Kemal Ramazan Haykıran / Tarih-Kültür / Yazarlar

Birlikteliği Amaçlayan Bir Kurum: Fütüvvet Teşkilatı

kös-kemalİslâm medeniyeti Halife’nin Fütüvvet teşkilatını kurmasından daha önceki erken dönemlerinde sosyal yapıyı güçlendirecek bir teşkilat oluşturmuştu. “Hisbe” adıyla anılan bu teşkilatın dayanak noktası, İslâm’ın temel inanç ilkelerinden olan “Emr-i bil-maruf ve nehy-i ani’l-münker”, yani “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” anlayışıdır.

“Feta” sözlükte “genç, yiğit cömert” manalarına gelmektedir. Fütüvvet ise “gençlik, kahramanlık, cömertlik” anlamlarını taşımaktadır.(1) II. (M. VII.) yüzyıldan itibaren Fütüvvet kelimesi Sufilerce tasavvufî bir manada kullanılmaktaydı. Bazı mutasavvıflar Fütüvvet kelimesini “dostların kusuruna bakmama” şeklinde tarif etmekteydiler. Cafer-i Sadık ise Fütüvveti, “Ele geçen bir şeyi başkalarının istifadesine sunmak, ele geçmeyen bir şey için de şükretmektir” şeklinde tanımlamaktaydı.(2) İslam dünyasında tasavvufun iki önemli merkezi olan Horasan ve Bağdat-Basra muhitlerinde fütüvvet hareketlerinin birbirine sıkı bir şekilde bağlı olduğunu görülmektedir. Bu bir manada İslam coğrafyasının genelinde ortak bir kültür dilinin varlığını da göstermektedir. Gerek Horasan’da gerekse Bağdat’ta feta denilen ve en belirgin vasıfları cesaret, kahramanlık, cömertlik ve fedakarlık olan kişilere büyük bir hayranlık duyulmaktaydı. Kur’an’da feta (fitye, feteyat) diye nitelendirilen (en-Nisa 4/25; Yusuf 12/ 30, 36, 62; el-Kehf 18/ 60, 62) kişiler için bu sıfat dini bir mana taşı­ması yanında takdir edilen bir anlam ifade ediyordu. Put kıran (el-Enbiya 21/ 60) veya gördükleri baskıya rağmen inançlarını koruyan ve bu uğurda ülkelerini terk eden kişilerden feta diye söz edilmesi (el-Kehf 18/10, 13) bu nitelemeye bir çekicilik kazandırmaktaydı.(3) Bundan dolayı halk arasında takdir edilen bir vasıf olan yiğitliği Kur’an’daki “feta” ifadesiyle irtibatlandıran sufiler bu kavramı bir tasavvuf terimi haline getirmede tereddüt göstermemişlerdi. Sufilere göre mert, cömert ve cesur bir kişide bulunan vasıflar hakiki bir sufide de bulunduğundan, sufi aynı zamanda bir feta’dır. Bu sebeple sufiler, fetayı “sufi”, fütüvveti de “tasavvuf” olarak tarif etmekte bir sakınca görmemişlerdir.(4) Genel olarak “feta” ve “fütüvvet” kelimeleri “sufi” ve “tasavvuf” anlamında kullanılmakla beraber tasavvufta bu terimlerden çok defa sufide bulunan fedakarlık, diğerkamlık, iyilik, yardım, insan severlik, hoşgörü ve nefsine söz geçirme gibi ahlaki nitelikler kastedilmektedir. Böylece gerçek yiğitlik, kahramanlık, cesaret ve mertliğin bu ve benzeri niteliklere sahip olmayı gerektirdiği vurgulanmaktadır.

