Atilla Fikri Ergun / Din / Yazarlar / Yorum-Analiz

Yeni Bir Dünya İçin Keşf-i Kadîm ve İrfan Mektebi

atilla-fikriergun-köşeKeşf-i kadîm yaparak İrfan Mektebi’ne yeniden bağlanabilirsek kendimize özgü yeni bir dünya var etmemiz mümkün. Mevcut sapma ilim, irfan ve hikmetle bertaraf edilebilir, cehd ile çürümüşlüğün üstesinden gelinebilir.

On dört asır boyunca İslam Âlemi’nde ilim ve fikir namına kayda değer hiçbir şey olmamış gibi, koskoca ilim, irfan, tefekkür mirasını/müktesebatını yok sayarak sonradan türedi “dindarlıklar” icat etmek yerine, Radikal İslamcılığın, Neo-Selefîliğin -ki, tarihe mal olmuş, zühd ve takva hayatını önemseyen Selefîlik ile karıştırmamalıdır-, Anti-Kapitalist “Müslümanlığın”, Mealciliğin-Kur’âniyyûn’un vs. modern dönem ezberini bir kenara bırakarak keşf-i kadîm yapıp, bugüne dair kadîmle irtibatlı, aynı zamanda kendine özgü, saf İslamî bir perspektif ortaya koymak durumundayız.

İslam ilim, irfan, tefekkür müktesebatına vakıf olmadıkları halde aradıklarını bulamamış rolü yapanlar yalan söylüyorlar. Yabancısı oldukları bir müktesebatın “eleştirisine” soyunanların yapabilecekleri tek şey, dini ideolojilerle harmanlayıp İslam’ı modernize etme girişiminde bulunmaktan ibaret; ne tutar ne de sadra şifa olur.

Radikal İslamcılık, Neo-Selefilik, Anti-Kapitalist “Müslümanlık”, Mealcilik-Kur’âniyyûn, bunların hepsi modern “dinî” yaklaşımlar olduğu için İrfan Mektebi’nin birikimine yabancıdırlar. Söz konusu akımların varlığa, tabiata, insana, hayata, tarihe ve topluma dair hikmetli bir yaklaşımı, İslam’ın kural ve kriterlerine bağlı kalmak kaydıyla ortaya koydukları herhangi bir felsefî perspektif yoktur. Allah’ın hükmünü zahiren bilirler ancak hikmetten yoksundurlar, ibadetin (kulluğun) insanın yaratılış sebebi, dolayısıyla aslî vazifesi olduğunu bilirler ancak bu “kulluk” anlayışı hikmet ve irfan ihtiva etmez.

Bütün bunların yanında söz konusu akımlar yerlilik problemi yaşamaktadırlar, zira bunların hepsi yaşadığımız coğrafyanın (Anadolu’nun) İslam’la yazılmış tarihine, İslam’dan neş’et eden kültür ve geleneğine yabancı olan ithal yaklaşımlardır. Bu nedenle bugüne kadar -en azından fikî planda olsun- ne insanın inşasına ne de medeniyetin ihyasına hakiki manada bir katkıları olmuştur.

Varlık içinde insan problemdir, Allah’ın ruhuyla hayat bulmuş olmasına karşın devamlı surette O’na karşı gelme eğilimi göstermiştir ki, nankör olarak nitelendirilmesi de bundandır. Âbid, zâhid ve muttâkî de olsa her halükârda günah işler -ki, işlenen her günah neticede O’na karşı gelmektir-, bu yüzden de onun devamlı surette nefsine muhalefet etmekten başka çaresi yoktur. Kendini bilmenin/tanımanın önemi de burada ortaya çıkar, çünkü bu, bir farkındalık ya da uyanıklık halidir.

İnsan için sorun Allah’ın değil, insanın -yani kendisinin- ne olduğudur. Esmâ’yı tasdik etmenin dışında Allah’a dair söylenebilecek bir şey yoktur; O kendisini nasıl tavsif etmişse öyledir. Buna karşın insan, kendini -dolayısıyla varlık içindeki konumunu- doğru tanımlamak zorundadır ki, ne olduğunu bilsin ve ona göre davransın.

Allah Kitab’ında ona “abd/kul” dedi ve ibadetin/kulluğun yolunu da Kitab’ı ve Peygamber’i aracılığıyla gösterdi. Buradan hareketle İrfan Mektebi, Kur’an ve Hadis kaynaklı derin bir tefekkürle insanı ve ubûdiyet kavramını geniş bir literatürün konusu haline getirdi ve nefs terbiyesi-tezkiyesi (ruh eğitimi), zikir (Allah’ı sürekli anma ve hatırda tutma) ve kulun hiçliği üzerinde durdu.

