Din / Metin Acıpayam / Yazarlar

İslam Hukuku ve Beşerî Hukuk

kös-metin-acıpayamİnsanlar tarafından konulan kanunlar, hâkim tabakanın eseridir. Binaenaleyh topluma hâkim olan tabaka o kanunları vazederken kendi menfaatlerini gözetir, diğer toplulukların menfaatini değil.

Yasak ve Cezaların Sebebi

Suç olarak değerlendirilen fiiller ve emirler ya da yasaklardır. Bu emirlerin yapılmasında, yasakların yapılmamasında yahut bunun tersi bir durumda, toplum düzenine zarar, inançlara tecavüz, fertlerin hayatına, mallarına, namuslarına, manevî değerlerine, ayrıca toplumunun korunması gereken değerlerine zarar söz konusudur.

Suça ceza verilmesi halkın onu işlemesini önlemek içindir. Zira bir fiilin yasaklanması veya yapılmasının emredilmesi sadece insanların onu yapmaları veya ondan vazgeçmeleri ile kâfi gelmez. Eğer suçun karşılığında ceza olmasaydı emirler ve yasaklar lüzumsuz, bir nevi abes şeyler olurdu. İşte emirlere ve yasaklara bir mana kazandıran ve bir neticeyi sağlayan mefhum haline getiren unsur cezadır. Ceza ile halk suç işlemekten alıkonur. Yeryüzünde bozgunculuk önlenir ve halkın kendisine zararı dokunan şeylerden uzaklaşması, menfaatine ve iyiliğine olan şeyleri işlemesi mümkün olur.

Cezalar her ne kadar umumun menfaati için konulmuşsa da bizatihi cezada fayda söz konusu değildir. Ceza tamamen mahiyeti itibariyle bir kötülüktür. Ancak İslam Şeriat’ı cezayı ortaya koyarken toplumun gerçek faydasına vesile ve cemiyetin menfaatinin korunmasına sebep teşkil ettiği için koymaktadır. Bazı kereler suç da faydalı olabilir ama İslâm hukuku onu yasaklarken faydalı olduğu için yasaklanmaktadır. Meselâ zina, içki içmek, kumar, başkasının malını çalmak, aileyi terk etmek, zekât vermemek gibi hallerde olabilir ki, bunlarda fert için bir menfaat vardır, bir fayda söz konusudur. Ama bu faydanın Şeriat’ı koyan Yaratıcı nazarında değeri yoktur. Çünkü Şeriat bunları yasaklarken faydalarından dolayı yasaklamamış, aksine ifsat ettiği için yasaklamıştır.

Salt faydalı veya salt zararlı fiiller doğrusu çok azdır. Çoğunlukla yapılan işlerde fayda ve fenalık iç içedir. İnsan tabiatı itibariyle faydasının zararına ağır bastığı hususları tercih eder. Zararının menfaatinden çok olduğu şeylerden de kaçınır, nefret eder. Ne var ki fert fayda veya zararı seçişinde topluma değil kendisine bakar, kendi menfaatini tercih eder. Kendi menfaati topluma zarar verirse onu ister. Kendisinin zararına olduğunu gördüğü şeyden toplumun faydasına olsa kaçar. Cezalar, tehdit, azap ve zorluk unsurları da insan tabiatı için bir ilaç olmak üzere meşru kılınmıştır. Zira insan kendi faydasına ve menfaatine göz atacak olsa ve bunun karşılığında işlediği davranışın cezasını bilecek olsa tabiatı itibariyle faydadan çok zarar ağır basacağı için o işi yapmaktan kaçınır. Keza bir vazifenin mesuliyeti, zorluğu düşünüldüğü zaman bu haller görevin terkedilmesine bahis olabilir. Ama insan görevin terkedilmesi halinde çarpılacağı cezayı hatırladığı zaman bu, onu görevi yapmaya, zorluklara, meşakkatlere, tahammüllere sevk eder. Şu halde ceza, insanları toplumun faydasına olduğu sürece hoşlanmadıkları ve istemedikleri şeye götürmek için ve bunun aksi olarak toplumun zararına olan şeyleri toplumunun zararına olduğu sürece, hoşlansalar da, isteseler de terk etmeleri için konulmuştur. İşte bu, Hz. Peygamber’in şu sözünün ifadesidir:

“Cennet arzulara uygun olmayan şeylerle doludur, cehennem ise arzulara uygun olan şeylerle doludur.”

