Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Yaşam

LGBT-İ ve Toplumsal Ayrışmanın Gerekliliğine Dair

Ali-Bal-köşe-4LGBT-İ, insanı eşref-i mahlûkât olmaktan çıkarıp esfel-i sâfilîne düşüren, yeryüzünü insan için bir cehenneme çeviren genel yeryüzü fesadının bir parçasıdır sadece. Bu bakımdan LGBT-İ, satanizm, metalizm, hedonizm ve diğer sapkın akımlarla birlikte insanlığın hayat damarlarına arız olmuş birer zehirli sülük durumundadır. Modernitenin meyveleridir işte bunlar…

Ayrışmak sözü insanlara itici gelir. Ama yerine göre ayrışmak da hayatın bir gerçeği ve gerekliliğidir. Altını çizerek belirtmiş olalım ki, ayrışma illa çatışma demek değildir. Anlaşamayan insanlar ayrışır ve herkes kendi kolonisini/sosyalitesini teşkil eder ve kendi yolunda yaşamayı sürdürür. LGBT-İ’nin düzenlediği yürüyüşüne Kur’anî “millet” kavramı açısından baktığımızda onlar bizim için ayrı bir millettir, biz de onlardan ayrı bir milletiz. LGBT-İ fıtrî bir sonuç değildir, tamamen iradî bir durumdur. Cahilî hayat tarzı itibariyle şirk toplumunun bir özelliği de eşcinsel üretmesidir. Kur’an anlatımlarının en temel ayağından birini öte dünyaya vurgu oluşturur. Bunun nedeni insanın “insan” olma yolunda tekâmülünün yolunun buradan geçiyor olmasıdır. Nefs-i emmârenin ateşini öte dünyaya olan derûnî bir inanç söndürebilir ancak. Bu nedenle öte dünya inancının olmadığı yerde insanlık yoktur, hayvanlık vardır. O kadar ki, kiminde bu hayvanlık sırtlanlık, kiminde domuzluk, kiminde maymunluk, kiminde yılanlık … şeklinde tezahür eder. Eşref-i mahlûkât, dolayısıyla Allah’ın yeryüzündeki halifesi olmaktan sükût eden insanın bu halini “ulâike kel en’amu, belhum adal’’ olarak ifade eder Kur’an (bkz. Furkan, 44). Yani “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan daha da aşağı.” Kur’an, “Hayat ancak bu dünyadaki  hayatımızdan ibarettir, ölürüz ve yaşarız, bizi ancak dehr yokluğa sürükler” (Casiye, 24) ayetiyle ifade edilen bir hayat tasavvuruna dikkat çeker. Yani öte dünya yerine bu dünya… Her ne kadar başka karşıtlık doktrinleri ile gölgelenmeye çalışılsa da, insanlık tarihi asıl bu iki hayat tasavvurunun çatışmasının tarihidir. Hak ile bâtıl arasındaki savaş, iyi ile kötünün savaşı, bu iki hayat tasavvuru arasındaki savaşın siyasî ve fiilî izdüşümüdür. Bu iki hayat tasavvurunu iki ağaca benzetirsek, bunlardan öncekinin meyvesi insanın “insanlaşması”, dolayısıyla erdem iken, ikincisinin meyvesi acı, zulüm, gözyaşı, kısacası kan ve ateştir, insanın deformasyonudur.

Ancak şunu da belirtmek gerekir: Hayatı bu dünya hayatından ibaret sayan hayat tasavvurunun gizli ve açık olanı vardır. Gizli olanı dışarıdan şeklen dindar (veya inançlı) görünen fakat gerçekte onu ruhunda özümsememiş olan kesimlerde görülür. Bunlar münafıklardır. Açık olanı ise ateist ve materyalistlerde görülür. Ancak her ikisi de aynı sonuca hizmet eder. LGBT-İ bu bakımdan bizler için yukarıda kısa ve öz olarak çizdiğimiz çerçevenin doğruluğunu ispatlayan bir ayet niteliği taşır. Pek çok ateist, komünist, laik/seküler insan LGBT-İ’yi onaylamadığını iddia edebilir ama bizim açımızdan mesele şudur: Hayat hiçbir zaman olduğu yerde durmaz; su akar mecraını bulur misali öte dünya tasavvurundan kopmanın varacağı kaçınılmaz sonuç budur. Ancak her şeye rağmen bizim açımızdan LGBT-İ’nin de yaşam hakkı vardır. Hiç kimseyi LGBT-İ’lidir diye öldürme hakkına sahip değiliz. Yaşam tarzlarına ipotek koyma hakkımız da yok. Ama onlarla müşterek bir sosyaliteyi paylaşma zorunluluğumuz da yok. Devlet onlara bir alan tahsis eder, kendi kolonilerini kurup orada diledikleri gibi yaşarlar, yaşadıkları yerde ne yaparlar ne yapmazlar bunlar tartışılır. Ancak bilinmelidir ki, bugünkü sorun bir özgürlük sorunu değil, fıtrat dışı, arızî ve fıtrata uygun yaşayanların nezdinde iğrenilen bir yaşam tarzının ana gövdeye zorla dayatılması, kabullendirilmek istenmesi meselesidir. Bu bağlamda eşcinsel evlilikleri tanımanın devletlerce “insan hakları” kapsamında değerlendirilmesi insan fıtratına karşı girişilen bir tecavüz hükmündedir.