Hiç olduğunu bilen haddini bilir -ki, insan kâinatta bir toz zerresi hükmündedir-, Allah’ın, kendi nefsinin, insanların ve diğer canlı türlerinin (mahlûkâtın) hukukuna tecavüzden sakınır. Öyleyse temel soru “İnsan nedir?” ya da “Kimdir?” sorusudur.

İnsanın kemâle erebilmesi için birbirine bağlı, biri diğerine kapı aralayan -veya biri diğerini doğuran- üç anahtar kavram, üç tutum ve davranış biçimi sırasıyla İhlâs (ibadette/kullukta saf/katışıksız/arı olma halidir ki, kalbin amelidir), Zühd (dünyanın geçici zevklerinden kendini alıkoymak, dünyaya rağbeti kırmaktır ki, ihlâsın gereğidir) ve Îsâr’dır (diğerğamlık, diğerlerini kendi nefsine tercih etmek ki, bu da zühdün neticesidir). Bunların üçü de modernitenin reddettiği/kabul etmediği kavramlar, tutum ve davranış biçimleridir; zira bunlar kapitalist modernitenin bireyciliğine ve hedonizme temelden zıt düşmektedirler.

İlim, irfan ve tefekkürden, dua, zikir ve tevbeden uzak bir yaşamsal çerçeve -ki, modern yaşam tam olarak bunu öngörmektedir- kişiyi günahkâr, haramî, ahlaksız bir çevreye eklemler. Böylece kişi kendini dipsiz bir kuyuya atarak intihar etmiş olur. Bu bağlamda modern yaşam, ruhî, ahlakî veya manevî intihar üzerine kuruludur.

İrfan Mektebi Anadolu’da kendine has içtimaî ve iktisadî bir yapı meydana getirdi, eli iş tutup birlikte aş kaynatanların dünyaya cevabı idi bu. Asalak beslemediği gibi, Karun da yetiştirmedi; halkın arasında Hak ile birlikte (cismen/zahiren halkın içinde, ruhen/bâtınen Hak ile birlikte) olan bir insan modeli var etti.

Siyasetle işi gereği kadardı; siyasî otorite Şeriat’a bağlı kalıp adaletle hükmettiği sürece ona itaat etti, adaletten saptığında ise fıkhı ortaya sürerek ona itirazda bulundu. İktidarı her şey zanneden modern İslamî akımların kaybettiği yer burasıdır; kısa yoldan iktidarın-devletin gölgesine sığınarak var olmayı tercih ettiler ve kaybettiler. Modern dünyaya cevap da üretemediler üstelik.

Buna karşın İrfan ve İrfan Mektebi denince dudak büken ya da kırmızı görmüş boğaya dönenler kuru “tevhidî” söylemle iktidar elde edip diğerlerinin üzerinde hâkimiyet kurmak istiyorlar. Oysa irfanı olmayanın iktidarı zulüm üretir. Bu tür bir iktidar ele geçirdiği devlet aygıtına ve kanuna dayayıp, olan bitenin iç yüzünden bihaber halde, akledip fikretmeksizin ahaliye eziyet verir, sonra da “Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” der.

Elbette Şeriat’ın kestiği parmak acımaz, ancak önce kötülüğe sebebiyet veren şartları ilim, irfan-maarif, akıl ve fikirle adil bir içtimaî ve iktisadî yapı meydana getirmek suretiyle ortadan kaldırmak yerine direkt kanunun uygulanması adaleti gerçekleştirmez; bu olsa olsa adaletin karikatürü olur ki, milletin bedduasını üzerine çeker.

Örneğin resmî kurumların rakamlarıyla bugün İran’da 2 milyon madde bağımlısı bulunuyor, bunların 200 bini alkolik. Demek ki, devlete ve kanuna -veya formel hukuka- dayanmakla iş hallolmuyor. Kendilerine “tevhidî” diyen Müslümanlar yarın Türkiye’de iktidarı ele geçirse sonuç farklı olmaz; ilim, irfan-maarif, akıl, fikir ve ruh eğitimi lazım.

Keşf-i kadîm yaparak İrfan Mektebi’ne yeniden bağlanabilirsek kendimize özgü yeni bir dünya var etmemiz mümkün. Mevcut sapma ilim, irfan ve hikmetle bertaraf edilebilir, cehd ile çürümüşlüğün üstesinden gelinebilir.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s