Mutasavvıflar, Fütüvvet’in esasının fedakarlık olduğunu vurgulamaktadırlar. Öyle ki, bir ziyafet verileceği zaman mahalledeki köpeklerin bile doyurulması, bir karıncanın bile incitilmemesi gerektiği belirtilerek bu fedakarlığın, sevgi ve merhametin hayvanları da kapsayacak şekilde geniş tutulması gerektiğini savunmuşlardır.(5)  Mutasavvıflara göre fütüvvet, bir kimsenin, başkalarının hak ve menfaatlerini kendi hak ve menfaatinden üstün tutması, başkalarına katlanması, hataları­nı görmezlikten gelmesi, özür dilemeyi gerektirecek davranışlardan sakınması, kendini aşağılarda, başkalarını ise yükseklerde görmesi, sözünde durması, sadakat göstermesi, olduğundan başka türlü görünmemesi, kendini başkalarından üstün saymamasıdır.(6) Yine Sufilere göre fütüvvet, Hz. Âdem gibi özür dilemek, Hz. Nuh gibi iyi, Hz. İbrahim gibi vefalı, Hz. İsmail gibi dürüst, Hz. Musa gibi ihlaslı, Hz. Eyyüb gibi sabırlı, Hz. Davud gibi cömert, Hz. Muhammed gibi merhametli, Hz. Ebu Bekir gibi hamiyetli, Hz. Ömer gibi adaletli, Hz. Osman gibi hayalı, Hz. Ali gibi bilgili olmaktır.(7)

İslam medeniyetinin şekillendiği erken tarihlerde Fütüvvet, sufiler arasında böyle bir mana dünyasına karşılık gelmekteydi. Başlangıçta bir ruh halini ve ahlakı yansıtan Fütüvvet kurumsal bir yapı olmaktan uzaktı. Ancak XII. Yüzyılın sonuna gelindiğinde İslam dünyası siyasi, fikri ve mezhebi bir parçalanmışlığa düşmüştü. Daha da vahim olanı mezhep çatışmaları öldürücü olmaya başlamıştı. Bu kargaşaya bir çözüm olması amacıyla devrin Abbasi Halifesi Nâsır li-dînillah, sufîlerin sıkça kullandığı bu güzel kavramı İslam dünyasını birleştirecek bir kurumun ismi olarak belirledi ve Fütüvvet teşkilatını kurdu. Halife bu yapının siyaset üstü olmasını istemekteydi. Daha da ileri gitti ve kendine bağlı bir kültür ve ahlak kurumu olarak kurduğu Fütüvvet teşkilatını Şiî ve Sünnî birlikteliğine de dayandırdı. Kurumun yapısını şekillendirirken Şiî eğilimlerden de istifade etti.(8) Tasavvufî özelliklerini hiç kaybetmeyen Fütüvvet ehlinin, Halife’nin talimatıyla teşkilatlı dönemde kemer kuşanmaları, şalvar giymeleri, tuzlu su içmeleri, her sanatın bir piri olduğuna inanmaları, aralarında örgütlenip disiplin içinde mesleklerini icra etmeleri, birbirlerini kardeş bilerek iki feta arasında özel bir kardeşlik kurmaları, “Ali’den başka feta, Zülfikar’dan baş­ka kılıç yoktur” deyip Hz. Ali’yi pir ve baş feta tanımaları, en belirgin özellikleri olmuştu. Bu dinamiklerle fütüvvet ehli tasavvufi özellikleri olan bambaşka bir kuruma dönüşmüştü. Artık bir devlet kurumu olan fütüvvet, yeni ve güçlü bir kültürel ve sosyal göreve hazırlanmaktaydı.