Şu da bir gerçektir ki, bazı kişiler bir işi yaparken o kendilerine emredildiği için yaparlar. Yahut şöyle de denebilir: Bazı kimseler bir şeyi yapmaktan kaçınırken onun yasak olduğunu bildikleri için kaçınırlar. Yoksa cezasından ve neticesinden korktukları için değil. Bunun yerine asi olmaktan mütevellit mahcubiyet ve utangaçlıklarından buyrukları yerine getirir ve toplumun faydasına olan şeyleri gerçekleştirmiş olurlar. Ne var ki emrolunduğu için, yasaklandığı için fenalıktan kaçınan kimseler toplum içerisinde çok azdır. Hâlbuki hükümler azınlık için değil çoğunluk için konulur.

Yukardan beri söylediklerimizi özetleyecek olursak diyebiliriz ki, İslâm hukuku bazı fiilleri toplumun faydasını gözeterek, toplum nizamını korumak, toplumun bekasını, dayanışmasını ve yüce ahlâkla ahlaklanmasını temin etmek için suç sayarak cezalar vazetmiştir. Bu hükümleri koyan Allah’tır. İsyan edenlerin başkaldırması ona bir zarar vermez. Bütünüyle yeryüzündeki insanlar onun buyruklarına karşı gelmiş olsalar Allah’a bir zarar vermezler. Tıpkı bunun gibi her emre itaat edenin itaati de ona fayda vermez. Bütün yeryüzü sakinleri onun emrine itaat etse de ona bir menfaat temin etmez. Ama Hak Teâlâ kullarına acımayı kendi üzerine almış ve peygamberleri âlemlere rahmet olsun diye göndermiştir. Böylece insanları cehaletten, sapıklıktan kurtarmayı, isyankârlıktan alıkoymayı ve itaate sürüklemeyi murad etmiştir.

İslam Hukuku ve Beşerî Hukuk     

İslam hukuku ilahî hükümler ışığında oluşan umumî kaidelerdir, beşerî hukuk ise vahiy kaynaklı ilahî hükümleri reddederek insanların oluşturdukları hukukî kaidelerden oluşmaktadır.

Beşerî hukuk olarak izah edeceğimiz hukukî kaideler, umumî çerçeve dâhilinde yapılacaktır. Şöyle ki, beşerî hukuk ile idare edilen cemiyetlerde umumiyetle hukukî istikrar mevcut değildir. Çünkü sanık mesabesindeki zata ceza verecek hukukî hükümleri de, yine o sanık gibi insan olan beşerler oluşturmaktadır. Beşerî hukuka itiraz gayet mümkündür. Lakin İslam hukukunun kaynağı vahiy ve vahiyden teşekkül etmiş kaideler olduğu için ilahî hüküm dâhilindedir, itiraza açık bir yapı arz etmez.

İslam hukuku ve beşerî hukuk cezalandırma ve cezanın gayesi bakımından müttefiktirler. İki hukuk düzeninde de cezalandırmadan maksat toplumun faydasını korumak, düzeni muhafaza etmek ve cemiyetin bekasını teminat altına almaktır. Bununla beraber İslam hukuku, bu görünüşteki ittifaka rağmen beşerî hukuktan iki ana noktada büsbütün ayrılır:

