Atilla Fikri Ergun / Din / Yazarlar

Hadis Münkirleri ve Hadis Rivayetinde Edep

atilla-fikriergun-köşeOryantalistlerle aynı teraneleri söyleyenlerin ümmete verebilecekleri bir şey yok. Kuşkusuz böyleleri Batılı düşünce kuruluşlarında imal edilen İslam’ı imha projesinin birer parçası; düşük zekâlar üst akıl tarafından piyon olarak kullanılmaya her zaman elverişli olmuşlardır.

Hz. Peygamber’den rivayet edilen sözler, onun tarafından yazdırılmış mektuplar ve evrak, Resulullah’ın (s.a.v.) vasıflarını bildiren rivayetler, onun herhangi bir olay karşısında takındığı tavrı anlatan rivayetler ve genel olarak onun hayatında meydana gelmiş herhangi bir olaya tanıklık edenlerin rivayetleri, bunların hepsi Hadis’in kapsamına girer. Söylemekten yorulduk ama tekrar pahasına bir kez daha ifade etmiş olalım: Hadis konusunda temel kriter bize kadar ulaşan herhangi bir sözün sıhhat şartlarını haiz olup olmadığıdır, söz sıhhat şartlarını haiz ise tartışma biter. Bu konuda “sana göre-bana göre” diye bir şey olmaz. Birisi çıkıp “Bu söz Kur’an’a ters” dediği için ne o söz gerçekte Kur’an’a ters düşer ne de birileri sıhhat şartlarını haiz olduğu halde herhangi bir söze “uydurma” dedikleri için o söz uydurma olur. Böyle ilim olmaz.

Dolayısıyla birilerinin şahsî görüşlerine veya modern algılarına yahut Kur’an metnine bakıp çıkardıkları sonuca uymuyor diye herhangi bir hadis yok sayılamaz, sayılırsa dinde rölativizme meşruiyet kazandırılmış olur ki, o zaman da herkes “şekil a”da görüldüğü üzere kafasına göre hareket eder.

Hadis ilmi, usûl bakımından en sağlam ilimdir. Bir sözün kim tarafından, ne zaman, nerede söylendiği, hangi ravi zinciriyle aktarıldığı, ravi zincirindeki kişilerin kim oldukları -ahlakî durumlarına kadar- irdelenmiş, sonunda da hadisler sahih, hasen, garib, zayıf, mevzu/uydurma vs. şeklinde kategorilere ayrılmıştır. Hz. Peygamber’den nakledilen herhangi bir söz kaynağına kadar takip edilerek o sözün onun tarafından söylenip söylenmediği ortaya konulmuştur. Böyle yapmak yerine usûlü yok sayıp insanları “sahtekâr” yerine de koyabiliriz elbette, bu çok kolay bir yol olur, üstelik bizi zahmetten de kurtarır ama neticede ilim olmaz.

Hadis inkâr edenden dinî hüküm alınmaz, Hz. Peygamber’den başkasının peygamberliğine ihtiyacımız yok. Zira kendi görüşünü Hz. Peygamber’in sözünün önüne geçirenden âlim olmaz, olsa olsa sahte peygamber olur ki, bunlardan ortalıkta yeteri kadar var.

Tefsir usûlü bilmeyen Tefsir’den, Hadis usûlü bilmeyen Hadis’ten, Fıkıh usûlü bilmeyen Fıkıh’tan, Din usûlü (Usûli’d-Din veya İlm-i Kelâm) bilmeyen de Akidevî-Kelâmî meselelerden söz etmemelidir. İki temel kural şunlardır: Bir: Vusûlsüzlük usûlsüzlükten ileri gelir. İki: Usûl esasa mukaddemdir. Usûl bilmeden konuşup “yorum” yapan tartışmasız cahildir, böyleleri cesur olurlar, cehalet ile cesaret bu noktada birleşmektedir.

Bilgi eksikliği anlamında cehaleti bir noktaya kadar anlayabiliriz, ancak oryantalistlerin hangi amaçla ne yazıp çizdiklerini gayet iyi bilenlerin “İslam” adına onlarla aynı tezleri ortaya sürmeleri apaçık ihanettir, bunun ne mazereti ne de affı vardır.

Hadis inkârcılarının bu konuda “Ne kadar da az aklediyorsunuz” şeklinde hitap eden ayetleri öne sürmeleri ise kafadan gayri müsellah olduklarının en bariz kanıtlarından biridir. O hadislerle amel edenler Hindistan’dan İspanya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada tarihte eşi olmayan bir medeniyet kurdular. Onlar “akledemedi”, modernistler “akletti”, iyi de modernistler ne kurdu, ne inşa etti?! Hiç! Bilumum oryantalistlerden, Goldziher’den, Schacht’tan, Margoliouth’tan vs. aşırdıklarını burada “akıl” diye satmaya kalkıştılar. Kendi durumlarının farkında değiller, akılları iflas etmiş haberleri yok.

Vatandaş hapse düşmüş, Medrese-i Yusufiyye’de “olma”ya bakacağına Goldziher tercümesi yapmış, böylelerinden ümmete hayır gelmez. Henüz bir hadisin metnini dahi doğru düzgün okuyamadığı halde hadis tenkidi yapmaya kalkışandan olsa olsa hadis münkiri olur. Böylelerinden başka bir şey bekleyenin “aklına” hep birlikte şaşalım!

