Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Siyaset / Uluslararası Siyaset / Yorum-Analiz

Ortadoğu, Küresel İstikbarî Sistem ve Psikolojik Savaş

Ali-Bal-köşe-4Ortadoğu’da son seksen yılda İslam coğrafyasında kurulan sistemlerle o zamandan bu zamana yükselişe geçen silahlı-silahsız muhalif örgütler ve kurulan sistemler üzerindeki Batılı, ABD’li ve Siyonist vesayetin mutlak surette görülmesi gerekir.

Ortadoğu’da Osmanlı’nın önce zafiyet, sonra da inkırazından doğan boşluğu aynı zamanlarda Sanayi Devrimi ile birlikte yükselişe geçen emperyalist Batı doldurdu. Onlar bunu yaparken Moğollar gibi zorla gelip Ortadoğu’ya çökmediler, aksine Ortadoğu’nun kendi içinde çözülmemiş sorunlarını Fransız ihtilal ideolojisinin yükselttiği kavramlardan mülhem “demokrasi, özgürlük ve insan hakları” temelinde çözme iddiası ile gelip bölgeye yerleştiler. Hiçbir şeyi de çözmediler. Çünkü niyetleri zaten bir şey çözmek değildi. Onlar için Ortadoğu’nun yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını nasıl sömürecekleri önemliydi. Bu konuda zaman İngiliz Başbakanı Churchill’in ünlü “Bir damla kan, bir damla petrol’’ sözü tüm yeryüzünde demokrasi ve insan hakları havarisi Batı’nın asıl niyetini apaçık ortaya koyan bir gösterge mahiyetindedir. Tabii bunları söylerken emperyalist Batı’yı günah keçisi yapıp kendi suçlarımızı, hata ve yanlışlarımızı saklamanın âlemi yok. Kötü kötülüğünü yapacak. Bu onun tabiatı gereğidir. Mazlum da aklını kullanıp kendini istismar ettirmemelidir. Kendi evindeki sorunları Kitab’ın emrettiği biçimde adalet üzere çözüme kavuşturmalı, dış güçlerin istismar ve müdahalesi için ellerine koz vermemelidir.

Kur’an’da anlatılan, cehennemde İblis’le cehennemlikler arasında geçen çekişme esas itibariyle mecazen bu meseleyi anlatır (İbrahim: 22). Oradaki İblis (veya şeytan), dünyada insanlara “Ben sizin en yüce rabbinizim” diyen Firavun misali mala ve güce inanan, tapan, sahip olduğu güç ve kudretle  insanlar üzerine haşa tanrısal bir egemenlik kuranlarla onların sistemlerini temsil eder. İşte bu kâfir, istikbarî sistemler mustaz’afları zaaflarından yakalayarak onları kendi sistemlerine kul ve köle ederler. Mustaz’aflar zaaf göstermeyecekler ve kendilerinin yeryüzünün bu küresel kâfir, şeytanî/istikbarî sistemleri tarafından istismarına açık kapı bırakmayacaklar. Aksi halde Allahu Teâlâ nezdinde suçu onlara yükleyip kendilerini aklamaları mümkün değildir. Hz. Musa ile sihirbazların düellosunda da büyücülerin attığı ipler Firavun’un İsrailoğullarını köleleştirmede kullandığı şeytanî felsefeyi, Hz. Musa’nın asası ise ona gökleri ve yeri yaratan Allah tarafından vahyedilen hikmeti temsil eder. Bununla birlikte mü’min mustaz’afların o hikmete dayalı olarak izhar ettikleri inisiyatif ve direnişin de temsilidir. Bu hikmetle Hz. Musa, Firavun’un istikbarî teolocyasının nasıl bir yalan ve aldatmacadan ibaret olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştu. Yani Firavun’u ideolojik olarak yenilgiye uğratmıştı. Bu düelloda Hz. Musa’nın göğsüne koyup çıkardığı beyaz elle sihirbazları yenilgiye uğratan asa aslında aynı şey olup her ikisi de birlikte Hz. Musa’ya vahyedilen hikmeti temsil ederler. Asa bu hikmetin özünde taşıdığı devrimci gücü, yani fetih gücünü, beyaz el de tıpkı Abese Suresi’nin 14. Ayetinde Hz. Resul’e inen vahyin mahiyetine vurgu yapıldığı türden bu hikmetin her türlü şeytanîlikten arınmış olan masumiyetini temsil eder.

