A. Bülent Civan / Din / Felsefe-Düşünce / Yorum-Analiz / İktibaslar

İslam Medeniyet Tasavvurunun İrfan (Ruh) Cephesi

irfan-tasavvuf-islam-medeniyeti1İrfan, hem bütünü görür ve dünyevi-uhrevi ayrımı yapmaz hem de bâtın ve zahir bütünlüğü içinde hayatı idrak ve izah eder. Temel aldığı akaid nizamı üzerinden tüm meseleleri kuşatıcı bir kavrayış geliştirir.

Biz yeni bir hakikat keşif ve telif etmekle meşgul değiliz. Hakikat tektir ve zaman üstüdür, o, Mutlak İlim olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Davamız, zaman üstü olan hakikati, kalbi ve zihni evrenimize nakletmek, mümkün olduğunca idrak etmek ve zaman dairesi içinde tatbik şartlarını inşa etmekten ibarettir. Başka bir ifade ile zamanı kuşatan hakikatin (İslam’ın) zaman ve mekandan mürekkep bu alemde tecelli ve tezahürünü mümkün kılmaktır.

Zaman üstü hakikatin enfüsi ve afaki alemde tecellisinin iki veçhesi var. Bu veçhelerin birincisi irfan (ruh) cephesidir. Ruh cephesi ifadesi, zihni evrenimdeki şu tedaiye sahiptir; ”Bu milletin ruh köklerinde irfan pınarları var.” Tam olarak böyledir, İslam irfanı milletimizin ruh köklerinde mevcuttur. Milletimiz derin bir irfani anlayışa maliktir, irfani müktesebatımız aynı zamanda tefekkürü mümkün kılan hatta tahrik eden bir hususiyete sahiptir. İrfan, hem bütünü görür ve dünyevi-uhrevi ayrımı yapmaz hem de batın ve zahir bütünlüğü içinde hayatı idrak ve izah eder. Temel aldığı akaid nizamı üzerinden tüm meseleleri kuşatıcı bir kavrayış geliştirir.

Ruh cephesi manevi oluş ve inkişaf veçhesidir. Temel meselesi insan olan İslam irfanı, insanın deruni alemindeki oluş ve olduruş güzergahını tespit ve tayin etmiştir. Dış oluş, şekil şartlarını yerine getirmekten ibarettir ki, meselenin kolay olan boyutudur, bu sebeple irfan olmadan zahir ile batın terkibi gerçekleşmez. Tam da bu sebeple irfan, vahdeti inşa ve ikame edecek ana güzergahtır. İç dışı, dış ise içi besleyerek devam eden bir devran mecrası bu yolla açılır.

Bir şehrin maddi anlamda imarı için nasıl malzemeye (taş, tuğla beton vs.) ihtiyacı varsa, manevi şehrin ve imanın da bazı malzemelere ihtiyacı vardır. Bunlar ibadet, tezekkür, tefekkür, muhasebe ve murakabe gibi esaslardır. Manevi şehir inşası (Hazret-i insanın inşası), usta bir rehber gözetiminde gerçekleştirilir. O ustalar kalb ve ruh mimarlarıdır. İnsanın içinde Süleymaniye inşa ederler. İrfan akide üzerine bina edildiği için tefekkürünü de muayyen merkezlere bağlı olarak gerçekleştirir.

Hakiki manada tefekkürü kalp yapar, kalbin esas görevi tefekkürdür. Kalbi, rahmani tecellilerin mazharı kılmak, İslami tefekkür için altyapı ve ön şarttır. Kalb-i selim tesis olunduğunda akl-ı selimin temiz evreni oluşmuş demektir ki, ilahi tecellileri idrak edecek akıl seviyesi ve hacmi gerçekleşmiş olur. Akl-ı Selimin tefekkür mevzuları olan rahmani tecellileri celbedecek olan zikirdir. Bu konuyu Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetle beraber düşünelim: ”Onlar, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken (her durumda) Allah’ı zikrederler, yerleri ve göklerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boşa yaratmadın; seni tesbih ederiz, bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmran 191). Dikkat çekici olan Cenab-ı Hakk Azze ve Celle’nin önce zikri sonra tefekkürü beyan ediyor olmasıdır. Acizane bu Ayet-i Kerime’den anladığımız odur ki, Allah Azze ve Celle’yi önce zikrederek, kalbimize rahmani tecellileri celbetmeliyiz. Rahmani tecelliler kalbimize inmediğin-de, nefsin arzuları ve şeytanın vesveseleri tefekkür mevzuu haline gelmektedir. Böylece İslam’ın insan telakkisinin temellerinden birine ulaşmış oluruz; tezekkür yoksa tefekkür yoktur. Zikretmiyorsak fikredemiyoruzdur, zira zikretmiyorsak İslami tefekkürün mevzularına ulaşamıyoruz. Bu sebepledir ki, irfan mecrası yoksa ilim ve tefekkür mecrası ya yoktur ya da sığ ve kısırdır.