İş İslam âlemine karşı hesaplara geldiğinde, tarihî Haçlı kininden geri kalmayan Batı ülkelerinin -eğer mesele Haçlılıksa- kendi inançlarında lanetlenmiş olan bir yaşam tarzını insanlığa dayatmalarındaki çelişkiyi izah etme sorumlulukları vardır. Vatikan’ın bu konudaki sessizliğinin acaba kendi içinde de benzer sapkınlıkların olduğu yönündeki iddialarla bir ilgisi var mıdır? Ortodoksluk, Protestanlık ne yapıyor, hiçbir din ve kitapta yeri olmayan ve hepsinde de lanetlenmiş olan bu eğilim karşısında? Eğer “insan hakları” adı altında bir insanlıktan söz ediliyorsa, insanlığın aklını fıtrata aykırı bu deformasyonun nasıl yeniden fıtrat dâhiline çekilebileceğine yorması, bilim ve teknolojideki tüm başarılarını bu yolda seferber etmesi gerekir. Böyle bir çaba görmüyoruz. Bu da gösteriyor ki, LGBT-İ konusunda ortaya konulan genel tavırdaki amaç daha çok “maksat üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” sözündeki duruma işaret ediyor. İslam fıkıh kitaplarında bu konuya “hünsa” bahislerinde değinilmiş. Her şeyden önce onlar işi anti-sosyal bir sosyalleşmeye dökmedikleri sürece sosyaliteden dışlanmamışlar; aksine içinde yaşadıkları toplumla muaşeretlerinin nasıl olacağı konusunda birtakım düzenlemeler getirilmiş, bunun dışında bu hükümlerin tanzim edildiği zamanlar itibariyle çaresi bilinmeyen bu sorun için bu durumda olan insanlara sabır tavsiye edilmiştir. Fakat hiçbir zaman eşcinsel ilişkiler onaylanmamış, eşcinselliğin ideolojileştirilmek suretiyle pozitif topluma dayatılması gibi bir zorbalığa ve edepsizliğe prim verilmemiştir. Bugünkü durum ise tamamen farklı bir durum olup, eşcinsellik en genel anlamda insanlığa karşı bir saldırı kozu halinde adeta bayraklaştırılmaktadır.

Rejimler ve sitemler, dayandıkları her türlü hedonizmi, sapkınlığı, tuğyanı hayatın merkezine yerleştiren laik, materyalist, seküler felsefe temelli ideolojiler itibariyle eşcinsel üretmeye kodlanmış durumdadırlar. Başta da belirttiğimiz gibi, sekülerizmle hedonizm arasında çoğunlukla göz ardı edilen sıkı bir ilişki vardır. Oysa dinler -özellikle de İslam- tam tersine insanı yorumlarken “nefs-i emmare” diye bir kavramdan söz eder -ki o aynı zamanda nefs-i hayvanî, nefs-i şeytanîdir- ve onu, yeryüzünde barış, adalet, huzur ve nizamın bozulmasının aslî saiki olarak kabul eder. Bu nedenle İslam’da temel iman esaslarından olan ahirete iman bu dünyada barış, adalet, huzur ve nizamın sağlanması açısından büyük ehemmiyet arz etmektedir. Dolayısıyla lafzen “Ahirete iman ettim” demek pek fazla bir şey ifade etmiyor; ahirete iman içselleştirilmiş ve böylece dünya üzerinde huzur ve nizam, barış ve adalet sağlanmışsa, iman iddiası bu takdirde bir anlam ifade etmektedir. Bu açıdan baktığımız zaman LGBT-İ, insanı eşref-i mahlûkât olmaktan çıkarıp esfel-i sâfilîne düşüren, yeryüzünü insan için bir cehenneme çeviren genel yeryüzü fesadının bir parçasıdır sadece.

