Din / Kemal Ramazan Haykıran / Tarih-Kültür / Yazarlar / Yorum-Analiz

Yitik Ruh: Kardeşlik

kös-kemalKin, nefret, intikam üzerine oluşan bir Müslümanlığın İslamiyet ile bir ilgisi şüphesiz ki yoktur. Çünkü İslam, barış, esenlik, huzur, mutluluk, sevgi, saygı, paylaşım esaslarına dayalı bir inanç olmak ile birlikte zulme, yalana, riyakârlığa, çıkarcılığa bir başkaldırıdır.

Kin, nefret, intikam üzerine oluşan bir Müslümanlığın İslamiyet ile bir ilgisi şüphesiz ki yoktur. Çünkü İslam, barış, esenlik, huzur, mutluluk, sevgi, saygı, paylaşım esaslarına dayalı bir inanç olmak ile birlikte zulme, yalana, riyakârlığa, çıkarcılığa bir başkaldırıdır.

İslam, insan merkezli bir dindir. Dinin sahibi Allah gönderdiği ayetlerde insanı ele alır. İnsanın yaratılışını, dünya hayatını, ahiret hayatını inceler. İnsanın barışı, mutluluğu, huzuru için dünyada ona çağrı yapar. İnsan için yaratılışına uygun düzenin yasalarını gönderir. İnsana, insanlara ve diğer varlıklara zulmetmeyi yasaklar. Böylece insanı merkez kılarak, hem insanı, hem insanları barışa, huzura, kendisiyle barışık hayat yaşamaya davet eder.

Ancak insan merkezli olmayıp, ben merkezli olanlar İslam’a karşı çıkarak, benlerini, çıkarlarını tatmin edecek bir düzen kurup yaşamayı isterler. Benlerini, çıkarlarını tatmin ederken, insanlara, doğaya zarar vererek zulüm ederler.

Ey insan! İşte insanlık tarihi bunun özetinden ibarettir. İnsan merkezli, insanın barışı, huzuru, mutluluğu için insanla, doğayla barış, sevgi, saygı, paylaşım içinde yaşayanlar… Ben merkezli, çıkarcı bir şekilde, savaş, huzursuzluk, insanla doğaya zarar verme, saygısızlık, sevgisizlik, paylaşımsızlık içinde yaşayanlar…

İslam medeniyetinin temel dinamiği kardeşliktir. İslam bütün Müslümanları birbiriyle kardeş kılmaktadır. Bu temel prensibin özümsenmesi ile İslam’ın arzuladığı toplum yapısının oluşumunda büyük bir adım atılmış olacaktır. Çağımızda en çok eksikliği hissedilen hususların başında bu kardeşlik algısının mahrumiyeti gelmektedir. Düşünür Sezai Karakoç’un “Kaç kardeşsiniz dediklerinde, bir buçuk milyar diyorum, anlıyor musunuz?” ifadesi ile dillendirdiği kaygı buydu. İslamiyet, bütün Müslümanları kardeş kıldığı gibi, aslında bütün insanlık arasında bir kardeşlik ve esenlik ortamının hâkim olmasını salık vermekteydi.

Hz. Peygamber, Müslümanları tanımlarken onları birbirlerini sımsıkı destekleyen ve ayakta tutan bir binanın duvarlarına benzetmektedir. Yine der ki, “Müslümanlar tek bir vücuttur; Müslümanlardan birine bir zarar gelse bundan bütün Müslümanlar etkilenir, tıpkı vücudun organlarından biri rahatsızlandığında bütün vücudun rahatsız olacağı gibi.” İşte içinde bulunulan çağda Müslümanların yitirdiği temel ruh ve hassasiyet budur. İlk Müslümanlar Kur’an’ın ve Peygamber’in öğrettiği bu hassasiyete o kadar sıkı sarılmışlardı ki, bunun sonucunda muazzam başarılara imza atmışlardı. İslamiyet’in Peygamber tarafından tebliğe başlanmasından sadece yarım asır sonra Müslümanlar çok geniş bir coğrafyanın sahipleri haline gelmişlerdi. Yarım asır içinde İslam’a inananlar Roma’dan büyük bir imparatorluk kurmuşlardı, onları bir arada tutan şey sadece inançlarıydı. Üç kıtada çok geniş bir coğrafyada insanlar bir araya gelmişlerdi. Kan bağıyla değil inanç bağlarıyla kardeşler olmuşlardı. Bu tecrübe insanlığın uygarlık tarihinde görülen en büyük medeniyet başarısı olarak kayıtlara geçmişti. İnanç bağıyla oluşan bu güç, uygarlığın en zengin medeniyetini inşa etmişti. Fakat tarihin ilerleyen süreçlerinde yaşanan kırılmalar bu başarının sırrını da gölgede bırakmaktaydı. İlerleyen asırlarda İslam’ın sadece siyasî başarısı görünür olmuştu, Müslümanları diri tutan inanç kardeşliği ise geriye düşmüştü. Bu, İslam’ın en büyük zayıflığını oluşturdu. Batı’nın yükselişi, bu zayıflığının neticesinde iç dinamiğini kaybeden Müslümanların siyasî güçlerini kaybetmelerini de beraberinde getirdi. Onları bir arada tutan kardeşlik hukukunu kaybeden Müslümanlar Batı’dan gelen ilk ciddi saldırı karşısında da kaçınılmaz bir yenilgi yaşadılar. Kardeşliklerini kaybeden Müslümanlar bunun koruduğu güçlerini çok kısa sürede kaybettiler. Kardeşlik algısının güçlü olduğu dönemlerde İslam’a yapılan saldırılar bütün yıkıcılığına rağmen İslam medeniyetine kalıcı hasarlar verememişti. Haçlılar ve Moğollardan sonra Müslümanlar eskisinden çok daha güçlü hale gelebilmişlerdi. Çünkü birlik algıları oldukça güçlüydü, o, yeniden dirilişi sağlayabiliyordu. Fakat bu algının yitirilmesinden sonra yaşanan yenilgiyi Müslümanlar hâlâ aşabilmiş durumda değiller. Batı’nın gücü karşısında İslam medeniyeti adeta askıda kalmıştı.

