekteyiz. Ama siz hesaplar yaparsınız da hesaplarınızın dışında bir de sizi çeken bir mukadderat olur. İşte Alparslan’ın başına gelen tam olarak buydu. O, Kars-Erzurum-Malatya hattı üzerinde yürürken Bizans İmparatoru Romen Diogen Alparslan’ın kendi üzerine yürüdüğünü düşünerek tedbirlerini arttırmış, toparlayabildiği en kalabalık ordu ile doğuya Alparslan’a doğru yürümüştür ki, böylece iki hükümdar karşılaşınca savaş kaçınılmaz olmuştur.

Başta Alparslan savaşa dahi girmek istemiyordu. Nizâmü’l-Mülk’ün teşvikiyle savaş kararı aldı. Neticede kendilerinden üç kat kalabalık bir orduyu Selçuklular Malazgirt’de yenmiş oldular. İşte bu tarihin döndüğü andı, çünkü artık Bizans’ın topraklarını koruyamadığı açıkça anlaşılmıştı. Artık burası fethe müsait, yurt edinmeye elverişli topraklardı. Doğal olarak Alparslan’ın Mısır hedefleri de ertelenmiş oldu. Fakat Alparslan hâlâ önünde açılan bu yeni topraklar için kalıcı bir fetih düşünmemekteydi. Sadece elde edilen başarı korunsun kaygısıyla uçlardaki Türkmen beylerine burayı boş bırakmayın diye buyurdu. Bunun neticesinde ise Erzurum, Mardin, Diyarbekir ve Malatya çevrelerinde Saltuk Bey, Mengücek Bey ve Artuk Bey tarafından Selçuklu Sultanı’na bağlı uç beylikleri kurulmuştu. Zaten Alparslan da bir yıl sonra ölmüş, yerine oğlu Melik Şah Selçuklu tahtına geçmişti.

Fakat burada önlerinde yeni açılan toprağı yurt edinmek isteyen, bu tarihi fırsatı değerlendirme azminde olan biri vardı. Selçuklu hanedanı soyundan Arslan Bey’in torunu Kutalmış Bey’in oğlu Süleyman Şah’tı bu kişi. Kutalmışoğlu Süleyman, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ile Çağrı Bey’in amcaoğluydu. Kutalmış önce Tuğrul Bey’e karşı isyan etmiş, sonra Büyük Selçuklu Sultanlığı tahtına geçen Alparslan’ın sultanlığını kabul etmemiş ve onunla başarısız bir çatışmaya girişmişti. Kutalmış 1064’de ölünce (Süleyman Şah dâhil) dört oğlu o zamanlar Büyük Selçuk Sultanlığı sınırları dışında kalan fakat göçebe Türkmen boylarının yerleşmeye başladıkları topraklara kaçmışlardı. Süleyman Şah, babası ve dedesi gibi taht iddiasında başarısızlığa uğramamak için amcaoğulları ile doğrudan bir taht kavgasına tutuşmadı. Hep merkezden uzakta, kendi boyu ve kendine tabi Türkmenlerle yaşadı. 1071’de Malazgirt sonrasında bu bölgenin fethe müsait olduğunun anlaşılmasıyla birlikte buraya doğru akınlara yöneldi. Neticesinde de Süleyman Şah 1075’te batı uçlarında Bizans’ın önemli yerleşim yerlerinden olan İznik’i fethetti. Burayı kendine başkent tutarak 1075 yılında Türkiye Selçukluları devletini kurmuş oldu. Bu olay, coğrafyanın ve Türklüğün kaderini değiştiren büyük bir olaydı. Süleyman Şah hanedan mensubiyetinden kaynaklanan meşruiyeti ile devletini kurmuş, hükümdarlığını ilan etmişti. Fakat Melik Şah bunu hoş karşılamamış, hatta engelleyici girişimlerde dahi bulunmuştu. Örneğin oğulları Şehin Şah ve Kılıç Arslan, Melik Şah’ın elinde esir edilmişti. Böylece Melik Şah, Süleyman Şah’ı kontrol altında tutmaktaydı. Melik Şah bundan daha önemli bir müdahale daha gerçekleştirmişti. Müslüman siyasetinin o devirdeki hâkimiyet meşruiyeti telakkilerinden olan bir nokta bulunmaktaydı. Buna göre Müslümanların siyasi ve ruhani otoritesi durumunda bulunan Abbasî Halifesinin hükümdarlığını ilan eden beye bir berat vermesi icap ederdi. Ancak bu berattan sonra hükümdar meşru bir hükümdar olabilirdi. Melik Şah, Halife’yi baskı altında tutarak Süleyman Şah’a bu meşruiyeti sağlayan beratı verdirmemekteydi. Bu durum karşısında Süleyman Şah hem Melik Şah’a hem de Abbasî Halifesine birer mektup göndererek hakkı olan beratın kendisine verilmemesi durumunda Mısır’daki Şiî Halifesine bağlanacağını ve ondan berat alacağını bildirmişti. Yeni fethedilen bu kritik coğrafyanın Şiîleşmemesi ve Şiîliğin yaygınlaşmaması için Süleyman Şah’a beratı verildi. Böylece Türkiye Selçuklu Devleti resmen kurulmuş oldu.

Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Melik Şah tarafından Büyük Selçuk Sultanlığı’na bağlı Sultan olarak tayin edilmiştir. Bizans sınırlarında idaresini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizanslılarla bazen savaş yaparak bazen Bizans isyancılarına yardım ederek hükmü altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başarmıştır. 1075’de Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu’da bulunan önemli şehirlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit’i (Nicomedia) eline geçirmiş ve Güney Marmara bölgesine tamamen hâkim olmuştur. Ayrıca Çanakkale boğazından geçen gemilerden vergi almaya başlamıştır. 1077’de ülkesinin bağımsızlığını ilan edip İznik merkezli bağımsız bir devlet olarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur.

1078’de Süleyman Şah, Bizans İmparatoru VII. Mikhail Dukas’la Bizans tahtını ele geçirmek üzere isyan eden Anatolikon Thema’sı (Vali-Generali) Nikeforos Botaneiates’e karşı askerî yardım anlaşması yapmıştır. Fakat Süleyman Şah ordusu ile İznik ile Kütahya arasında Nikeforos Botaneiates ile karşılaşınca, asi generalin sağladığı daha uygun şartlar nedeniyle taraf değiştirip Nikeforos Botaneiates’a askeri yardım sağlamış ve onun III. Nikeforos ismi ile Bizans İmparatoru olmasına önayak olmuştur. Bu yardım dolayısıyla Bizanslılar göçmen Türkmenlerin Anadolu’da ta Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul etmişlerdir.

1080’de ise Süleyman Şah Bizans tahtına geçmek isteyen bir diğer isyancıya (Nikeforos Melissenos’a) yardım etmiştir. Türkiye Selçuklu Devleti’nin hızlı bir biçimde büyümesinden çekinen Bizans İmparatorluğu (Balkanlardaki karışıklığın da etkisiyle) Türkiye Selçuklu Devleti ile bir antlaşma yapmış ve bu antlaşmaya göre Bizans, Türkiye Selçuklu Devleti’ne yıllık tazminat ödemeyi kabul etmiştir.

Süleyman Şah, Bizans’la yaptığı bu antlaşma sonucu batı sınırını güvenceye almıştır. Süleyman Şah’ın devletini kurması ve üst üste başarılar kazanması Türklerin Anadolu’ya gelişlerini hızlanıyordu. Süleyman Şah, Ermeniler üzerine bir sefer düzenlemek için Kilikyalılar üzerine sefer yapmıştı. Yakın akrabası ve veziri Ebu’l-Kasım’ı İznik’te idareci olarak bırakan Süleyman Şah, doğu sınırlarını genişletme planları ile 1084’de Çukurova’ya (Kilikya’ya ve belki de Suriye üzerine) bir sefere çıkmıştır. Bu sefer sonucu Tarsus, Adana ve Antakya’yı devletinin sınırlarına katmıştır.