Bu anlamda ideolojik savaşla psikolojik savaşı iç içe kavramlar olarak düşünmemiz gerekir. Bunların her ikisi ile iç içe olan üçüncü bir kavram ise istihbarattır. Bu açıdan Muavvizateyn adı verilen surelerin (Felak ve Nas surelerinin) de yeni bir okumaya tabii tutulmasına hayatî derecede ihtiyaç vardır. Felak Suresi’ndeki “neffâsâti fi’l-ukad” ile Nas Suresi’ndeki “vesvâsi’l-hannâs”ı bu çerçevede düşünmek gerekir. Bu bağlamda “neffâsâti fi’l-ukad”daki “ukad”, “akd” kelimesinin çoğulu olup, “düğümler” anlamına gelmektedir. Buradaki “düğümler”i insanın doğru düşünmesine engel olan fikrî/politik tuzaklar olarak düşünmek dünya küfrü ve istikbarına karşı ümmeti fütûhâta çağıran Kur’an’ın realitesine daha uygun düşmektedir (bkz. Enfal: 39,Bakara: 193). İki sure de -bugün için- Siyonizm’in ve onun hizmetindeki küresel güçlerin yeryüzünde kurmak istedikleri şeytanî imparatorluk ve mustaz’afları sistem içinde köleleştirme hesap ve planları çerçevesinde sürdürdükleri, insanlık tarihi kadar eski olan istihbarat savaşlarına dikkat çekilmektedir. Kara propaganda bunlardan biridir. Yanlış siyasetleri insanlara meşru ve mazur göstermek, bazı toplumsal gerçekleri insanların gözünden kaçırmak için dikkatleri başka tarafa çekecek suni gündemler oluşturmak, insanların sağlıklı düşünmelerini engellemek için kavramların içini boşaltmak veya tahrif etmek, bu ve benzeri her türlü girişim, insanların zihinlerine enjekte edilen ideolojik tuzaklar bu kapsamda değerlendirilebilir.

Yine sansasyonel ve provokatif şiddet eylemlerini, arka plandaki karanlık güçlerin bu eylemlerin psikolojik sonuçlarını siyasî ve ideolojik ranta dönüştürme amacını da yine bu bağlamda düşünülmelidir. Hatta bazı ideolojik/politik militer güçler bunu açık ve aleni bir savaş biçimi olarak benimsemiş, adını da koymuşlardır: Silahlı propaganda! Silahlı eylem, devletin güvenlik güçlerini örgütün üzerine çekmek, sonra da “tutuklulara işkence, fail-i meçhul cinayetler” vb. söylemlerle onları suçlama, buna bağlı olarak girişilen açlık grevleri ve kitlesel gösterilerle örgüte kitle tabanı oluşturma yolunda kullanılır. Bunların çoğu, bu gibi işlerde çok daha profesyonel olan CİA, MOSSAD, eski KGB gibi küresel güçlerin istihbarat örgütlerinin güdümündedir. Onlar sadece bu tür militan örgütleri değil, nüfuzları altındaki devletlerin istihbarat örgütlerini de aynı şekilde kontrol etmektedirler. Onlar aracılığı ile örgütlerin elini güçlendirecek, örgütü kitleler nezdinde meşrulaştıracak eylemler yaptırırlar.

Bu bağlamda yakın geçmişte 28 Şubat’ta perde gerisindeki bir takım güçlerin ülkeyi nasıl bir irtica paranoyasına sürükleyerek, bu yolla siyaseti dizayn ettikleri hatırlardadır. Bunun arkasından İslam’ın kendi içinde onun akidevî bütünlüğünü ve orijinalitesini tahrif etmek için İslam’a karşı “ılımlı” bir İslam üretme çabalarını, bu bağlamda geniş tabanlı bir organizasyon olan Abant Platformunu, kısaca bu türden girişilen tüm ifsat hareketlerini birer “neffâsâti fi’l-ukad” ve “yüvesvisü fî suduri’n-nâs” olarak düşünmek durumundayız. İslam’ı sistem içine çekerek ılımlılaştırmak ve ehlileştirmek de bu çerçevede işleme konulan projeler cümlesindendir. Mü’min aklını ve ferasetini kullanıp bu tezgahlara gelmemekle yükümlüdür. Darbe ortamı oluşturmak için politik/ideolojik gruplar arasına şiddet sokmak, böylece terörü toplum katmanlarında yaygınlaştırmak suretiyle kitleleri birbirlerine karşı kinlendirmek, militanlaştırmak, iç savaşa ve yapılması düşünülen darbelere uygun psikolojik zemin yaratmak gibi şeytanlıkların hepsini bu kategoride düşünmek durumundayız. Mesela bu bağlamda 60 ihtilali, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri gerek amaçları gerekse izledikleri yöntem itibariyle deşifre olmuş, aklını kullanacak bir toplum için ibret nazarlarının kendilerine çevrilmesini bekleyen yakın zaman hadiseleridir.

Bütün bunları genel olarak şöyle bir göz önüne aldığımız zaman aslında sadece bu coğrafyaya özgü değil, küresel çapta bir “neffâsâti fi’l-ukad” ve “yüvesvisu fî suduri’n-nâs” ile karşı karşıya olduğumuz görülür. Düğümlere üfleyen kadınlardan da bu ideolojik tuzakların üretim merkezlerini anlamalıyız. Burada “düğümlere üfleyen kadınlar” cümlesindeki kadınları ya mecaz veya temsil ya da hatalı çeviri olarak almak zorundayız. Zira “neffâsât” esas itibariyle dişil (müennes) bir kelime olup, buradaki dişillikle tüm bu girişilen fitne-fesat işlerinin insanlar üzerindeki aldatıcılığına ve insanların da bu konudaki zayıflığına vurgu yapılmak istenmiştir. Yoksa biyolojik anlamdaki kadın değildir kastedilen.