“Kur’an İslam’ı” diye bas bas bağıran modernist zihin her işini Kur’an’la halledebileceğini zannedecek kadar şaşkın. “Namaz kılmak için Kur’an’a bakmak yeterli” diyecek kadar “akıllarını” yitirmiş olanlar var. Metinden tekbiri, kıyamı, rükûyu, secdeyi, kıraati ve rekât sayısını çıkarsanız, lafızların karşılıklarını da tam olarak verseniz ve bunları bir kâğıda yazarak, İslam’la ilgili hiçbir bilgisi olmayan, daha önce namaz kılan birini hiç görmeyen bir kimsenin eline tutuşturup, ondan buna göre namaz kılmasını isteseniz, 14 asırdır kılına geldiği şekilde namaz kılamaz. Kur’an’a bakıp namaz kılacaksın; ancak komedi programlarına konu olur.

Dolayısıyla hadis münkirlerini okumak yerine ilim-irfan sahibi olmaya bakmak lazım; ilim demek usûl demek, irfan demek ruh ve maneviyat demek. Oryantalistlerle aynı teraneleri söyleyenlerin ümmete verebilecekleri bir şey yok. Kuşkusuz böyleleri Batılı düşünce kuruluşlarında imal edilen İslam’ı imha projesinin birer parçası; düşük zekâlar üst akıl tarafından piyon olarak kullanılmaya her zaman elverişli olmuşlardır.

Medine-i Münevvere’nin bir diğer adı da Dâru’s-Sunne’dir. Medine, İslam’ın Hz. Peygamber’in Sünnet’i üzere içtimaî, siyasî, iktisadî, hukukî ve askerî bir organizasyon olarak hayata tatbik edildiği ilk belde olması hasebiyle bu adı almıştır. Sünnet’i-Hadis’i yok sayan modernist, Medine’ye verilen bu ismin altından kalkamaz, içine düştüğü saf çelişkiyi hiçbir şekilde izah edemez.

Bir de hem hadisleri inkâr eden hem de Endülüs’ü öven cahiller var. “Endülüs İslam’ın ışığı”, “aydınlığı”, “ilim ve kültür medeniyeti” vs. Oysa Endülüs’te Malikî mezhebi hâkimdi, haliyle en yaygın hadis kitabı İmam Malik’in Muvatta’ıydı, bir. Endülüs’te hadis öğretilen medreselerin, Endülüslü muhaddislerin ve Endülüs’te hadis kitapları üzerine yapılmış ihtisar, şerh ve tefsir çalışmalarının listesini versek abartısız yer yetmez, iki. Raffaello’nun ‘Atina Okulu/Scuola di Atene’ adlı freskine giren İbn-i Rüşd bir Malikî Kadı’sıdır, üç.

Bazı arkadaşlar Sünnet-Hadis inkârcılarının oryantalistlerden devşirdikleri yöntemlerle yaptıkları asılsız propaganda karşısında haklı olarak çileden çıkıyorlar. Aslında hiç gerek yok, zira hadisler titizlikle kayıt altına alınmış, külliyat ortada, kıyamete kadar da var olacak. Cümle âlem bir araya gelip inkâr etse yine de Sünnet-i Seniyye’ye halel gelmez. Yaşamak isteyen yaşar, inkâr etmek isteyen inkâr eder.

Ayrıca bizim ispatlamak zorunda olduğumuz herhangi bir şey yok, dolayısıyla böyle bir çaba içinde olmak gereksiz; zira biz var olan, yaşana gelen bir şeyden söz ediyoruz, onlar ise var olanın uydurma olduğundan dem vuruyorlar. Dolayısıyla iddiasını ispat etmek müddeiye ait bir iştir, getirsinler hadisleri uydurma olduklarını ispat etsinler. Söz sıhhat şartlarını haiz ise aksi yönde söylenenlerin hepsi yok hükmündedir, akıl sıhhat şartlarını haiz olan bahse konu söz ile -söylendiği ortamı da göz önünde bulundurarak- ne anlatılmak istendiğini kavramaya çalışır. Mevzu/uydurma hadisler için aynı başlık altında zaten müstakil bir literatür oluş(turul)muştur. Hulâsa, rahat olmak icap eder.

Son olarak İrfan Mektebi’nin hadis rivayeti hususunda öngördüğü edebi hatırlatmakta fayda var:

“Hz. Peygamber’in hadislerine karşı, huzurunda bulunuyormuş gibi davranmak gerekir. Hadis rivayet edilirken tartışmaya girişmemek gerekir. Aynı şekilde hadis dinleyen kişi de, hadis rivayet edilirken sesini yükseltmemelidir. Nitekim Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne çıkarmayın.” (Hucurat: 2). Zira Ehlullah katında Hz. Peygamber’in sesi ile hadisinin rivayeti arasında bir fark yoktur.

Muhaddis, Nübüvvet kelâmından bir hadis rivayet ettiğinde, bize düşen görev hiçbir münakaşaya girişmeksizin kabule hazır olmamızdır. Bu hadis ister bir söz başlangıcı olsun, ister bir soruya cevap şeklinde olsun, durum değişmemelidir. Bir konuda veya bir ihtilafta, Hz. Peygamber’in sözü ortaya atıldığında durmak vaciptir. Ne zaman ki “Allah buyurdu” veya “Hz. Peygamber buyurdu” denilirse, bunu duyan kişinin edepli bir biçimde kabul etmesi gerekir. Aynı şekilde sesini “Allah buyurdu” diyen bir kişinin sesinden veya Hz. Peygamber’den hadis rivayet eden bir muhaddisin sesinden daha fazla çıkarmaması gerekir.”(1)

İlim, irfan, adap, erkân bunu gerektirir; bundan ötesi boş ve anlamsız sözlerden ibarettir.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

———–

1- Muhyiddin İbn-i Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye, I/298, Thk: O. Yahya, s. 373-376; ayrıca bkz. Ali Vasfi Kurt, Endülüs’de Hadis ve İbn Arabî, İnsan Yayınları, İstanbul, Aralık 1998, s. 572, Hadis Rivayetinde Edeb başlıklı bölüm.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s