Fakat İran merkezli Büyük Selçuklu Devleti’nin Suriye’de  (bir bakıma özerk) emiri olan Ebu Said Tajuldevla Tutuş (Tutuş, Melikşah’ın kardeşi ve Sultan Alpaslan’ın oğludur.) bu seferin kendi egemenliği altında olan Suriye üzerine yöneleceği kuşkusuyla Süleyman Şah’a karşı çıkmıştır. Her ikisi de Selçuk hanedanı olan bu iki taraf arasındaki askeri çekişmeyle başkenti İsfahan’da bulunan Melik Şah’ın bir bağlantısının olup olmadığı henüz belgelenmemiştir. Ancak bazı tarihçiler Tutuş’un Melik Şah’ın emriyle hareket ettiğini bildirmektedirler. Gerçekten Süleyman Şah Antakya’yı ele geçirdikten sonra bütün Suriye’ye sahip olma amacıyla Halep’i kuşatmıştır. Kentin valisi olan İbn-i Huteyti, Tutuş’tan yardım istemiş, Tutuş yanına Selçuklular’ın yetenekli kumandanlarından Artuk Bey’i (Artuklu Beyliği’nin kurucusu) alarak 4 Haziran 1086 tarihinde Halep yakınlarında Ayn Seylem Savaşı’nda Süleyman Şah’la karşılaşmıştır. Süleyman Şah bu savaşta mağlup olmuş ve hayatını kaybetmiştir.

Süleyman Şah kısa süren hâkimiyeti döneminde Adana, Tarsus, Misis ve Avnazarba şehirlerini fethetmiştir. Antakya’nın fethi için yola çıkarken İznik’te yerine Ebu’l-Kâsım’ı bırakmıştı. Süleyman Şah’ın ölümünden sonra Süleyman Şah’ın oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, esir olarak Büyük Selçuk Sultanı Melik Şah’ın başkenti olan İsfahan’a gönderilmiştir. Türkiye Selçuklu Devleti bu nedenle 1086–1092 yılları arasında hükümdarsız geçen bir “fetret dönemi” yaşamış ve ülkeyi vezir Ebu’l-Kâsım yönetmeye çalışmıştır. Ancak 1092’de Melik Şah’ın ölümü ile oluşan kargaşayı fırsat bilerek İsfahan’dan kaçabilen Kılıç Arslan İznik’e gelmiş ve babasının kurduğu devleti daha da yükseltmeye ve başarılarını attırmaya devam etmişti. Böylece başlayan bu fetih, akamete uğramadan gelişimine devam etmiş oldu.

Süleyman Şah, Bizans’ın bu kadim topraklarını bir Türk yurdu, bir İslam beldesi haline getirmiştir. Bu itibarla Süleyman Şah, Türkiye Devleti’nin kurucusudur. Onun fethettiği, Türkleştirdiği ve İslamlaştırdığı bu beldede Selçuklular medeniyet ve siyasette altın çağlarını yaşadılar. Ardından da Osmanlılar gibi muazzam bir Türk-İslam imparatorluğu bu miras üzerinde yükseldi.

Konu buraya gelmişken bir noktayı daha hatırlamakta fayda var. Bizim tercihen Türkiye dediğimiz, Süleyman Şah’ın bize mirası olan bu topraklar, tarihin hiçbir dönemimde “Anadolu” olarak anılmamıştır. Çok sahiplenip özümsediğimiz “Anadolu”  adı gerçekte “Anatolia”dır ki, “Doğu” manasına gelir. Roma’nın Doğu başkenti İznik’in doğusundaki belde olan Kütahya ve civarı için kullanılmıştır. Bugünkü kullanıldığı coğrafyayı bu manada asla karşılamamaktadır. Güney Akdeniz kıyılarının, kuzey Karadeniz kıyılarının, Ege kıyılarının, orta ve doğu bölgelerinin her birinin farklı farklı isimleri vardı. Bunlardan sadece bir tanesiydi “Anatolia”. Araplar ise Roma’dan dolayı Ahlat, Diyarbakır ve Çukurova’nın batısında kalan topraklara “Bilad-ı Rum” diyorlardı. Başlangıç yeri olan Erzurum ise “arz-ı rum” yani “rum toprağının başladığı yer” manasında kullanılmıştır. “Anadolu” tabirinin bugün üzerinde yaşadığımız coğrafya için kullanılması Süleyman Şah sonrasıdır. Ancak Süleyman Şah’ın burada başlattığı siyasi ve kültürel faaliyetlerin neticesinde bu coğrafya tarihinde ilk defa tek bir isim ile anılır oldu ki o isimde “Türkiye”dir. XI. Yüzyıldan sonra gerek Arap ve Fars gerekse Latin kaynaklarında bu topraklar “Türkiye” adı ile anıldı. “Anatolia” adından türeyen “Anadolu” ise XIX. Yüzyılda topraklarımızdan İslam’ı ve Türk izlerini silmek isteyen ithal bir aklın ürettiği marka olmuştur.

Kemal Ramazan Haykıran – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s