Hatırlanacağı üzere İslâm medeniyeti Halife’nin Fütüvvet teşkilatını kurmasından daha önceki erken dönemlerinde sosyal yapıyı güçlendirecek bir teşkilat oluşturmuştu. “Hisbe” adıyla anılan bu teşkilatın dayanak noktası, İslâm’ın temel inanç ilkelerinden olan “Emr-i bil-maruf ve nehy-i ani’l-münker”, yani “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” anlayışıdır. Bu ilke çerçevesinde Müslümanlar piyasada kötü malın dolaşmasını, ürünlerin fahiş fiyata satılmasını engelleyen “Hisbe” teşkilatını kurmuşlardı. İslâm’ın tamamen kendi inanç ilkelerinden ortaya çıkan ve toplumda uzun yıllar sosyal adaleti sağlayan bu teşkilat, XI. Yüzyılda Abbasiler’de yaşanan çözülmeye bağlı olarak önemini ve işlevini kaybetmişti. Halife en-Nâsır ise bu ehemmiyetli teşkilatı yeniden ihya etme gayreti içine girmişti. Bu gayretlerin sonucu olarak Fütüvvet teşkilatı kurulmuştu.(9) Çok geçmeden Selçuklu Sultanı ile Abbasî Halifesinin yazışmaları neticesinde Fütüvvet teşkilatı Selçuklu ülkesinde de yerini almış oldu. Halife Nâsır, İslâm dünyasında eski devirlerdeki gibi siyasi birliğin sağlanamayacağını fark ettiğinden, kültürel bir birlik sağlamaya hizmet etmesi amacıyla Fütüvvet teşkilatını önemsemiş ve bütün Müslüman ülkelerde yaygınlaşmasını istemişti. Selçuklular, Anadolu’da iyiden iyiye yerleşip güçlü bir devlet oluşturduktan sonra siyasal ve sosyal hadiselerin savuramayacağı güçlü bir toplum yapısına ihtiyaç duymaktaydılar. Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ikinci saltanatı zamanında Selçuklu Devleti köklü idarî reformlara giderken, toplum hayatında dirlik ve düzeni sağlayacak bir yapılanmaya da gitmişti.(10) Sultan’ın toplumsal yapılanmayı güçlendirme arayışları otuz dördüncü Abbasi Halifesi en-Nâsır’ın yeniden yapılanma sürecine denk gelmekteydi. Anadolu’da da Selçuklular Fütüvvet teşkilatının bir kolunu kurmuşlardı. Selçuklular oluşturdukları sosyo-ekonomik alt yapı ayrıcalığı ile Fütüvvet teşkilatını Anadolu’da daha etkili ve güçlü bir kurum hâline getirmeyi başarmışlardı. Selçuklu ülkesine Fütüvvet teşkilatı Şehy Mecdeddin İshak’ın marifetiyle getirilmişti.  Şehy Mecdeddin İshak, Anadolu Selçuklu şehzadelerinin de hocası olan ve büyük itibar gören bir âlimdi. Aynı zamanda Selçuklu sarayında Sultan’a danışmanlık yapan bir diplomattı. Abbasi halifesi Nâsır li-dînillah, İslam dünyasının içinde bulunduğu dağınıklığa bir çare olması amacıyla İslam inancının yaşandığı her toplumda karşılığı bulunan ve kuşatıcı bir kurum olan Fütüvvet teşkilatını canlandıracak girişimlerde bulunmuştu. Siyasi parçalanmışlığa rağmen aynı inanç ve kültür etrafında bir araya gelen ve tüm İslam dünyasını kucaklayan sosyal ve ekonomik bir teşkilat oluşturmuştu. 601/1204 yılında Selçuklu tahtına çıkan Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in güçlü otoritesi ile gösterdiği gayretler neticesinde Anadolu’da güçlü bir Türk-İslam kültürü şekillenmeye ve köklü kurumlar oluşmaya başlamıştı. Keyhüsrev’in bu başarılı gayretleri neticesinde Anadolu’nun siyasi, sosyal ve kültürel çevresinin değişmeye başlamasını devrin önemli mutasavvıf entelektüellerinden Şeyh Evhadüddîn Kirmânî şu mısralarıyla gayet güzel açıklamaktadır:

“Kayserin ayağının altında yer eksilmekteydi

Köşkü gökyüzüne yükselmişti

Ey Keyhüsrev, onun yerini almış durumdasın

Söyle o köşk nerede? Kayser ise sanki hiç yaşamadı”(11)