Bu bakımdan LGBT-İ, satanizm, metalizm, hedonizm ve diğer sapkın akımlarla birlikte insanlığın hayat damarlarına arız olmuş birer zehirli sülük durumundadır. Modernitenin meyveleridir işte bunlar. LGBT-İ, uyuşturucu, alkolizm, aile hayatındaki çöküntü, ahlakî ve kültürel yozlaşma, 70’lere kadar bizde Batı toplumlarındaki modernleşmenin getirdiği toplumsal sonuçlar olarak görülür ve bir devlet dini haline getirilen Batılılaşmanın İslam toplumlarını da aynı akıbete sürüklediğine dikkat çekilir, Müslümanlar bu yolda uyarılırdı. 70’le 90 arasında Türkiye’de yayınlanan İslamî romanların çoğunun ana temasını bu konular oluşturmuştur. Fakat şimdi önceden haber verilen mukadder zamanlar gelip çatmış, 21. Yüzyılda Batılılaşmanın çağdaş bir dünya dini, Batı’nın da bir “kıble” olarak devlet zoruyla dayatıldığı ülkemizde, Batı toplumlarında vuku bulan tüm hastalıklar kara bulutlar halinde ufkumuzu karartmaya başlamış bulunmaktadır. Hadise bundan ibarettir. Her halde bu işin en acı tarafı LGBT-İ’liliği meşrulaştırmayı kendine misyon olarak benimsemiş bir dünya olan AB’ye girişin, dünya sistemince “İslamî” görülen bir hükümete ihale edilmiş olmasıdır. Böylece modernite karşıtlığını varlığının anlamı olarak açıklayan Türkiye İslamî hareketi en çok karşı olduğu şeyin en emin taşıyıcısı durumuna getirildi. Müslümanlar da buna hem göz yumdu hem de alet oldular. LGBT-İ eylemleri başka partilerin hükümette oldukları zamanlarda olsaydı da İslamcıları bir görseydik. Büyük ihtimalle tozu dumana katarlardı. Demek ki, iktidar denilen şey böyle bir tuzakmış ve Müslümanlara karşı bir gaz alma veya gerilim boşaltma aracı olarak kullanılabiliyormuş. Bu, not edilmesi gereken bir konudur.

Şimdi buradan tekrar bu ayrışma konusuna dönecek olursak, 90’lı yılların ve 2000 sonrasının büyülü kavramı olan “birlikte yaşama”nın yeniden masaya yatırılması için bir uyarı niteliği taşıyor LGBT-İ eylemleri. “Birlikte yaşamak” üzerine yükseltilen sloganların büyüsüne kapılmamak gerekiyor. Yerine göre hükümetin alkol kullanımı konusunda getirdiği kısıtlama bu ülkede İslam’a karşı en sert biçimde, politikleşmiş İslamî dünya görüşü karşıtlarınca İslam’a saldırmanın bir aracı haline getirilebiliyor. Öte yandan sokak ortasında anadan üryan soyunmak gibi alçakça bir eylem hükümet karşıtları tarafından rahatça uygulanmaya konulabiliyor. Oysa İslam’a göre dileyen geberinceye kadar içki içebilir, uyuşturucu çekip gay, lezbiyen, homoseksüel, biseksüel, transseksüel olabilir, black metal salonlarında kudurabilir, azıtabilir, bileklerini kesip kendini jiletleyebilir, ilah(lar)ı olan keçi başlı şeytana (Lücifer’e) birbirini kurban edebilir, toplu seks ayinleri yapabilir, ancak pozitif toplumdan ayrışmak şart ile! Burada “pozitif toplumu” biraz da şahsî bir tasarrufla bu rezillik ve sapkınlıklara karşı fıtrî yaşamı tercih eden ve içinde yaşadığımız toplumda ana gövdeyi oluşturan insanlar için kullanıyorum. Biz onların diledikleri gibi azıtma, sapıtma, kudurma, hem kendi kendilerini hem de birbirlerini öldürme haklarına neden müdahale edelim ve neden müdahale etmiş olmanın töhmetini üstümüzde taşıyalım ki? Geçsinler dünyanın öbür ucuna orada kudura kudura, azıta azıta, sapıta sapıta yaşasınlar. Ama pozitif toplumdan uzak olsunlar, uzak dursunlar. Lût kavminin başına gelenler kendilerinin de başına gelene kadar… Onlar sanıyorlar ki, Lût kavminin başına gelenler efsanedir, mitolojidir. Hepsinin ataları olan Lût kavmi de öyle iddia ediyordu: “Atalarımızın başına da böyle sıkıntılar, refah ve genişlikler dokunmuştu” (Araf, 95)  diyerek başlarına inen belayı onlar ilahî bir ceza olarak algılamamakta devam ede dursalar da, Pompei’nin, Sodom ve Gomora’nın başına gelenler kendilerine de isabet edecektir. Ancak pozitif toplumun bu iğrenç sürece göz yumması halinde, Lût’un karısı gibi “geride bırakılanlardan olması”  kaçınılmazdır (bkz. Ankebut, 32). Süreci olumlayan “ilahiyatçı” Bel’amların kulakları çınlasın.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s