Bu bağlamda son birkaç yılda Ortadoğu’daki siyasal gelişmelerin geldiği noktaya dikkat edilmelidir. ABD, Batı ve İsrail’in bu coğrafyada bir mezhep savaşı çıkarmak istediği stratejistlerin sıklıkla dikkat çektiği bir konudur. Kur’an’ın kıyamete kadar geçerli olan yol göstericiliği ile Kur’an’da İsrailoğullarına yapılan vurguları bir araya getirdiğimiz zaman buradan İsrailoğullarının İslam’ın yükselişi karşısında her çağda dikkat edilmesi gereken bir güç olduğu sonucuna varırız. Ama bu gerçeğin ümmet tarafından hakkıyla anlaşıldığını söylemek mümkün değildir. Buna dayalı olarak Sünnî dünyanın önüne bir Şiî hilâli tehdidi, Şiî dünyanın önüne de bir Sünnî kuşatma tehdidi konuldu. Amaç belli idi. Buna dayalı olarak Sünnî çevrelerin büyük çoğunluğunun gözünde ABD, Batı ve Siyonizm birinci tehdit görülürken şimdilerde bu tehdidin geriye doğru itilerek İran’ın ön plana çıktığı veya çıkarıldığı görülüyor. Aynı şekilde İran’ın da Sünnî tehdidi öncelediği görülmektedir.

İddia edilen şeylerde doğruluk payı yüksek olabilir. Zaten “neffâsâti fi’l-ukad”cılarla “yüvesvisü fî suduri’n-nâs”çılar hedef toplumlardaki gerçekleri baz alıp, onları istismar etmeleri sayesinde halkları fitne ve fesatlarına alet edebilmektedirler. Bu nedenle bu coğrafyada var olduğuna hükmedilen Şiî-Sünnî ezelî çekişmesi ne kadar gerçek olursa olsun bugün bu coğrafyanın Şiî’sine de Sünnî’sine de düşen görev Siyonizm, Batı ve ABD’nin bu karşıtlık üzerinden nemalanmasına fırsat vermemektir. Bu da Şiî İran’ın Sünnî dünyaya, Sünnî dünyanın da Şiî İran’a karşı küresel egemenlerden birinin yanında saf tutmaması ile mümkündür. Şiî İran’ın da Sünnî dünyanın da buna aykırı olarak ürettiği politikaların tümünü bâtıl politikalar olarak tespit etmek zorundayız. Bu da küresel egemenlerle (ABD, AB, Rusya ve Çin) işbirliği içeren politikalarla onların İslam coğrafyasına fitne tohumları ekmelerine izin vermemekle mümkündür. Muavvizeteyn surelerini bu gerçekler ışığında ve genel Kur’an bütünlüğü içinde yeni bir okumaya tabi tutmak gerektiğine inanıyorum. Şöyle ki; Kur’an insanlarına düşen görev, Siyonizm, Batı ve ABD’nin bu karşıtlık üzerinden nemalanmasına fırsat vermemektir.

Ortadoğu’da son seksen yılda İslam coğrafyasında kurulan sistemlerle o zamandan bu zamana yükselişe geçen silahlı-silahsız muhalif örgütler ve kurulan sistemler üzerindeki Batılı, ABD’li ve Siyonist vesayetin mutlak surette görülmesi gerekir. Muavvizateyn surelerinde dikkat çekilen bu iki kavrama sebeb-i nüzul açısından ve Kur’an bütünlüğü içinde baktığımızda çıkan sonuç şudur: Kur’an’da Hz. Resul dönemi, risalet mücadelesi aleyhine Ehl-i Kitap ve müşrikler ama hassaten Yahudilerin çevirdiği fitne-fesat işlerine dikkat çeker. Dolayısıyla Felak ve Nas surelerinde anlatılan neffâsâti fi’l-ukad (düğümlere üfleyenler) ile yüvesvisü fî suduri’n-nâs (insanların göğüslerine vesvese verenler) bunlar olmalıdır. “Mine’l-cinneti” bu işleri çeviren o zamanki şer güçlerin gizli olanına denk düşüyor veya Mekke toplumunun dışında Hz. Resul’ün risalet mücadelesine karşı olan, o zamana göre dış güçleri ifade etme kapasitesine sahiptir. Bu yaklaşım Kur’an bütünlüğüne ve surenin bağlamına daha uygun düşüyor. “Ve’n-nâs” ise yine Hz. Resul’ün risalet mücadelesine karşı olup hem yerli hem de aleni çalışan güçleri temsil etmektedir. Tabii ki en doğrusunu Rabbimiz bilir. Bizim Kur’an anlatımlarını dünya gerçeklerine vurduğumuzda çıkan sonuç budur. Bu nedenle meseleyi Hz. Resul’e karşı Yahudiler tarafından yapılan büyüye indirgemek bizzat bizler tarafından Muavvizeteyn surelerinin hem anlamlarını saptırmak ve  hem de bu suretle Kur’an’a karşı girişilen bir anlam katliamı olacaktır.

Doğrular Allah’tandır, eksiklik ve hatalar bana aittir…

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s