Halife Nâsır’ın burada esas amacı İslam dünyasında birlik ruhunu yakalamaktı. Uzun zamandır devam eden siyasi parçalanmışlık Müslümanları fikri ve kültürel olarak da birbirlerinden uzaklaştırmaktaydı. Buna bir de mezhepler arasında yaşanan çatışmalar eklenince İslam dünyası ciddi bir bölünmeye doğru sürüklenmekteydi. Siyasetin soğuk ve ihtiraslı dünyası Müslüman devletlerin birlik içinde yaşamalarını, Müslüman toplumun yeniden tek bir siyasi çatı altında toplanmasını imkânsız kılmaktaydı. Her devletin şahsi siyasi hesap ve beklentileri birbirlerine karşı düşmanca politikalar üretmelerini de beraberinde getiriyordu. Bu, bölünmüşlüğü daha da pekiştirdiği gibi, birlikteliğin yakalanmasında en büyük engeli oluşturmaktaydı. Dolayısıyla siyasetin dışında başka bir yol bulmak gerekiyordu. Halife de bunu yapmıştı. Farklı devletlerin varlıklarını devam ettirdiği, hatta birbirlerine karşı hesaplar güttüğü koşullar altında farklı bir yol açtı. Kültürel ve sosyal bağlarla siyaseti devre dışı bırakarak tasavvufun da kuşatıcı gücünü kullanmak suretiyle İslam dünyasında güçlü bağlarla birbirine bağlamış, ahlaki, içtimaî, kültürel ve tasavvufî bir teşkilat kurdu. Şimdi tüm karşıtlıklara ve devletlerinin çatışmalarına rağmen Müslüman toplum bir şekilde birbirine bağlanmaktaydı. Bu kurumun Bağdat’tan sonra en güçlü olduğu yer Selçukluların yeni ülkesi Anadolu’ydu.

Kuşkusuz Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında esas etken Selçuklu hanedanlığına mensup olan Sultan’ın amcaoğlu Süleyman Şah oluşmuştu. Dedesi ve babasının zamanından beri hanedanlıkla sorun yaşayan Süleyman Şah, kendine yurt edinme gayreti ile Anadolu’ya akınlar düzenlemişti. Neticede 1071 Malazgirt zaferinden sadece dört yıl sonra 1075’te Anadolu’nun kuzey ucuna kadar ulaşmış ve Bizans’ın doğudaki ilk payitahtı olan İznik’i fethederek burayı kendine başkent yapmış ve burada Selçuklu İmparatorluğu’nun Anadolu (Rum) kolunu (Selçukan-ı Rumî) kurmuştu(12). Böylelikle Anadolu’da kurulan ve Türkiye Selçukluları olarak anılan bu devlet bambaşka bir kültürü Anadolu’ya taşımaya başladı.

Anadolu Selçukluları bir yandan Bizans’la uğraşırken, diğer yandan Danişmendlilerle mücadeleye girmişti. Süleyman Şah’ın oğlu I. Kılıç Arslan, saltanatı boyunca Danişmendliler ve Haçlılarla savaşmış, büyük bir direnç göstermiş, Anadolu’yu Bizanslılara bırakmayarak gücünü ispatlamıştı. Ancak Haçlıların gücü Kılıç Arslan’a belli oranda geri adım attırmıştı. Babasının başkenti İznik’i terk etmek zorunda kalmış, doğuya çekilmiştir. Avrupalılar ona saygı duyuyor ve ondan çekiniyorlardı. Çünkü o batı kaynaklarının ifadesine göre yarım milyon Haçlıyı Anadolu topraklarına gömen bir askerdi.(13) Anadolu’daki Selçuklu tahtının dördüncü sultanı olan Kılıç Arslan’ın oğlu Sultan I. Mesud da babası gibi Haçlılara karşı büyük kahramanlıklar göstermişti. Onun zamanında Konya, Selçukluların merkezi hâline gelmişti. Böylelikle, Selçuklular Anadolu’da imar faaliyetlerine de başlamış oluyorlardı. Bir taraftan Haçlılarla mücadeleye devam ediyorlar, diğer taraftan da Anadolu’da yeni bir düzen oluşturuyorlardı. Sultan Mesud zamanında Anadolu’da Selçukluların gücü net bir biçimde görülmekteydi.  Ancak esas dönüşüm II. Kılıç Arslan ile birlikte yaşanacaktı.

II. Kılıç Arslan, Haçlılarla mücadeleyi sürdürürken, 1176’da Miryokefalon Savaşı’yla Bizans’ı ağır bir yenilgiye uğrattı ve bu savaş ile artık Türklerin Anadolu’da kalıcı olduklarını göstermiş oldu.