***

Medeniyetlerin, kültürlerin temelinde insan vardır, olması gerekir. İslam medeniyetinin temelinde ise münakaşasız şekilde insan vardır, onun için öncelikle insanın inşası, özelde ise Müslüman şahsiyetin inşası gerekir. Müslüman şahsiyetin inşasındaki temel mesele ise ruh cephesidir. Müslüman şahsiyetin ruhi dünyası inşa edilmemişse, İslami irfan ve ilim mecraları anlaşılır olmaktan çıkar, günümüzde yaşadığımız kaos da tam olarak budur. Tabii ki çaresiz ve çözümsüz değiliz, kadim müktesebatımızın açtığı mecraların ihyası mümkündür.

Büyüklerimizden birisi, sahil şehirlerinden birinde gezerken yanındakilere şunu söylüyor; ”Bu gördüğünüz insanların böyle olduklarına bakmayın, bu milletin kumaşı sağlamdır”. Evet, bu milletin ruh kökleri irfan kaynaklarına kadar ulaşmıştır bir kere. Kumaşın boyası bozulmuş olabilir fakat kumaşı sağlamdır.

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun güzel bir sözü var; ”Ben halka çevrilen namluya selam durmam.” Bu sözün anlamı, milletimizin ruh genetiğine kadar işlemiş olan İslam irfanı ile yoğrulmuş tarihine işarettir. Bu topraklarda yaşayan insanların iki-üç nesil gerisine gittiğimizde, karşılaşacağımız kıymet, ya şehit ya da gazidir. Biz gazi bir toplumun torunlarıyız. Bu konuyu Kur’an-ı Kerim’den Tur suresi 21. Ayetin tefsirindeki müjde olarak görmek mümkün; ”İman edenleri ve onları izleyen soylarını, onların soylarını kendilerine katmışızdır. Bununla beraber kendilerinin amellerinden hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kazancına bağlıdır.” Milletimizin silkelenip tekrar ayağa kalkacağı ümidini kaybedemeyiz. Tekrar İslam irfanının yoğurduğu bir topluma doğru büyük hamleleri mayalamakla mükellefiz.

Konu İslam irfanı olunca, merhum Cemil Meriç’i hatırlamamak mümkün değil. Meriç irfanı şöyle tarif eder; “İrfan, insanoğlunun has bahçesi. Ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlaşmazlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar… uzun ve çileli bir nefis terbiyesi, irfan. Kemale açılan kapı,  amelle taçlanan ilim. İrfan, bir Allah vergisi, cehtle (çalışmakla) gelişen bir mevhibe. İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü. Yani hem ilim, hem iman, hem edep. İrfan, dini ve dünyevi diye ikiye ayrılmaz, yani her bütün gibi bölünme kabul etmez.”

***

Cemil Meriç’in irfan tarifiyle beraber, yukarıda bahsettiğimiz iki cephenin ikincisine, yani ruhun bedene, zahire; ferd ve cemiyet münasebetlerine intikali mümkündür. İnsanın, derununda yaşadığı tecrübeyi, orada istihsal ettiği güzellikleri; ahlak-ı zemimeden, ahlak-ı hamidiyeye tebdil ederek ferd ve cemiyet planında “ya-şanmaya değer hayatı” inşa etmek mümkün hale gelir. Bu konuyu, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın; ”Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” Hadis-i Şeriflerinde işaret ettikleri “abide şahsiyet”in inşası olarak anlamak doğru olsa gerektir. Buradan yazının başına dönerek mevzuu terkip etmek gerekirse; Cemil Meriç’in irfan tarifindeki ”amelle taçlanan ilim” düsturunun da katkısıyla, ruhi oluşu enfüsten afaka taşıyarak, Hadis-i Şerifte buyrulan “Nübüvvet Esasını” güzel ahlak kaidesi üzerinde şahsiyet ve hayat inşa etmek şeklinde ifade edebiliriz. Tabii ki mesele, bu büyük hamlenin tüm hayat alanlarında terkibi bir mimariye uygun şekilde inşa edilmesidir.