Modern dünya insanlara bazı kavramlar hediye etti: “Özgürlük” ve “Eşitlik”. Fransız İhtilâli’nin üç temel kavramı vardı, bugün Fransız bayrağındaki renklerle temsil edilen bu üç kavram, “eşitlik, özgürlük ve adalet” idi. Adalet, kuşkusuz ki, toplumdaki birliğin ve düzenin tartışmasız gerekliliğiydi. Uygarlık boyunca toplumlar hep adaleti önemsemiş ve adil bir toplum oluşturabilmenin kaygısını yaşamışlardı. Fakat diğer iki kavram modern Avrupa’nın insanlığa bir armağanıydı. Marksist düşüncenin kurucusu Karl Marks’ın da üzerinde en çok durduğu ve kendisinden sonra gelen düşünürlerin de aynı şekilde iktidara karşı mücadelesini verdikleri temel unsurların başında “özgürlük” ve “eşitlik” gelmekteydi. İnsanları özgür kılarak ya da bütün insanların eşit bir yaşama kavuşmalarını sağlayarak insanlığa mutluluğu getirme kaygısı gerçekten boş bir kaygıydı. Bu iki kavramı yaşanır kılarak huzur getirme adına verilen mücadele son iki asırda kargaşa ve kinden başka bir şey sağlamamıştı. Eski dönemler düşünüldüğünde iç huzuru yakalayabilmiş bir “köle” bugünün özgür insanlarından çok daha huzurluydu. Birbirleriyle ciddi farkları olan insanların asla eşit olamayacağı bugün artık açıkça anlaşılmış bir gerçektir. İslamiyet’in toplumda huzur ve barışı sağlamak için önerdiği temel şey ise “kardeşlik” ve “adalettir”. Çok farklı özelliklerdeki insanları birbirleriyle eşit kılamazsınız ama aralarında adaleti sağlayabilir ve onları birbirleriyle kardeşler kılabilirsiniz ki, bu, toplumda huzuru sağlayabilecek temel anahtardır. Müslümanlar geçmiş dönemlerde bu “kardeş toplum” olgusunun en güzel örneklerini sergilemişlerdi. Bu, bugün de yapılabilecek bir şeydir. İslamiyet’in tüm emir ve yasakları bir manada kardeşlik hukukunu oluşturma amacını taşımaktadır. Müslümanlar, bir toplum oluşturduklarında, sosyal eşitsizlik varlığını sürdürmekteydi. Özgürlük de çok dillendirilen bir kavram olarak göze çarpmamaktadır. Fakat güçlü bir “kardeşlik” vurgusu göze çarpmaktadır. Toplumda adalet vurgusundan sonra, hatta onunla eş planda en çok vurgulanan ve kaygısı hissedilen şey kardeşlikti. “Sizinle birlikte namaz kılan köleleriniz sizin kardeşlerinizdir” ilkesinden daha güçlü ve etkili bir kardeşlik vurgusu olabilir miydi? Müslümanların sadece nassları değil pratik yaşamları da kardeşlik vurgusunu güçlendirmekteydi. Bir araya gelip aynı mekânda aynı imamın arkasında aynı kıbleye dönerek aynı rükünlerle aynı Rabbe ibadet etmek; sınıfı, yaşı, statüsü, zenginliği, ırkı ve dili ne olursa olsun bu rükünleri yerine getiren insanları birbirleriyle kardeş yapmaktaydı. Birliğin ve kardeşliğin daha güçlü bir ifadesi olabilir miydi? İslamiyet, her türlü kavmiyetçiliği ve ayrılıkçılığı yasaklamış, inanları birbirleriyle kardeş kılmıştır. Yüce Peygamber’in Veda Hutbesi’ndeki şu vasiyetlerinden daha güçlü bir kardeşlik çağrısı olabilir mi?

“… Ey Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır…”

“… Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerinde, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmadadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın Kitab’ı ile idare ederse onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine  suçlanamaz…”

Ama Kur’an’da pek çok defa Rabb’in uyardığı gibi “(Ey iman edenler!) Kendilerine apaçık beyanat geldikten sonra bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın.” (Âl-i İmran Sûresi, 105). Ve yine Veda Hutbesi’nde Peygamber’in de uyardığı gibi “Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz…” Maalesef insanlar İslamiyet’in ilerleyen asırlarında eski hastalıklarına geri dönmüşler, Müslüman kimliklerine rağmen kavmiyetçilik yapmaya devam etmişlerdi.

İslam kardeşliğinin oluşturduğu en büyük kazanım ise İslam’ın kültürüdür. Bugün Müslümanların yaşadığı sıkıntıları da aşacak potansiyel bu kültür zenginliğinde saklıdır.

Kemal Ramazan Haykıran – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s