I. İzzeddin Keykavus’un, ülkenin sürüklendiği kısa fetret devrini aşıp tahta geçmesinden sonra Anadolu Selçukluları büyük bir sıçrama göstermeye başlamıştı. Anadolu’da kalıcı oldukları başta Selçuklularının kendileri olmak üzere(14) tüm dünya tarafından anlaşıldıktan sonra, Selçuklular başta başkentleri Konya olmak üzere Anadolu’da büyük imar faaliyetlerine girişmişlerdi. İmar faaliyetlerinin en yoğun yaşandığı dönem ise Keykavus’un kardeşi olan Sultan I. Alaeddin Keykubad zamanıydı. Bu dönemde Selçuklular en parlak dönemlerini yaşamaktaydılar. Sultan Alaeddin Keykubad zamanında Anadolu Selçuklu Devleti önemli siyasal ve ekonomik gelişmeler kaydetti. Karadeniz kıyısında Sinop ve Akdeniz kıyısında Antalya limanlarını ele geçirmek suretiyle önemli ticaret yollarına sahip oldu.(15)

Anadolu Selçukluları’nın bu yükselişine karşın İslâm dünyasının genelinde ise yoğun bir kargaşa ikliminin hâkim olduğu görülmekteydi. Bir zamanların altın şehri olan Bağdat, Abbasi Halifeliği’nin içine sürüklendiği mezhep çatışmalarından dolayı yaşanmaz bir hâl almıştı. Gazneli ve Karahanlı devletleri de taht kavgaları yüzünden istikrarlarını kaybettikleri gibi her iki ülkede de can güvenliği kalmamıştı. Selçuklu hanedanının merkezi olan İran’da büyük sultan Melik Şah’ın ölümüyle birlikte düzen bozulmuş, ülke kargaşa ortamına sürüklenmişti. Anadolu’da ise siyasî düzeni sağlayıp duruma hâkim olan Anadolu Selçukluları, ticaret yolları üzerinde olan Anadolu’nun ticaretini de kontrollerine almışlardı. Böylece Anadolu Selçukluları’nda hem siyasî istikrarın sağlanmasıyla huzur temin edilmiş hem de ticaret kontrol altına alınarak maddî refah sağlanmıştı.(16) Bu özellikleri ile Anadolu tam bir cazibe merkezi hâline gelmişti. Durum böyle olunca İslâm dünyasının farklı coğrafyalarından Anadolu’ya doğru bir nüfus hareketi başlamıştı. İslâm dünyasının diğer bölgelerinde yaşanan sıkıntılardan dolayı ilmî faaliyetlerini sürdüremez hâle gelen âlim ve mutasavvıflar Anadolu’ya gelmeye başlamışlardı. Bu da Anadolu’nun kültürel açıdan zenginleşmesini sağlamaktaydı. Anadolu Selçuklu sultanlarının âlim ve mutasavvıfları himaye eden politikaları bu göç hareketini daha da arttırmaktaydı. İslâm âlimlerinin Anadolu’ya gelmeleri ve burada faaliyet göstermeleri, Selçuklu sultanlarının da arzuladığı bir şeydi. Çünkü Selçuklular, Anadolu’da siyasî, askerî ve ekonomik açıdan bir hâkimiyet kurmuşlardı ama kültürel açıdan zayıftılar. Anadolu’nun kadîm kültürü hâlâ çok güçlüydü. Anadolu’ya kültürel açıdan da hâkim olmayı burada kalıcı olmanın gereği olarak gören Selçuklular, mensup oldukları kültür dünyasını Anadolu’ya taşıyacak ve burada hâkim kültür olmasına hizmet edecek olan Müslüman âlimlerin gelişini destekleyen politikalar yürütmekteydi.