Cezanın Gayesi Bakımından İslâm Hukuku İle Beşerî Hukukun Ayrıldığı Noktalar

İslâm hukuku ahlakî faziletleri cemiyetin üzerine kaim olduğu birinci esaslar olarak kabul etmiştir. Onun için ahlakın korunmasına titizlik gösterilir. Bu konuda gayet ciddi davranarak ahlakı törpüleyici her türlü fiil ve eşhası cezalandırma yoluna gider. Beşerî hukuk ise ahlakî konuları tam manası ile ihmal etmiştir. Mesela beşerî hukuk zinayı suç olarak kabul etmez. Ancak zina eden taraflardan birisi diğerini zorla bu işe sevk ettiği zaman o şahsı cezalandırır. Buradaki ceza usûlü tamamen fertler açısından hazin bir mana belirtir. Şöyle ki; beşerî hukuk, ferdî ve umumî güvenliğe raci olan fiilleri kökten kurutma ve bitirme davası gütmez. Ona göre her fert özgürdür. Dileyen dilediğini kanunlar çerçevesinde yapabilir. Öyleyse bu durum bir şahsı aslan kafesine atıp, “Aslanın elinden kurtul” demek kadar akıl mantık harici bir iştir. Keza beşerî hukuk içki içmeyi de suç saymaz. Sarhoşluğu bizatihi suç telakki etmez. Yani şahsı sarhoş edip suça teşvik edecek içkiyi serbestleştireceksin, sonra da sarhoş bünye ile suç işleyen şahsı cezalandıracaksın. Bu durum ne ile izah edilebilir? Oysa İslam hukuku evvela meselenin kaynağındaki sıkıntıyı çürütmeye kendini memur hisseder. Bütün kötülüklerle ve sıhhatsiz şeylerden mücadele ettikten sonra, hâlâ bu şeylere meyleden şahıslara ceza verir. Bu açıdan bakıldığı zaman, beşerî hukuk asosyal, İslam hukuku sosyal (içtimaî) bir mana ihtiva eder.

İslam demek ahlak demektir. Ahlak o kadar yüksek bir değere sahiptir ki, ahlaksızlığın olduğu hiçbir yerde hakikat yeşermez. İslam hukukunun bu açıdan ahlaka titizlik göstermesi onun dine ve ilahî kaynağa dayalı bir sistem oluşuyla alakalıdır. Zira Hz. Peygamber, güzel ahlakı tamamlamakla vazifelendirilmiş bir ahlak abidesidir.

Beşerî kanunların ahlakı küçümsemelerinin tek sebebi, vazedicilerinin ahlaktan nasibini almamış olmalıdır. Bu ahlak ise İslam’ın ta kendisidir.

İslam hukukuyla beşerî hukuk arasındaki bu ilk farkın ortaya çıkardığı bazı neticeler vardır. Şöyle ki; bu hüküm uyarınca ahlakî suçları oluşturan fiillerin sayısı ve Allah’ın hükmünün tatbik edilmeye çalışıldığı ülkelerdeki durumu artacak ve genişleyecektir. O zaman bu ülkelerde ahlak seviyesi yükselecek, ruhî değerler en üst mertebeye erecektir. Beşerî kanunların uygulandığı memleketlerde ise bu durumun neticesi olarak ahlakî seviye düşecek, maddî değerler yükselecektir, ruhî değerler çiğnenecektir. Hayvanî arzuların hâkimiyeti yaygınlaşacak, ahlaken suç sayılan fiiller azalacak ve yok denecek hale gelecektir.

Suç ve Cezanın Sebebi Konusunda İslam Hukukuyla Beşeri Hukukun Ayrılığı

İslâm hukukunun kaynağı yüce Allah’tır. Zira İslâm hukuku dine dayalıdır. Din ise Allah katından gelir. Beşerî hukukun ana kaynağı ise bu hukuku vazetmekle görevli bulunan beşer kitleleridir. İslâm hukukundaki suç ve ceza prensiplerini inceleyenler görürler ki bazı fiiller suç olarak değerlendirilmiş ve cezası da ayet-i kerime olarak Kur’an da belirtilmiştir. Bazı suçlar ise suç olarak değerlendirilmekle beraber cezası Hz. Peygamber’in sözü veya fiili ile tekerrür etmiştir. Diğer birtakım suçlar vardır ki, suçu ve cezayı oluşturan fiili kesin olarak belirlemek hakemler heyetine bırakılmıştır. Bunlar, bir fiili suç olarak değerlendirip, ona İslam hukukunun umumî prensiplerine ve ruhuna uygun olarak ceza tertip etmek konusunda istedikleri gibi serbest değildirler, sınırlı yetkilere sahiptirler. Mesela hâkim Allah’ın helal kıldığını haram sayamaz, haram saydığını da helal kabul edemez. Allah’ın emrettiğinin dışında bir ceza veremez. İslam hukukunun kaidelerine ve umumî prensiplerine aykırı hüküm veremez. Şu halde denilebilir ki, İslam hukukunun ceza hukuku bölümü tamamen Allah katından gelmedir. Şu kadarı da var ki, bazı suçları belirlemek ve cezalarını tespit etmek Allah’ın indirdiği hükümlerin ve Resul’ünün Sünnet’inin hududu dâhilinde amel ettikleri müddetçe insanlara bırakılmıştır.