İrfan mecrası ve bu mecranın eserleriyle inşa edilecek olan ferd ve cemiyet, ancak tasavvuf mektebinin tekrar insan ve hayata tasarruf etmesiyle mümkündür. Tasavvuf, irfan mecrasının tek sefinesidir ve o mecrada yüzmesi mümkün başka bir gemi yapılamamıştır. Kalb-i Selim, Zevk-i Selim, Akl-ı Selim sütunlarından mürekkep Müslüman şahsiyet inşa edilmediğinde, arif, alim ve mütefekkir yetişmeyeceği için, İslam ilim mecrası ve İslam tefekkür mecrasının yeniden açılması ancak kırık dökük mümkündür.

İrfan havzası, toplumu (insan kalabalığını) belli bir mihraka bağlı cemiyet haline getiren ruhi hamlenin mayalandığı mahaldir. İnsan kalabalığından cemiyet inşa eden üstadlar ise Meşayıh-ı Kiram’dır ve o mektebin adı tasavvuftur. Yeniden İslam irfan mecrasını akar ve havzaları sular hale getirebilmenin yolu tabii ki tasavvuftur. Bu mecra, medeniyetimizin temel kaynaklarından ikincisi ve tatbikatının ilki olan Sünnet-i Resulullah’ı hayatın içinde canlı tutan ve hayata vaziyet eden bir merkezi kıymet haline getirir.  İrşad, keşif ve inşa marifetiyle derine doğru indikçe ahlak, ferd ve cemiyeti kuşatır. Doğru, iyi, güzel kıymet ölçülerinin birincisinden başlayan süreç, ikinci ve üçüncüye tebdil olarak insanı ve hayatı ihata edebilecek kuvvete ulaşması için tasavvufun cemiyet içinde müesses bir karargah haline gelmesi şarttır. Tarihte bunun sayısız misali mevcuttur. Bu karargahtan başlayarak alt sistemlerin telif ve tanzim edilmesi mümkün hale gelir ve kolaylaşır.

Hamza Kahraman’ın “Büyük Doğu Devleti -1- Umumi Çerçeve” isimli kitabında isabetle tespit ettiği üzere; “Ferdi, cemiyet mahfazasında içtimai bağlarla bir örgünün düğümü haline getirmeden, ahlaki ve akli kıvamını kaim ve daim kılmak muhal. Ferdi cemiyete, cemiyeti ferde emanet etmek gibi dairevi bir anlayış ve ahlak inşası zaruret.” “İslam’ın insan ve hayat telakkisi ruhi kaynakları ahlaki çerçevede harekete geçirmeyi arzu eder.” Hamza Bey’in bu ifadelerinden anlaşılacağı üzere; ruhi cephe ve bu cephenin tüm eser ve neticelerinin ilmek-ilmek cemiyete dokunması tasavvuf (irfan) ve ilim mecralarının tasarruf ve tarassutunda gerçekleşir. Bu iki mecra aynı zamanda İslami tefekkürün muharrik kuvveti ve murakabe mihrakıdır.

***

Sonuç olarak; İslam irfanını içtimai sahada anlaşılır ve yaşanır kılan, ferdi sahada ise akl-ı selimi ve akl-ı selim merkezinde Müslüman şahsiyet inşasını mümkün hale getiren mecra, alternatifsiz şekilde tasavvuftur. İslam Medeniyet tasavvurumuzun manevi (ruhi) kalesinin muhafızı olan tasavvuf ehli meseleye vaziyet etmediği takdirde yeni ve büyük hamlenin mayalanması fevkalade zordur.

A. Bülent CivanTerkip ve İnşâ dergisi, 3. Sayı, Haziran 2015

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s