İşte bu bağlamda Fütüvvet teşkilatının Anadolu’ya taşınması hem burada güçlü bir kültürel teşkilatın kurulmasını hem de Anadolu Selçukluları’nın diğer Müslüman muhitlerle güçlü organik bağlar tesis etmesini sağladı. Böylelikle Anadolu’da İslâm dünyasının hiçbir yerinde olmayan bir yapı ortaya çıkmıştı. Ahilik adıyla anılan bu teşkilat Anadolu’da sosyal yapıyı güçlendiren ve ayakta tutan bir kurum hâline gelmişti. Ahilik özü itibariyle Fütüvvet teşkilatının bir uzantısı olmakla beraber, Anadolu Türklüğüne ait özgün bir teşkilat olarak görülmektedir. Ahilik, dinî bir anlayış ile şekillenmekteydi ve tasavvufî nüveler taşıyordu. Dolayısıyla sadece Müslüman esnafın üye olduğu bir kurumdu. Böylece Selçuklu Sultanı’nın, Halife Nâsır’ın Fütüvvet teşkilatını eş zamanlı olarak kendi ülkesinde kurmasıyla birlikte kökeni Hisbe Teşkilatı’na dayanan ama tamamen Anadolu ve Türk kültürüyle yoğrulmuş, Anadolu Selçukluları’na ait bir teşkilat olan Ahilik Teşkilatı ortaya çıkmıştı. Anadolu’nun sosyal ve kültürel yapısının değiştiği bu dönemde sonraki süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu unsurlarını da oluşturan dörtlü sosyal teşkilatı, yani Bacıyan-ı Rûm, Abdalan-ı Rûm, Gazâyan-ı Rûm ve Ahîyan-î Rûm’u, bir sosyal yapı oluşturma projesi çerçevesinde Gıyaseddin Keyhüsrev oluşturmuştu.(17)

İşte bu şekillenen yapı çerçevesinde Sadreddin Konevî’nin babası Mecdeddin İshak, Sultan tarafından Abbasi Halifesine gönderilmiş ve Abbasiler ile Selçuklular arasındaki kültürel bağları sağlayan kişi olmuştu. Halifenin “Hisbe” teşkilatını yeniden canlandırma girişiminin ürünü olan Fütüvet teşkilatı paralelinde Anadolu Selçuklu ülkesinde tamamen Anadolu’nun Türkler eliyle şekillenen yeni kültür ortamına özgü yerli bir sosyal teşkilat ortaya çıktı. Bu oluşuma Sadreddin Konevî’nin babası büyük katkıda bulunmuştu. Dolayısıyla Konevî, Anadolu’yu şekillendiren bu yeni algının etrafında yetişmiş, bu algının daha ilk kaynağında yetişen ilk kuşak entelektüellerin başında gelmiştir. Bu özelliği ile Sadreddin Konevî, XIII. Yüzyıl Anadolu kültürünü temsil eden bir şahsiyettir.

Kemal Ramazan Haykıran – akilvefikir.org

——–

1- Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”. TDV, İA. XIII, s. 259.

2- Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”. TDV, İA. XIII, s. 259.

3- Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”. TDV, İA. XIII, s. 260.

4- Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”. TDV, İA. XIII, s. 260.

5- Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”. TDV, İA. XIII, s. 260.

6- Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”. TDV, İA. XIII, s. 260.

7- Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”. TDV, İA. XIII, s. 260.

8- Ahmet Yaşar Ocak, “Fütüvvet” TDV, İA. XIII, s. 261.

9- Mikail Bayram, “Türkiye Selçukluları Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğin Doğuşuna Etkisi”, Türkiye Selçukluları üzerine Araştırmalar, Konya 2003, s. 58.

10- Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 320.

11- Evhadüddîn-i Kirmanî, Rubailer, s. 277

12- Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi Selçuklular Dönemi, Ankara 2014, s. 104.

13- Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1996, s. 104.

14- Süleyman Şah soyundan gelen Anadolu Selçukluları, Anadolu’daki ilk dönemlerinde kendilerini burada kalıcı görmüyorlardı. Anadolu’da güçlenmeyi sonrasında da İran’a geri dönüp Selçuk Hanedanı’nın merkezini ele geçirmeyi hesapladıkları anlaşılmaktadır. Bu niyeti açıkça ilk dillendiren de Kılıç Arslan’dı. Bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Ortaçağlar Anadolu’sunda İslâm’ın Ayak İzleri: Selçuklu Dönemi, İstanbul 2011, s. 251

15- Ahmet Yaşar Ocak, Ortaçağlar Anadolu’sunda İslâm’ın Ayak İzleri: Selçuklu Dönemi,  s. 252.

16- Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, çev. Erol Üyepazarcı, İstanbul 2002, s. 64.

17- Mikail Bayram,”Bacıyan-ı Rum(Anadolu Bacıları) ve Fatma Bacı”, Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar,Konya, 2003,s.89-90

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s