İslam Hukukunun Allah Tarafından Gelmiş Olmasından Kaynaklanan Bazı Sonuçlar

İslâm hukukunun Allah tarafından gelmiş olması iki önemli neticeyi ortaya çıkarır:

a) Birincisi, şer’î kaidelerin devamlı olarak sabit kalıp değişmemesidir. İdareciler değişebilir, idrarî mekanizma farklı olabilir, hüküm veren heyet gelenekçi veya yenilikçi olabilir. Rejim demokrasi veya krallık olabilir. Ama bütün bunlar İslâm hukukunun koyduğu kaidelere en ufak bir şekilde tesir edemez. Zira İslam hukukunun kaidelerinin hâkimler heyetiyle ve idarî nizamla hiçbir alakası yoktur. O, sadece değişme ve tebeddül kabul etmeyen İslam diniyle alakalıdır. Adı ne olursa olsun bütün hâkimler, şekli ne olursa olsun bütün sistemler İslam’a inandıkları müddetçe o değişmez kaideleri tatbik edip uygularlar. Ama beşerî kanunlarda durum böyle değildir. Beşerî düzeni idare edenler, kanunları, bağlı bulundukları umdeleri (prensipleri) korumak için vazederler ve kurdukları sistemin hizmetinde kullanırlar. Bu yüzden de bu sistemlerdeki kanunlar sürekli değişmek durumundadır. Bu sebeple onların yapısında bir istikrarsızlık bulunur. Yöneticilerin veya kaim olan nizamın değişmesi, kanunların değişmesi ve sistemin bir başka şekli alması için yeterli sebeptir.

b) İslâm hukukunun Allah katından gelmiş olmasının diğer neticesi ise Şeriat’ın kaidelerine bütünüyle herkes tarafından saygı beslenmesidir. Öyle ki, bu noktada (Şeriat’a saygı noktasında) hüküm veren grup da, haklarında hüküm verilen grup da aynı seviyededir. Zira her ikisi de onun Allah katından geldiğine inanırlar ve ona karşı mutlaka saygı beslenilmesi gerektiğini kabul ederler. Bu inanç ise fertleri Şeriat’ın koyduğu kaidelere itaate sevk eder. Çünkü İslâm dininin kaidelerine göre şer’in emirlerine uymak kişiyi itaate sevk eder ve Allah’a yaklaştırır. İsyan ise dünyada cezalandırmayı gerektirir, ahirette de dünyadaki cezadan daha ağır cezayı icap ettirir. Şu halde İslam hukukunun Allah tarafından gönderilmiş olması fertlerin ona saygısını ve itaatini sağlamaktadır. Yeryüzündeki diğer hukukî prensiplerin değeri ise fertlerin ruhundaki saygı ve itaat duygusuna göre değerlendirilir. Bu noktada bugün yeryüzünde İslâm hukuku kadar -ona bağlı olan fertler tarafından- saygı gösterilen bir başka sistem bulunamaz. Şüphesiz ki, fertlerin uygulanan sisteme saygıları arttıkça itaatleri de artacaktır, bunun neticesinde işler düzelecek, durum iyileşecek ve dünya işlerinin daha iyi yürütülmesi sağlanacaktır.

İşte İslâm hukukunun durumu ve işte onun Allah tarafından gelmiş olmasından neşet eden neticeler. İnsanlar tarafından konulan kanunlara gelince, daha önce de belirttiğimiz gibi bunlar hâkim olan tabakanın eseridir. Binaenaleyh topluma hâkim olan tabaka o kanunları vazederken kendi menfaatlerini gözetir, diğer toplulukların menfaatini değil. Daha çok koyduğu kanunlarla hâkim olan tabakanın önde gelen kişilerini ve şahıslarını korumaya, onların bağlı bulundukları prensipleri muhafaza etmeye, yerleştirdikleri düzeni sürdürmeye çalışırlar. Ama bu tabaka silinip de yerine başka bir tabaka gelince bu sefer toplumun hukuk kaideleri de değişir ve yeni gelen tabakanın menfaatini korumak, yeni doğan sistemi muhafaza etmek ve yeni düzeni sürdürmek için yeni kanunlar vazedilmeye başlanır. Bir süre sonra bunlar da değişecektir. Bunun için beşerî hukuk her zaman değişkendir.

Metin Acıpayam – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s